1927 Bozkurt-Lotus Krizi
TÜBİTAK /SOBAG 1001 Projesi / Proje No. 112K172
Türkiye'de Dış Politika Krizlerinde Karar Verme ve Kriz Yönetimi Süreç Analizi

logotdp

ÜYE GİRİŞ

Sitemize Hoş Geldiniz

Yine Bekleriz, Dileriz Yararlı Olmuştur...

S5 Register

  • Üyelik
Ana Sayfa - 1927 Bozkurt - Lotus Krizi

Ana Sayfa - 1927 Bozkurt - Lotus Krizi (1)

Ana Sayfa - 1927 Lotus - Bozkurt Krizi

LOTUS-BOZKURT DAVASI

(2 Ağustos 1926 - 7 Eylül 1927)

 

ÖZET

Midilli açıklarında çarpışan Bozkurt adlı Türk gemisi ile Lotus adlı Fransız gemisinin yol açmış olduğu krizdir. Çarpma sonucunda Bozkurt gemisi batmış ve 8 Türk gemici ölmüştür. Fransız gemisi Lotus kazazedelerle beraber İstanbul'a gelince adli süreç başlatılmış ve yapılan yargılama sonucunda her iki geminin kaptanı da kazadan sorumlu tutularak cezalandırılmıştır. Dava sırasında Fransız kaptanın avukatının yargılama yetkisi konusunda yapmış olduğu itiraz kısa sürede Türkiye ile Fransa arasında bir krize yol açmıştır. Kriz sırasında iki ülke bir hakemlik sözleşmesi imzalayarak konuyu Uluslararası Daimi Adalet Divanı'na götürmeye karar vermiştir.

Divan 7 Eylül 1927 tarihinde vermiş olduğu kararda Türkiye'nin kazaya yol açan sorumluları yargılamasının uluslararası hukuka aykırı bir işlem olmadığına karar vermiştir. Dava siyasi açıdan Lozan Barış Antlaşması ile kaldırılmış bulunan adli kapitülasyonlar konusundaki tartışmalar açısından ve uluslararası hukuk kitaplarında devletlerin yetkileri konusunda örnek olay olarak incelenmesiyle ayrı bir öneme sahiptir. Ayrıca uluslararası hukukta işlenen her hangi bir cürümde yargılamanın suçun başladığı yerde mi, yoksa neticelendiği yerde mi yapılacağı meselesi yeniden gündeme gelmiştir.

 Davanın sonucuna göre uluslararası sözleşmelerde açıkça belirtilmeyen ve kural bulunmayan konularda devletin yargı yetkisini açık bir şekilde sınırlayan bir kuralın olmadığı konularda devletlerin yargı yetkisine sahip olduklarına dair önemli bir ilke teamül haline gelmiştir.Kısaca Lotus-Bozkurt Davası, Türk dış politikasında hukuki niteliğiyle tebarüz etmiş “krizleşememiş bir kriz örneği” olarak karşımıza çıkmıştır.

 

GİRİŞ

         İngiltere’nin baskın aktör olduğu bir uluslararası sistem; MC ve "Wilson İlkeleri"ne rağmen bu dönemde I. Dünya Savaşı’nın galip çıkan devletleri ile yenilgiyle çıkan devletleri arasındaki rekabetin izleri gözlenmektedir. Dolayısıyla bu süreç Avrupa’da dayatılan barış koşullarını değiştirmeyi hedefleyen ülkeler bakımından geçici bir dönemdir. İmparatorluklar dönemi sona ererken uluslararası topluma yeni ulus devletler katılmış, kurulan devletlerden bir kısmı ise emperyal güçlerin mandaterliği altında sisteme dahil edilmişlekenbirtakım ülkeler tam bağımsızlık yönünde politikalar izlemeye çalışmaktadır.  Genel olarak uluslararası sitemin yapısına bakıldığında klasik güç dengesine dayanan çok kutuplu bir yapı arz etmekteyken, sistem düzeyi açısından yukarıda da belirtildiği gibi dominant- baskın sistem mevcuttur. Kriz sürecinde uluslararası gündemi baskın – süper güçler arası siyasi-diplomatik çatışma ile küresel ekonomik ve finansal kriz işgal etmektedir. 1929 Dünya Ekonomik Bunalımı’na (Büyük Buhran)  sebep olan olayların zeminin teşkil edildiği yıllara denk düşmektedir.

         Bölgesel sistemde uluslararası sistemin karakteristik özelliğini taşıdığı görülmektedir. İmparatorluğun gücünde uzun, yorucu ve maliyetli savaşlardan kaynaklanan bir düşüş söz konusu olsa da İngiltere Ortadoğu bölgesinde hala siyasal etkinliği en yüksek ve en güçlü aktör olarak yer almaktadır. Bununla beraber yükselen güç olarak Amerika Birleşik Devletleri’nin olduğu görülmektedir. Küresel anlamda etkisi ve gücü günden güne artmasına rağmen Amerika Birleşik Devletleri (ABD) Monreo Doktrini çerçevesinde izlemiş olduğu izolasyonist politika nedeniyle henüz bölgeye nüfuz edememiştir. Bölgede İngiltere dışında Fransa’nın önemli bir tesir alanı mevcuttur. Kriz sürecinde bölgesel alt sistemde (Ortadoğu- Ege) İngilizlerle birlikte Fransızların hâkimiyeti söz konusudur. Neredeyse tamamı manda rejimiyle yönetildiği ülkelerin yer yer isyanlara kalkıştığı bir dönemde, Türkiye İstiklâl Harbi’nden (19 Mayıs 1919 - 11 Ekim 1922) henüz çıkmıştır. Buna rağmen rakibi Fransa’yla askeri güç açısından masada denk bir şekilde görüşme imkanına sahip olamamıştır.

         Dış politikaya ilişkin kararların alınması ve uygulanması bakımından kamu bürokrasisinin dayanmış olduğu anayasal ve yasal zemin önem kazanmaktadır. Karar alma ve uygulama süreci siyasal rejimin dayanmış olduğu esaslar çerçevesinde şekillenmektedir. 1923’te ilan edilen Cumhuriyet rejiminin anayasal zemini 1924 yılında kabul edilen 1924 Anayasası ile değişikliğe uğramış ve Meclis Hükümetleri dönemi sona ermiştir. 1924 Anayasası Türkiye’ye güçler ayrılığı ilkesine dayalı olmakla birlikte tek partili otokratik bir sivil siyasal rejim getirmiştir.

         Dönemin siyasi karar alma süreci hukuki olarak 1924 Anayasası tarafından belirlenmektedir. Anayasaya göre güçler ayrılığı ilkesi söz konusudur ve dış politikaya ilişkin kararlar özü itibariyle yürütme erkini, dolayısıyla görev, yetki ve sorumluluğunu elinde bulunduran Bakanlar Kurulu tarafından alınmaktadır. Anayasaya göre Yürütme erkinin başında siyasal bakımdan sorumsuz olan Cumhurbaşkanı bulunmaktadır. Cumhurbaşkanının almış olduğu kararların siyasi sorumluluğu ise Bakanlar Kurulu ve ilgili bakan tarafından üstlenilmektedir.

         Diğer yandan günümüzden farklı olarak dış politika konusunda ve diğer iş ve işlemlerde olduğu gibi hükümet, yasama organına, TBMM’ye karşı sorumludur. TBMM’nin denetimine tabidir. TBMM bu yetkiyi genel görüşme, gizli görüşme, gensoru, yazılı-sözlü soru önergeleri ile kullanabilmektedir. Ayrıca Hükümetin yapmış olduğu uluslararası antlaşmaların yürürlüğe girmesi, uluslararası örgütlere üyelik, savaş ilanı ve silahlı kuvvetlerin yurtdışına gönderilmesi, yabancı silahlı kuvvetlerin Türkiye’ye gelmesi gibi konularda da TBMM’nin konuyu görüşmesi ve bir karar ve/ya yasa ile uygun bulmasına bağlıdır. Hükümet yaptığı işlerden TBMM’ye karşı yükümlü olması çok büyük aksaklıklara neden olmasa da karar alma sürecinin yavaşlamasına neden olmuştur.

         Krize özgü olayda dikkate değer hukuki bir durum sözkonusudur. Kaza gerçekleşmeden kısa bir süre önce (1926 Temmuz) TBMM Türk Ceza Kanunu’nun da değişiklik yaparak 6. maddesinde “Bir yabancı tarafından, yabancının memleketinde Türk veya Türkiye aleyhine cezayı gerektiren bir suç işlenir ve yabancı da Türkiye’de bulunursa yargılanabilir. Dönemin Fransa’sının kanunlarına göreyse davacı davasını dilerse dava açılan yerde, dilerse iki gemiden herhangi biri bir Fransız limanına geldiği takdirde oranın mahkemesine ikame etmekte muhtardı. Gidilen limanın, geminin zaten gideceği bir liman olup olmaması muallâktı”.[1]

         1924 Anayasası'nın çizmiş olduğu çerçeve içerisinde devletin dış ilişkilerini yürütme Bakanlar Kurulu’nun görev, yetki ve sorumluluğundadır. Bununla birlikte dış politika kararlarını alınması ve uygulanması sürecinde siyasi karar alıcıların tercihlerini kolaylaştıracak bilgi ve deneyim yine kamu bürokrasisi içerisinde bulunmaktadır. Hariciye Vekâleti (Dışişleri Bakanlığı) dış politikanın diplomatik, siyasi ve kimi zaman hukuki kısmını şekillendirirken, Milli Müdafaa Vekâleti (Savunma Bakanlığı), Erkan-ı Harbiye-i Umumiye Riyaseti (Genelkurmay Başkanlığı) dış politikanın güvenlik ve savunma kısmını destekleyen bilgi ve seçenekleri üreterek Hükümetin dış politikasının oluşumunda yardımcı olurlar.

Daha alt düzeyde ve nadir olmakla birlikte kimi zaman Hükümetin dış politika kararlarını verirken ihtiyaç duyduğu bilgiyi istihbarat ile ilgilenen Milli Amele Hizmet Teşkilatı (Milli İstihbarat Teşkilatı) sağlayabilmektedir. Krizi süresince taraflar arasındaki iletişim; hükümet başkanları ve dışişleri bakanları (daha az) ve bürokratlar düzeyinde sürdürülmüştür.

         Lotus-Bozkurt Davası krizinde Türkiye’de bu dönemde Atatürk Cumhurbaşkanı, İnönü ise Başbakan olarak dış politikayı belirleyen yürütme erkini ellerinde bulundurmaktadır. Anayasa gereği siyasal sorumlu olmayan Cumhurbaşkanı Atatürk’ün karizmatik liderliği çoğu kez dış politikada önemli kararların alınmasında etkili olmuştur. Genellikle dış politika kararlarının alınması sırasında dar bir kadronun sürece dahil olduğu görülmektedir. Cumhurbaşkanı, başbakan, dışişleri bakanı bu kadronun çekirdeğini oluştururken savunma bakanı, içişleri bakanı, genelkurmay başkanı sürece dahil edilen diğer aktörler olmaktadır.

         Henüz kapitülasyonlardan kurtulmuş Türkiye’nin rüşdünü ispat etmiş olduğu bir dava olması sebebiyle karar alıcılar tarafından krizi yönetmek önemli bir vatan meselesi olarak görülmüştür. Siyasi sorumluluk Cumhurbaşkanı olarak Atatürk ve Başabakan olarak İsmet İnönü’nün üzerinde olmuş olsa da kendilerinin çok yoğun bir mesai harcadığı gözlemlenmemiştir. Buna rağmen davayı takip için yetkilendirdikleri Adalet Bakanı M. Esat [Bozkurt]’un da arkasında durmuşlardır.

         Bu süreçte bir çok krizden farklı olarak dönemin Adalet Bakanı Mahmut Esat [Bozkurt] (1924-1930) baskın aktör olarak öne çıkmaktadır. Krizde atfetttiği önem davayı başkasına bıramayıp doğrudan kendisinin üstelenmesinden anlaşılmaktadır. Aslında Bozkurt’un meseleye ilgilisi yeni oluşmuş değildir. Kendisi Fransa’da hazırlamış olduğu doktora tezinde “Osmanlı kapitülasyonları rejimi üzerine : Tarih ve metinlerin ışığında kapitülasyonların hukuki özellikleri” başlıklı bir çalışma kaleme alınmıştır. Bu durum kendi düşündüklerinin hayata geçirilmesi açısından da ayrıca öneme sahiptir. Mahkemede yargıçaları ikna etmesi ve farklı örnek olaylardan kıyas yapabilmesinin altında bu arka plan yatmaktadır. Kriz esnasında Türkiye adına La Haye’de davayı savunan M. Esat [Bozkurt]’un baskın rolü tarihe şu şekilde kaydedilmiştir:

‘Bir gün, Atatürk beni [Mahmut Esat Bozkurt] nezdlerine çağırdılar. Meseleyi bir daha izah etmemi istediler. Anlattım ve sözlerimi şöyle tamamladım:

‘Paşam, Lahey Adalet Divanı’na gidelim. Kimin haklı olduğu orada meydana çıksın. Ben, hakkımızdan eminim. Müsaade ederseniz, davamızı ben müdafaa edeyim. Kaybedersem, memlekete bir daha dönmem; fakat kazanacağız. Hem, Adalet Divanı önüne gitmeden Fransız’ların dediğini yapacak olursak, Fransız devletinin tehditleri karşısında boyun eğmiş olacağız. Bu da, onlara diğer meselelerde aynı tehditleri öne sürmek cesaretini verecektir. Halbuki, Lahey Divanı’na gidersek davayı kaybetsek dahi şeref ve haysiyetimiz zedelenmez. Zira milletlerarası bir mahkemenin hükmüne uymak şerefsizlik değil, bilâkis büyük şereftir.’

Bu sözler üzerine Atatürk bana ‘Güle güle git. Kazanacaksın. Kazanmasan da memleket seni bağrına basacaktır’ dedi.’[2]

         Dış politikanın hassas dengeleri çerçevesinde Cumhurbaşkanı olarak Atatürk’ün dışişleri bakanı Tevfik Rüştü Aras aracılığı ile dış politika gündemine dair bilgi sahibi olduğu, özellikle de Lotus-Bozkurt davası sözkonusu olduğunda Mahmet Esat [Bozkurt]’tan zaman zaman bilgi aldığı görülmektedir.

          Bütün bu durum dikkate alındığında karizmatik bir lider olarak Atatürk’ün dış politikaya ilişkin kararlarını verirken kararını kolaylaştıracak ayrıntılı bilgi ve seçenekler edinmek amacıyla çok çeşitli aktör ve kaynaktan yararlanmış olduğu anlaşılmaktadır. Nihai siyasi kararı verme aşamasında tercihini/görüşünü hükümete bildirmekte ve çoğunlukla bu karar uygulanmaktadır.

         Liderlik özellikleri bakımından Atatürk’ün konumu itibariyle “baskın lider” olduğu söylenebilir. Algısal, bilişsel özellikleri ve kapasitesi ile özellikle dış politika alanında Hükümetin siyasası üzerinde etkili olduğu görülmektedir. Atatürk’ün Cumhurbaşkanı olarak Hükümetin almış olduğu kararlara etkisi, kimi durumlarda doğrudan süreci etkileyecek kararları alarak bürokrasiyi hatta Hükümeti yönlendirmesi Başbakan İnönü’nün tepkisine de neden olur.

         Lotus-Bozkurt Davası krizi boyunca Türkiye’deki bu durumun tekrarlandığı görülmektedir. Kriz uzunca bir süreye yayılmasına rağmen karar alıcıların yapısında ciddi bir değişiklik olmamıştır. Kriz boyunca ülke tek parti yönetimince idare edilmiştir. Kısaca kriz boyunca Atatürk ve İsmet İnönü ve dışişleri bakanının aktif katılımı dışında, dönemin Türkiye’sinde kurumsal bir karar alma birimi olarak Bakanlar Kurulu mevcut olmasına ve kararların kurulda onaylanmasına rağmen,dışişleri ve adalet bakanları sürece dahil olmuştur. Yani kararlar sınırlı sayıda, ülkeyi sivil otoriter rejimle yöneten küçük grup tarafından (1-5 kişi) alınmıştır. Buna ek olarak Türkiye’nin Paris Maslahatgüzarı Fetih bey’in zaman zaman kriz yönetim sürecine dahil edildiği görülmektedir.

         Krizin diğer muhatabı Fransa’ya gelince, siyasi istikrarsızlığın yaşandığı bir dönemde Üçüncü Cumhuriyet'in 12. cumhurbaşkanı olarak görev yapan isim Gaston Doumergue’dır  (13 Haziran-1924 - 13 Haziran 1931- Radikal – Sosyalist Parti). Başbakanlık görevini ise beş defa başbakanlık yapan, Lozan Konferansı'nda Fransa delegasyonuna başkanlık eden Raymond Poincaré (23 Temmuz 1926 – 29 Temmuz 1929) yürütmektedir. Özellikle Lozan’daki görüşemelerde aktif olarak yer alması, krizin özü itibarıyla Lozan’daki kapitülasyonlar meselesine temas etmesinden ötürü Poincaré’in davayla yakından ilgilendiği görülmüştür.

         Bununla birlikte Fransa adına kriz Dışişleri Bakanlığı ve Adalet Bakanlığı tarafından yönetilmiştir. Fransa adına davayı Paris Hukuk Fakültesi'nde müderris Mösyö Basdevant savunmuştur. Buna rağmen Fransız karar alma mekanizmasında bürokrasi ve kurumsal yapı tam olarak işletilmiştir.  Kriz boyunca ikitdarda Raymond Poincaré (23 Temmuz 1926 – 29 Temmuz 1929) hükümeti bulunmaktadır. Liderlik özellikleri bakımından Fransa’da gelişmiş bürokratik bir yapılanmadan dolayı krize etki eden “baskın lider” etkisi pek görülmemektedir. Karar alma sürecine, yukarıda belirtilenler dışında her hangi başka bir aktör önemli bir katkıda bulunmamıştır.

         Kriz sürecindeTürkiye’nin ulusal gündeminde öne çıkan konulardan başlıcaları şunlardır: ekonomik, mali sorunlar, kamu düzenini kurma  ihtiyacı, siyasi çekişmeler, ulusal güvenlik ve toprak bütünlüğü ve yeni bağımsız devletin kurulması. 1923 sonrası Türkiye bakımından devrimin yerleştirilmeye ve Lozan’dan arta kalan sorunların çözülmeye çalışıldığı bir döneme işaret etmektedir. Bu dönem aslında modern bir devlet yaratmanın sıkıntılarını içermektedir. Bir yandan ulus devlete dayalı cumhuriyet rejimi yerleştirilmeye çalışılırken diğer yandan buna direnen ve süreci tökezleten gruplarla da mücadele edilmek zorunda kalınmıştır. Toprak ve insan kayıplarıyla, savaşlarla küçülen bir imparatorluktan bir cumhuriyet, ulus devlet yaratılmıştır. Yeni bağımsızlığını kazanan Türkiye ayrıca kamu düzenini kurma ihtiyacı, ulusal güvenlik ve toprak bütünlüğü ve iç isyanlar - ayrılıkçı taleplerle uğraşmakla meşguldür.

         Tüm bunlara ek olarak Türkiye bir yandan da emperyal devletlerin eski alışkanlıklarını terketmeleri konusunda onlarla mücadele etmektedir. Batılı ülkeler daha önce elde etmiş oldukları kapitülasyonlardan Lozan’da mahrum bırakılmış olsalar da bunun uygulamadaki yansımaları pek kolay olamamıştır. Bu krizin Türk karar alıcıları tarafından önemli görülmesindeki neden de büyük oranda buradan kaynaklanmıştır. 1927 yılında yapılan Cumhuriyet döneminin ilk nüfus sayımında Türkiye’nin nüfusu 13.648.270’tir. Toplam nüfusun %75,78’i köyde, %24,22’si şehirlerde yaşamaktadır. Nüfusun 6.563.879’u erkek, 7.084.391’i ise kadınlardan oluşmaktadır. Sivil otoriter bir rejimin hakim olduğu Türkiye’de bu yıllar aynı zamanda modern hayata adapte olmak için bir takım reformaların hayata geçirildiği yıllardır. Türk Kadınının Medeni ve Siyasi Haklarına kavuşması, Medeni Kanun'un Kabulü, Türk Ceza Kanunu, medreselerin Kapatılması, Hilafetin ilgası, harf devrimi bunlardan bazılardır. Cumhuriyet dönemi yöneticileri seküler ve laik bir devlet öngördüğü için buna karşı çıkan önemli bir muhalif kesim bulunmaktaydı. Gerçi bu dönemde etkiler oldukça zayıflamış bulunmaktadır.  Kemalist rejim iç siyasette büyük oranda öngördüğü büyük değişiklikleri gerçekleştirimiştir. Bu durum Fransızlarla olan ilişkilerde ve kriz yönetimi için önemli ve olumlu bir gelişmedir.

Kriz sürecinde Fransa’nın ulusal gündeminde mali sorunlar ve insan hakları ihlalleri (özellikle de sömürge topraklarında) yer almaktadır. Buna karşın Fransızlar daha çok ekonomik meselelerle ve ülke dışındaki askerlerin durumuyla uğraşmaktadır. Ülkede siyasi istikrarsızlığın yaşandığı bir dönem yaşanmaktadır. Dünya Savaşı'ndan dolayı bozulan ekonomik sıkıntılar ve ülke dışında sömürgelerde savaşan askerlerin varlığı kamuoyunda rahatsızlığa neden olmuştur. Sivil otoriter bir rejimle yönetilen Fransa’da bu dönem sömürgelerde bağımsızlık savaşlarının başlandığı yıllara denk düşmekte ve buralarda  kayıplar günden güne artmaktadır. Kriz boyunca Fransa çoğunluk hükümetince (Radikal Sosyalist Parti) idare edilmekte ve ülkeda demokratik bir rejim mevcuttur. Ayrıca kendisine bağlı manda rejimlerindeki isyanları bastırmakla meşgul olmaktadır.

Lotus-Bozkurt olayına uyuşmazlık, çatışma, kriz öyküsü ve temel bilgiler açısından bakıldığında ortaya şöyle bir tablo çıkmıştır.

Osmanlı İmpratorluğunun küllerinden doğan yeni Türkiye Cumhuriyeti birçok zorlukla karşılaşmıştır. Osmanlı’dan devrolunan sıkıntıların, buhranların yanı sıra yeni bir devlet olarak üstesinden gelmesi gereken birçok sorun bulunmaktaydı. Yeni kurulan Cumhuriyet yönetimi savaşlardan, zorunlu göçlerden yeni çıkmış askeri, iktisadi ve sosyal açıdan sorunlarla mücadele etmekteydi. Bundan dolayıdır ki, büyük güçlerle yapmış olduğu antlaşmalarda eşit şartlarda müzakere edilememekte ve çoğunlukla da Türkiye aleyhine sonuçlar / belirsizlikler içermekteydi. Bu dönemde özellikle yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasıyla büyük emperyal güçlerle anlaşmazlık oluşturan birçok konuyla karşı karşıya kalınmıştır. Lotus-Bozkurt davası bunlardan önemli bir tanesini oluşturmaktadır. Lotus-Bozkurt krizi, özünde kapitülasyonlarla mücadele sorunudur. Karşınıza askeri ve siyasi güç olarak büyük bir güç bulunmakta fakat buna rağmen eğemenliğinde taviz vermek istemeyen bir ülke bulunmkataydı. Bu anlamda krizi suhuletle yönetmek ayrı bir öneme sahiptir.

Uyuşmazlık evresi, kazanın yapıldığı andan sonra başlamıştır. Daha öncesinde Türkiye-Fransa arasında söz konusu kriz hakkında herhangi bir olay gerçekleşmemiştir. Krizin öyküsü gerek Fransa’ın gerekse de Türkiye’nin Divan’a yapmış oldukları savunmada şöyle hikaye edilmektedir. 1 Ağustos 1926'da Kuruçeşme'den aldığı kömür yükü ile Mersin'e gitmek isteyen Bozkurt gemisi ile Messageries Maritimes kumpanyasına ait Lotus adlı yolcu gemisi Sığrı (Midilli) Limanı önünde 2 Ağustos saat 23.30’da çarpıştı ve Bozkurt gemisi ikiye bölündü ve kaza sonucunda 8 Türk vatandaşı hayatını kaybetti. Kazada hasar görmeyen Lotus yoluna devam ederek ve seyahat programını takip ederek İstanbul'a doğru yola çıkmıştır. Lotus’un İstanbul’da demir atmasıyla kazada hayatını kaybedenlerin yakınları Cumhuriyet Savclılığı’na (müddei umumî) müracaat etmiş ve Lotus aleyhine bir dava mektubu hazırlatmışlardır. Yapılan şikâyet üzerine 3 Ağustos’ta Cumhuriyet Savcılığınca her iki kaptan aleyhinde dikkatsizlikten doğan adam öldürmeye ilişkin açılmış davayı soruşturmaya başlanmıştır.

4 Ağustos’ta Fransız makamlarına bir rapor sunarak bir örneğini de Liman Başkanlığı'na veren Fransız gemisinin Yardımcı Kaptanı Demons ve geminin iki tayfası, 5 Ağustos’ta Türk makamları tarafından konu hakkında tanıklık yapmak üzere karaya davet edilmiştir. Fransız makamlarına haber verilmeksizin geçici tedbir olarak Lotus Yardımcı Kaptanı Demons ve Bozkurt kaptanı Hasan Bey tutuklanmıştır. Sorgulamanın uzun sürecek olması sebebiyle Demons’un tutulmasına ve Lotus’un seferine devam etmesi bildirilmiş fakat Lotus taifesi, Demons serbest bırakılmazsa kendilerinin de hareket etmeyeceğini Türk yetkililerine iletmiştir. 5 gün limanda kalan tayfa şirket yetkililerinin ve Fransa Knsolosluğu'nun emriyle seferlerine kaldıkları yerden devam etmiştir.

İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi tarafından başlatılan davanın duruşması 28 Ağustos 1926 tarihinde yapılmıştır. Bu esnada Yardımcı Kaptan Demons, Türk adli makamlarının kendisini yargılama hususunda yetkili olmadığını ileri sürmüştür. Fakat bunun bir Fransız vatandaşının iddiası olması dolayısıyla uyuşmazlığın başlangıç noktası olarak referans alınmamaktadır. Çünkü olay bu haliyle hala rutin ve basit bir dava niteliğini korumaktadır. Şayet Demons itiraz etmemiş olsaydı veya Fransız hükümeti olaya müdahil olmamış olsaydı Lotus-Bozkurt krizinden bahsetmek mümkün olmayacaktı. Ardından Messageries Maritimes kumpanyası Fransız Denizcilik Cemiyeti vasıtasıyla davaya karşı çıktığını iletmiştir. Yani dava ilk önce Türkiye Cumhuriyeti ile Demons (veya Fransız Denizcilik Cemiyeti) arasında vuku bulmuştur ve bu haliyle henüz bir dış politika krizi niteliği kazanmamıştır. Ne zaman ki Fransa’nın yapmış olduğu ikili resmi olmayan görüşmeler olumsuz sonuçlandı, Fransa olaya resmen müdahil olmaya karar vermiştir. Fransa’nın itirazıyla basit bir dava  artık dış politika krizine giden bir yolda uyuşmazlık aşamsını başlatmıştır.

Olaydan haberdar Fransa hükümeti İstanbul maslahatgüzarı aracılığıyla Demons’un bırakılması hususunda bazı girişimlerde bulunmuştur. Fakat bu girişimler, yazışmalardan anlaşıldığı kadarıyla farklı diplomatik yolları kullanmak ve Dışişleri Bakanlığı'ndan ve yetkili bürokratlardan oluşan yetkililerle şifahi görüşmeler olmuştur. Görüşmelerden anlaşıldığı kadarıyla Fransa’nın sorunu resmi kanalları kullanmadan aracılar vasıtasıyla çözeceklerini planlamışlardır. Dolayısıyla kaza ve Yardımcı Kaptan Demons’un itirazı ancak uyuşmazlığa sebep olan unsurlar olarak görülmektedir. Her ne kadar Fransa daha sonra Lahey Daimi Adalet Divanı'nda tutuklanma sonrasında Fransa Maslahatgüzarı'nın bunu derhal protesto ettiğini ifade etse de, Türk makamlarınca bu kati bir dille yalanlanmış ve Fransız makamlarınca iddia ispat edilmemiştir. Yine yazışmalardan ve notalardan Fransa’nın resmi olarak müdahil olması Türkiye’nin tavrında bir değişiklik olmayacağının anlamasından sonra gerçekleşmiştir.

Fransız sanığın itirazları sonrasında, dava konusunda yetkili olduğunu bildiren mahkeme tarafından 11 Eylül’de davanın ikinci duruşmasını yapılmıştır. Fransa Yardımcı Kaptan Demons’un Lozan Antlaşması’nın 13. maddesine istinaden 3.000 Lira nakdi kefaletle serbest bırakılmasını talep etmiştir ve bu talep 13 Eylül tarihinde mahkemece kabul edilmiş, Demons serbest bırakılmıştır.

Mahkeme kararını 15 Eylül’de vererek, her iki tarafı da suçlu bulmuş Yardımcı Kaptan Demons, 80 gün hapis cezasına ve 22 Lira para cezasına mahkum etmiştir. Hasan Bey’e ise, biraz daha yüksek bir cezaya mahkum edilmiştir. Cumhuriyet Savcısı bu karar aleyhinde temyiz başvurusunda bulunmuş ve kararın yerine getirilmesini erteletmiştir. Böylelikle uyuşmazlık dönemi resmen başlamıştır.

Fransa’nın mahkemeden nakdi kefaletle Demons’un serbest bırakılmasını istemesi krizin seyri açısından önemli sonuçlar doğuracaktır. Fransa açısından büyük bir öngörüsüzlük; Türkiye açısında önemli bir koz olarak tarihe geçecektir. Görüleceği gibi uyuşmazlık döneminde Türkiye’nin yargı yetkisinin olmadığını ileri sürmekle Fransa’nın daha aktif olduğu bir süreçten bahsedilmektedir.

Klasik kriz incelemelerinde zorunlu olmamakla birlikte rakipler arasında uyuşmazlık sonrasında bir çatışma dönemi yaşandıktan sonra kriz aşamasına geçilir. Krizleşememiş bir kriz örneğiolarak[3] Lotus –Bozkurt Olayı, uyuşmazlık evresi belirgin olmakla birlikte çatışma ve kriz evreleri iç içe girmiştir. Dolayısıyla çatışmanın nerede başlayıp nerede krize dönüştüğünü tespit edebileceğimiz çok büyük bir olay ve belirgin net bir çizgi bulunmamaktadır. Bu kısımda hem kriz evresi hem de çatışma evresi- ki- her iki evrede büyük oranda hukuki ve diplomatik bir mücadeleden ibarettir- birlikte ele alınacaktır. Çatışma-kriz evresinde uyuşmazlık evresinin aksine Türkiye’nin daha aktif olduğu ve belirleyici bir rol üstlendiği süreçten bahsedilecektir. 

Türk adli makamlarının Yardımcı Kaptan Demons hakkındaki tavizsiz tutumu, Fransız Hükümeti ile Türkiye’deki temsilcileri tarafından birçok diplomatik girişime ve diğer bazı müdahalelere neden olmuştur. Fransa Türk hükümeti yetkililerine Demons’un bırakılması hususunda mahkemeye talimat vermelerini ve onun Fransız mahkemelerinde yargılanmasını talep etmiştir. Bu taleplere karşı Türk hükümeti yetkilileri ısrarla mahkemenin işleyişine karışamayacaklarını kendilerine iletmişlerdir ve Fransa’nın çok baskın olmasa da Türkiye’nin yargı yetkisi olmadığı iddialarına karşılık verilmiştir. Burada çatışmayı büyük oranda Türk yetkilileri oluşturmuştur. Tüm bunlara rağmen bu dönemde henüz karşılıklı bir nota gönderilmemiştir. Fransa hala sorunun çözümü konusunda kendileri lehine ümitli oldukları için üslubunda herhangi bir sertleşme olmamıştır. Türkiye’nin Ağustos ayı boyunca vermiş olduğu yanıtlar sonrasında Fransa’nın üslubunda farklılaşma söz konusu olmuştur.

Fransa 11, 17 ve 17 Ağustos 1926’da Ankara’ya yollamış olduğu notayla, Yardımcı Kaptan Demons’un tutuklanmasını protesto etmiş, tahliyesini gerçekleştirmek ve davanın Türk mahkemelerinden alınıp Fransız mahkemelerinde görülmesini talep etmiştir.[4]

Teklifin kabul edilmemesi üzerine (yaklaşık 15- 20 gün sonra/25 Ağustos) Fransız Hükümeti, “Adlî Salahiyete Mütedair” Lozan Antlaşması'nın on beşinci maddesi gereği Türkiye'nin yabancılar hakkındaki adlî salahiyetinin uluslararası hukuk prensipleri çerçevesince belirlediği ve Türk mahkemeleri Lotus'un nöbetçi kaptanı Demons aleyhinde takibat yapmağa yetkisinin bulunmadığını ileterek Türkiye’yi bunun hilafına hareket etmekle suçlamıştır. Fransa Divan’da konu hakkındaki savunması aynen şöyledir:

…Lozan'da 24 Temmuz 1923'te imzalanmış olan Teessüs ve Adlî Salahiyete Mütedair Mukavelenameye ve beynelmilel hukuka nazaran bir Fransız gemisinin nöbetçi kaptanı hakkında bu gemi ile bir Türk gemisi arasında açık denizde husule gelen bir müsademeden dolayı cezaî takibat salahiyetinin münhasıran Fransız mahkemelerine ait olduğuna;

Bu sebeple Türk adliye dairelerinin açık denizde Bozkurt ve Lotus arasındaki müsademe sebebi ile Demons hakkında haksız olarak takibat yapmalarının ve merkumu hapis ve mahkum etmelerinin mezkûr muka¬velenameye muhalif ve beynelmilel hukuk kaidelerine mugayir bulunduğuna [yönünde karar vermesini talep etmiştir] …

Fransa’nın iddialarına karşı ve olayın başlangıcından beri Türk hükümetinin olaya müdahil olmasını rica eden hükümet başından beri net bir tavır sergilemiştir. Bu tutum en net bir şekilde Mahmut Esat’ın Divan’daki savunmasında kendini belli etmiştir:

Reis efendi, muhterem ha­kimler, Türkiye ile Lozan Muahe­de­namesinin altına im­zalarını koy­muş olan devletler 15inci mad­denin tefsi­rinden değil kat'î met­ninden şu manayı çıkartı­yor­lar: "Türki­ye'de istisnai bir rejim mevcuttu" bu rejimin adı kapitü­lasyon idi, mütemeddin ve müs­takil bir devletin vak' ve haysi­yeti ile tevfîk edileme­yen bu rejim, Lozan Muahedesinin 28inci mad­desi ile tamamen ilga edildi, adlî salahiyet hak­kındaki Lozan Mu­kavelenamesinin 15inci mad­desi, Türkiye'nin bu hu­susta bütün milletlerde müşterek olan beynel­mi­lel usulden hiçbir kayd ve tahdid olmaksızın istifade etmesi hakkını tanı­yor.

Türk Hükümeti tutukluğun ve tahliyenin tamamen hakimin (yargının) takdirinde olduğunu ve olaya müdahale etmeyeceğini savunmuştur. Fransa her ne kadar Türkiye’ye yollamış olduğu notalarda ara ara bazı hükümet yetkililerinin bunu temin edeceklerini ifade etse de, büyük oranda ilk tavrını sergilenmiştir. Bu durum Türkiye Paris elçiliği üzerinden 14 Eylül 1926’da gönderdiği nota ile "Mösyö Demons'un tahliyesi elçiliğimiz için mucib-i memnuniyet bulunmuş olmakla beraber mahkeme kararının herhangi bir müdahale veya siyasi tesirden azade bir suretle ittihaz edildiğini arzetmeyi vecibe adderiz." şeklinde Fransa’ya açıkça ifade edilmiştir. Türkiye, Lotus'un nöbetçi kaptanı Demons aleyhinde takibat yapmağa yetkisinin bulunmadığını ileri süren Fransa’nın tutarsızlıkla hareket ettiğini ve hukuku keyfine / kendi çıkarlarına göre yorumladığını savunmuştur. Zira tutuklama sonrasında Fransa maslahatgüzarı, “Adlî Salahiyete Mütedair Lozan Mukavelenamesinin 13. Maddesine” dayanarak kaptanının nakdî kefalete serbest bırakılmasını talep etmekle Türkiye'nin adlî salahiyeti tanınmıştır.

Böylelikle krizi tetikleyen eylem Fransa’nın Türk hâkimlerinin davayı görme yetkisine itirazlarıyla başlamış, Türkiye’nin buna karşı argümanla vermiş cevapla kriz tırmanma evresine geçmiştir.

Tırmanma sürecinde her iki ülke basınında yoğun tartışmalar yaşanmıştır. Bunun karar alıcıların tavırlarındaki sert tutumda etkisi olmuştur. Fransa basını Türkiye ve Türkler aleyhine haberler çıkarmakta ve Türkiye’nin devletler arası hukukunu bilmediği iddiası Fransız gazeteciler arasında tartışma konusu olmuştur. Genel olarak dönemin Türk basınının yaklaşımına baktığımızda Fransız Denizcilik Cemiyeti’nin başvurusunu Avrupalıların (Fransa’nın)Türkiye’yi henüz anlamadığı şeklinde değerlendirmektedir. Her iki ülkede krizi tırmandırmada asıl önemli rolün basının oynadığı görülmüştür.

Bununla birlikte dava basında gündeme geldiğinde Türkiye’den bir çok insan Fransız kaptan “Desmos’u serbest bıraksak iyi olur” görüşündeyken bazılarıysa, Esat’ın da içerisinde yer aldığı bir grup insan Bunu yaparsak Türkiye'nin devlet olarak uluslararası saygınlığınınım kalkacağı ve Lozan'da zor bela kaldırılan adlî kapitülasyonlar için kötü örnek olacağı düşünülmekteydi. Nihayetinde Mahmut Esat [Bozkurt], kâtip Ziya ve Veli beylerle 17 Temmuz 1927'de Lahey'e giderken hissiyatını dünya kamuoyuna şu şekilde dile getirmiştir: “İstediğimiz gayet basittir. Bütün medeni milletler hakkında olduğu gibi bunlar derecesinde medeni bir devlet ve milleti temsil ettiğine şüphe olmayan Türk milleti hakkında da hukuk-ı düvel esasatının bila kayd ve şart tanınmasıdır. Bütün beşeriyetin mal-ı olan açık denizlerde Türk ticaret vapurlarının ve Türk bayrağının hukuk-ı düvel prensipleri dahilinde muamele görmesi icab eder. Biz bunu istiyoruz, hak varsa -ki bunda şüphe etmek isteme- davayı kazanmaklığımız lâzımdır.” Tüm bunlardan anlaşılacağı gibi Türkiye Fransa ile aralarındaki yargı yetkisi konusuna önemli bir anlam yüklemiş ve çatışmayı sürdürmeyi göze almıştır. Diğer tarafından bazı isimler bunun abartılmadan çözüme kavuşturulmasını önermişlerdir. Örneğin Yunus Nadi “Lotus meselesinde Türkiye’nin ilk hatası olarak, tutuklanan kaptanların kefaletle tahliye imkânını ilk hamlede görüp bunun engellenmesi gerektiğini belirtmiştir Kaptanlar kefaletle serbest bırakıldığına göre La Haye’e gitmeye gerek olmadığını belirtmiş, bu sebeple de Lotus hadisesini hiçten bir mesele olarak değerlendirmiştir.”[5] Fakat ilk grup ağırlıkta kaldığı için davaya devam edildi.

Böylelikle iki ülke arasında var olan uyuşmazlık artık kriz halini almış, karar alıcı artık krize yüklediği anlam doğrultusunda bir karar almak zorunda kalmıştır. Türkiye ya adli kapitülasyonları izin vermeyeceği konusundaki kararının arkasında duracak ya da yargı egemenliği konusunda taviz vermeyip Fransa ile karşı karşıya gelecektir. Türkiye siyasi bir maliyeti/riski olsa da ikinci seçeneği ulusal çıkarları açısından tercih etmiştir buna rağmen davanın Fransa ile  silahlı/askeri çatışamya dönüşmesini de arzu etmeyecektir.

Taraflar sorunun çözümü için başka yollara başvurmkatan geri durmamıştır. Haklılığından emin olan Türkiye, Fransa’yla doğrudan karşı karşıya gelmemek için konuyu Uluslararası Adalet Divanı’nın takdirine bırakmayı teklif etmiştir. Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti, 2 Ekim 1926 tarihinde, "yargı yetkisi konusundaki uyuşmazlığın La Haye Divanı’na götürülmesi teklifini reddetmeyeceğini” ileterek sorunun çözümü için irade beyan etmiştir.

Türkiye bu işe rü’yete salahiyettar olduğu hususunda perverde ettiği kanaatte hiçbir şüphe ile malul olmadıktan başka işbu salahiyetin Lozan Muahedenamesinin müzeyyel ikamet ve salahiyet-i kazaiye ahitnamesinin C18 maddesinin sarahatine de müstenid olduğunu ilave ettikten sonra Fransa hükümeti bu hakk-ı kazasına itirazda musirr bulunduğu takdirde ihtilafın, Türk Hükümeti tarafından evvelce de teklif edildiği vecihle La Haye Beynelmilel Divan-ı Daimi Adaletine sürat-i mümkine ile havalesi münasip olacağı mütaalasında bulunmuştur”[6]

Türkiye’nin bu notasına 6 Ekim 1926 Pazartesi günü Fransa bu notaya: Fransız Hükümeti, 6 Ekim’de “teklif edilen çözüm şekline tamamıyla rıza gösterdiğini” şeklinde karşı nota vermiştir. Böylece krizin yumuşama evresine geçilmesinde Türkiye tarafından atılan bir adım söz konusu olmuştur. Türkiye Fransa’yla aralarındaki sorunu ilişkileri tahrip etmeden çözmenin yolunu bulmuştur.

Karşılıklı beyan notaları sonrasında her iki hükümet Divan’a sunulacak tahkimnameyi düzenlemek üzere heyetlerini belirleyip 12 Ekim 1926’da Tahkimname ile tespit edilmiş şartlar dahilinde meselenin çözümü için 27 Aralık 1926’da Divan’a başvurmuştur.

Böylece, kriz yönetimi açısından Türk karar alıcıları açısından krizin seyrini etkileyecek çok kritik bir karar verilmiştir. Zira 1924 yılında başlayan İngiltere ile Türkiye arasında yaşanan Musul Sorunu  5 Haziran 1926’da Türkiye’nin aleyhine sonuçlanmıştır. Sonucun böyle olmasında İngiltere’nin uluslararsı örgütler üzerindeki (Cemiyet-i Akvam) etkisi belirleyici olmuştur. Ülke çapında (özellikle de yöneticilerde) uluslararası örgütlere karşı itimadın düşük öldüğü bir dönemde bunun Divan’a sevkedilmesi radikal bir kararı gerektirmiştir. Davanın Türkiye adına takibini yapan Mahmut Esat Adalet Divanı’nın tarafsız olacağına dair inancı sonsuzdu. Cemiyet-i Akvam gibi yanlı hareket edeceklerine dair hissiyata sahip değildi. Zaten davayı mahkemeye taşımasında ve ısrarla taviz vermemesinin ardında bu inanç yatmaktaydı.

Neticede 2 Ağustos 1926 tarihinde Bozkurt ile Lotus vapurları arasında cereyan ede kazadan dolayı Fransa ve Türkiye arasında “adlî salahiyet” konusundaki ihtilafları Uluslararası Adalet Divanı’na  arz edilmiştir. Tahkimname imza sahibi taraflar Divan’dan şu konularda hüküm vermesini talep etmektedirler:

(1) Türkiye açık denizde 2 Ağustos 1926 tarihinde Fransız Lotus vapuru ile Türk Bozkurt vapuru arasında husule gelen müsademe sebebiyle ve Lotus vapurunun İstanbul'a muvasalatında, Bozkurt'un sekiz Türk gemici ve yolcusunun ölümünü intaç eden batması sebebiyle Türk vapuru kaptanı ile birlikte müsademe esnasında Lotus'un nöbetçi kaptanı olan Demons aleyhinde Türk kanunlarını tevfikan cezaî tahkibat yapmakla Teessüs ve Adlî  Salahiyet Hakkındaki 24 Temmuz 1923 tarihli Lozan Mukavelenamesine mugayir olarak beynelmilel hukuk prensiplerine muhalif hareket etmiş midir? Eğer etmiş ise bu prensipler hangileridir?

Fransa’nın teklif ettiği ilk çok önemli bir ayrıntı bulunmaktadır. İlk metinde  “…beynelmilel hukuk prensiplerini ihlal etmiş midir?” şeklinde düzenlemiş fakat Mahmu Esat ibareyi  “…muhalif hareket etmiş midir?” şeklinde düzelttirmiştir. Zira Fransa’nın önerdiği haliyle ispat yükü Türk tarafına yüklenmiştir. Divan’a sunulan haliyle ispat yükünü Fransa’ya verilmiştir.

(2) Cevabî tasdik mahiyetinde olduğu takdirde ve buna mümasil vak'alardaki beynelmilel hukuk kaidelerine tevfikan nakdî tazminat tertib ediyorsa,Demons'a verilmesi lazım gelen nakdî tazminat miktarı nedir?

         Lotus-Bozkurt olayında kriz yönetim süreciyse şu şekilde analiz edilmektedir. Lotus-Bozkurt davasında ilk aylarda iki ülke arasında gittikçe sertleşen bir üslup izlenmiştir. Mesele taraflar arasında ulusal egemenliği ilgilendirdiği için taraflar Divan’a sundukları tahkimanameye kadar konuyla ilgili hem yerel hem de uluslararası alanlarda birt akım girişimlerde bulunmuştur ve konuyu yakından izlemişlerdir.

         Kriz, ortaya çıkan ani bir kazadan dolayı karar alıcının gündemine bir anda düşmüştür. Fakat mesele yargı bağımsılzığı gibi bir konu olunca  Fransızlarla karşı karşıya gelinmektedn geri durulmamıştır.  Bu yapılırken karar alıcılar Fransa’yı doğrudan karşı almak istememişlerdir. Bu açıdanTürk karar alıcılar perspektifinden bakıldığında kriz yönetim sürecinde rakibin uluslararası yapılarda tam bir siyasi, iktisadi ve askeri üstünlük sözkonusuyken sınırlı imkanlarla krizi yönetmek sözkonusu olmuştur. Fransızların taleplerine karşı direnebilmede mevcut potansiyel sonuna kadar kullanılmıştır. Bununla birlikte Fransızlar kazayı krizleştirmeden istediği sonucu elde etmek için bazı resmi/gayri resmi stratejiler izlemiştir. Kriz boyunca askeri kuvvet kullanımından bahsedilmemiştir.

         Dönemin karar alıcıları bakımından değerlendirildiğinde Fransa’nın kaza sonrasında savundukları argümanlar, Türkiye açısından açık bir şekilde egemenliğine, temel değer ve önceliklere olduğu kadar saygınlığa yönelik ağır bir tehdit olarak görülmüştür. Fransa olayı çok büyütmeden, sıradan bir konu edasıyla çözmeye çalışırken Türkiye sorunu yargı bağımsızlığına müdahele olarak görümüştür. Tarafların meseleye yükkedikleri anlam ilke başta faklı oldukları için süreç içerisinde kriz yönetiminde farklı stratejiler izlemişlerdir.

         Lotus-Bozkurt davasında yargı yetkisi konusundaki uyuşmazlık Fransızların Lozan Antlaşması’nın 13. maddesine istinaden yapmış olduğu yorumdan ileri gelmektedir.Her iki ülke de kriz süresince gelişmelerin seyrine göre farklı zamanlarda farklı tepkiler vermiştir.Rakip iki ülke arasında karar alıcıların kriz yönetimi bakımından teknik olarak yönettikleri evre- kaza 2 Ağustos 1926’da başlamasına rağmen- 11 Ağustos 1926’da başlayan ilk nota ile Divanı’n olay hakkında kararını verdiği 7 Eylül 1927 tarihi arasıdır.

         Beklenmemiş ve planlanmamış bir kaza sonrasında ortaya çıkması nedeniyle kriz-zaman ilişkisi açısından ani kriz özelliği taşımaktadır ve bu durumu gölgede bırakacak herhangi bir şüphe ve kanıt bulunmamaktadır. Krizi genel niteliği açısından incelediğimizde kaza krizi ve meşruiyet krizi olduğunu görmekteyiz. Başlangıç beklenmedik bir kaza olsa da devlet meseleyi kendi meşruiyetlerine yönelik bir olay olarak algılamışlardır.

         Krizi konusu/içeriğiaçısından incelediğimizde krizden hukuki-diplomatik unsurların dışında diplomatik siyasi unsurlar da göze çarpmaktadır. Söz konusu devletlerin saygınlıkları sözkonusu olması ve krize yukarıda belirtildiği gibi hukuki anlamlar dışında farklı anlamlar yüklemeleri nedeniyle siyasi mana yüklenmiştir. Krizin bu yönü dikkate alınmdan yapıalcak incelemler eksik ve hatalı olacaktır.

         Krizi tetikleyen olay açısından incelediğimizde tetikleyici eylemin bu tür hukuki davalarda içeride ya da dışarıda olması kriz yöneticilerinin krizi nasıl algıladığına bağlıdır. Uyuşmazlığa neden eylem dışarıda (Türkiye karasuları) gerçekleşmiştir ve fakat krizin tetiklenmesi Fransa’nın Türkiye’nin yargı yetkisinin olmadığını notayla bildirmesiyle gerçekleşmiştir. Dolayısıyla uyşmazlık açısından bakıldığındaysa tetikleyici eylem dışarıdadır. Krizin tetikleyicisi siyasi ve şiddet içermeyen diğer olarak adlandırılmaktadır.

         Kirizin tetikleyicisinin şekline gelindiğinde meşruluk sorgulaması, yıpratma ve statü belirsizliği göze çarpmaktadır. Kriz boyunca taraflar her birinin davayı incelemede meşru haklarının olup olmadığını sorgulamışlardır. Söz konusu meşruiyet Fransa için daha çok prestij ve güç gösterisi gibi gözükse de Türkiye için bir yıpratma operasyonu olarak algılanmıştır. Türkiye Lozan’da elde etmiş olduğu bazı meşru hakların sorgulanmasıyla yıpratılmak istendiğini düşünmektedir. Ayrıca tetikleyicinin şekli kendini statü belirsizliği (Fransa açısından) şeklinde göstermektedir. Divan’dan da krize sebep olan statü belirsizliğin kaldırılması talpe edilmektedir.

         Krizi yaratan olaya ilk tepki sözlü, siyasi ve şiddet içermeyen diğer tepki şeklinde olmuştur. Fransa ve Türkiye gerçekleşen olaya tepkilerini büyük oranda şifahi açıklamalarla yapmıştır. Bunun dışında  tepkilerini siyasi olarak ve bulabildikleri her fırsatta dile getirmişlerdir.

         Krizin taraflar açısından ciddiyeti açısından incelendiğinde  saygınlık ve hak kaybı dışında uluslararası sistem ve/veya bölgesel alt sistemte etki kaybı, baskı ve siyasi bir maliyet sözkonusu olmaktadır.

         Türkiye’nin kriz yönetim stratejisi Fransa’nın  yanlış hesap yapmasını önlemek için kararlılık ve azim gösterme üzerine kurulmuştur. Ayrıca Fransa’da olduğu gibi zaman kazanma stratejisini uygulamıştır. Meselenin Divan’a götürüleceği şartlar ve zeminin oluşması için sorunu zamana yaymıştır. Uyuşmazlık sürecinde Fransa Maslahatgüzarı’nın Türk Hükümetine karşı en büyük eleştirisi hükümet yetkililerin ve hariciye yetkililerinin taleplerine dair menfi-müspet yanıt vermemiş olmalarıdır. Türkiye'nin kriz yönetim tekniği yargı-tahkim ve şiddet içermeyen çözümlere dayanmaktadır.  Askeri, siyasi ve ekonomik olarak kendinde kat be kat büyük Fransa ile doğrudan karşı karşıya gelem yolunu tercih etmemiştir. Batılı devletlere yeni ilişki geliştirme yönünde politikalar izleyen yeni Türkiye, yukarıda belirtildiği gibi ikili ilişkilerin doğasına zarar verecek söz ve davranışlardan kaçınmıştır. Fakat tepki verilmesi gereken yerde de ilişkilerde gerilme olacak diye de geri durmamış tepkisini koymuştur.

Fransa’nın kriz döneminde Türkiye’nin pozisyonuna göre farklıstratejiler izlediği görülmektedir. Başlangıçta Fransa, Türkiye’ye karşı Yardımcı Kaptan Demons’un Lozan Antlaşması’nın 13. maddesine istinaden 3.000 Lira nakdi kefaletle serbest bırakılmasını talep etmekle zaman kazanma stratejisiizlemiştir. Bu ilk etapta başarılı bir şekilde yürütülmüş fakat sonradan ciddi bir strateji öngörüsüzlüğüne neden olmuştur. Divan’da Türkiye’nin temel arügmanlarından birine zemin teşkil etmiştir. Fransa’nın özellikle Demons Türkiye’de tutuklu bulunduğu süre içerisinde Fransa kazadan sonraki süreçte öncelikle Türkiye’den vatandaşı Demons’u rahatlıkla alabileceğini düşünmüş ve ilk görüşmelerdeki tepkisi diplomatik nezaket açısından sorunlu olmamıştır. Ne zaman ki Türkiye’nin Demons’un iade edilmesinin yargı nezdinde mümkün olabileceği ve sonrasında yargı yetkisinin Türk mahkemelerinde olduğu yönündeki çıkışları neticesinde Fransa kontrollü baskı yolunu tercih etmiştir. Gönderilen notalarda (özellikle 25 Ağustos 1926) örtük bir şekilde talebin olumlu karşılanmaması durumunda ikili ilişkilerde “üzüntü ve tatsızlığa” yol açacağı paylaşılmaktadır. Fransa'nın uygulamış olduğıkriz yönetim tekniğiyse yargı-tahkim dışındaaskeri olmayan baskı ve şiddet içermeyen çözüm yolları olmuştur.

Bütün bunlara rağmen kriz boyunca şiddetin seviyesi psikolojik stres ve baskı yaratma aşamasında kalmıştır. Kriz boyunca her hangi bir şiddet unsuru’na rastlanmamıştır.

Krizin kaderini  3. müdahil aktör olarak Uluslararası  Daimi Adalet Divanı tayin etmiştir. Başalnmgıcından beri krizi hukuki zemine çekmeye çalışan Türkiye’nin taraflarca imzalan tahkimaname ile meseleyi Divan’a havale etmiştir. Divan’ın davranışı/katkısı arabuluculuk ve görüş alma şeklinde değil (Musul Krizinden farklı olarak) doğrudan bağlayıcı olan bir tahkimnamenin karara bağlanması şeklinde olmuştur. Divan dışında herhangi bir 3. devlet aktör krize müdahil olmamıştır.

Krizde sonucun niteliği Türkiye açısından Fransa’yakarşı hukuki üstünlük sağlamak şeklinde olmuş ve bu sonuç taraflar tarafından karşılıklı deklarasyon şeklinde dünya kamuoyuna bildirilmiştir. Kriz sonrası durumdaysa Statüko Ante (+) durumu söz konusu olmuştur. Yani Türkiye ile Fransa arsında ilişkiler kriz öncesindeki başlangıç seviyesine dönmüştür. Türkiye açısından kriz öncesi dönemden farklı olarak bazı kazanımlar elde etmiştir. Divan’ın kararıyla Türkiye’nin mutlak yargı yetkisi Fransa tarafında kabul edildiği gibi uluslararası toplum tarafından da teyit edilmiş, benzer vakaların önü alınmıştır. Türkiye, ayrıca sömürgeci emperyal bir devlete karşı ulusal egemenliğinden taviz vermeyen bir ülke görünümü elde etmiştir. Bu yüzden Türkiye statüko ante’den daha avantajlı bir konuma, Statüko Ante (+),  geçmiştir.

         Kriz çıkaran tarafın (Fransa) niyetine bakıldığında, Fransa’nın o dönemdeki ulusal, bölgesel ve uluslararası koşullar açısından Türkiye ile doğrudan ya da dolaylı olarak bir kriz yaratma arzusunda olmadığını görmekteyiz. Bununla birlikte Türkiye gibi henüz istiklal savaşını yeni vermiş bir ülkenin, özellikle de Lozan’da kaderini tayin ettikkleri bir ülkenin kendilerine bu konuda itiraz etmeleri hoşnutsuzluğa neden olmuştur.

         Tahkimaneme ile krizde yumuşama söz konusu olmuştur. Sonrasında Divan tarafından 2, 3, 6, 8, 10 Ağustos 1927 tarihli celselerinde tarafların iddiaları ve cevabları ve mukabil cevabları dinlenmiştir. Neticede Divan mahkeme savunma ve mütalaaları dinleyip oy çokluğuyla kararını vermiştir.[7] Şöyle ki:

 2 Ağustos 1926 tari­hinde Fransız Lotus vapuru ile Türk Bozkurt vapurları beyninde vukua gelen müsademe netice­sinde ve Fransız vapuru­nun İstanbul'a vusulünü müteakib Türk kanunlarına tevfikan Lotus vardiya­sında kumanda eden mülazım Demons aley­hine Bozkurt râkeblerinden sekiz Türk tebaa­sının ölümü dolayısıyla ta­kibat-ı cezaiye icra etmekle Türkiye 24 Temmuz 1923 tarihli Lozan İka­met ve Salahiyet-i Kazaiye Ahidnamesinin 15inci maddesi hilafında Hukuk-ı Düvel pren­siplerine mugayir hareket etme­miştir;

Divan tahkimnamenin bi­rinci maddesiyle kendisine yöneltilen soruya olumsuz cevap verdiğinden, De­mons'a verilecek tazmi­nata dair olan ikinci soruyla ilgilenmeyecek ve şu kararı verecektir:

Binaberin Türkiye'nin mülazım Demons aleyhine taki­bat icra et­mekle hukuk-ı düvel prensipleri hilafına hareket etti­ğinin tahakkuku şar­tıyla muma­ileyhe itası tezekkür edilecek olan tazminat hakkında itayı ka­rara lüzum görmemektedir.[8]

         Böylelikle Fransa ve Türkiye arasındaki kriz resmen sona ermiştir. Krizin sona erdiği tarih mahkemenin kararını açıkladığı tarih olan 7 Eylül 1927’dir. Sonrasında Fransa tarafından karara itiraz sözkonusu olmamış, ikili ilişkilerde Fransa ve Türkiye tarafından gündeme asla getirilmemiştir.

 


[1]Cumhuriyet, 22 Eylül 1926, No: 852, s. 2 alıntı Hasan Kaya, Bozkurt-Lotus Davası (basına göre), Marmara Üniversitesi, Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü, Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Anabilim Dalı, 2009, s.156.

[2]Balcıoğlu, M. (2003). Bozkurt, Lotus davası. Ankara: Nobel Yayın Dağıtım.

[3]Yazar tarafından kullanılan “krizleşememiş bir kriz” kavramsallaştırmasıyla, ideal kriz özelliklerinin tüm evrelerini belirgin bir şekilde göstermemiş krizler kast edilmektedir. Türk dış politikasında henüz benzeri bir krize rastlanmamıştır.

[4]Balcıoğlu, s. 79

[5]Cumhuriyet, 19 Eylül 1926, No: 849, s. 1.

[6]Mustafa Balcıoğlu, Bozkurt, Lotus davası. Ankara: Nobel Yayın Dağıtım, 2003, s. 83.

[7]Mahmut Esat [Bozkurt] Faruk Nafiz Çamlıbel'e şöyle aktarıdığı ifa ediliyor: "mahkemenin kararı ekseriyetle verildi. hatta lehimizdeki reylerle aleyhimizdeki reyler birbirine müsavi(denk) idi. fakat mahkeme reisinin  (Max Huber) lehimizde verdigi rey iki rey sayıldıgı için, karar lehimize tecelli etti." ( Alıntı populer tarih dergisi sayı:26 sf:72)

[8]S. Lotus (Fr. v. Turk.), 1927 P.C.I.J. (ser. A) No. 10 (Sept. 7)

TDP KRİZ ANA SAYFALARI

1924-1926 Musul Krizi

1927 Bozkurt-Lotus Krizi

1930 Küçük Ağrı Krizi

1935 Bulgaristan Krizi

FA -Hatay Krizi Sayfası

FA -1942 Struma Krizi

1945 Sovyet Talepleri Krizi

1955 6-7 Eylül Krizi

1957 Suriye Krizi

1958 Irak Krizi

1964 Johnson Mektubu Krizi

1968-1974 Haşhaş Krizi

1974 Kıbrıs Krizi

1974-1976 Ege Denizi Krizi

1974-1980 NOTAM-FIR Krizi

FA -1981 Limni Krizi

1987 Ege Denizi Krizi

1989 Bulgaristan Göç Krizi

1989-1990 Batı Trakya Krizi

1988-1991 Iraklı Sığınmacılar Krizi

1992 Nahçivan Krizi

1992 TCG Muavenet Krizi

1994 Ege Denizi Casus Belli Krizi

1996 Kardak Kayalıkları Krizi

1997 S-300 Füzeleri Krizi

1998 Suriye (Öcalan) Krizi

2003 Süleymaniye (Çuval) Krizi

2003 Doğu Akdeniz MEB Krizi

2010 Mavi Marmara Krizi

2011 Suriye Krizi

2014 İŞİD Rehine Krizi

2015 Süleyman Şah Türbesi Krizi

1964 Kıbrıs Krizi

1967 Kıbrıs Krizi

CoalaWeb Traffic

Today700
Yesterday2162
This week5117
This month26585
Total643730

Who Is Online

4
Online

18-10-17

TFPC Hızlı İletişim

S5 Box

ÜYE GİRİŞ

Sitemize Hoş Geldiniz

Yine Bekleriz, Dileriz Yararlı Olmuştur...

S5 Register