Fuat Aksu Makaleler
TÜBİTAK /SOBAG 1001 Projesi / Proje No. 112K172
Türkiye'de Dış Politika Krizlerinde Karar Verme ve Kriz Yönetimi Süreç Analizi

logotdp

ÜYE GİRİŞ

Sitemize Hoş Geldiniz

Yine Bekleriz, Dileriz Yararlı Olmuştur...

S5 Register

Türk Dış Politikası Krizlerinde Hükümetler, Cumhurbaşkanları ve Başbakanlar

  • Üyelik

FA TDP krizlerinde

 Fuat Aksu,“Türk Dış Politikası Krizlerinde Hükümetler, Cumhurbaşkanları ve Başbakanlar“, Uluslararası İlişkiler, Cilt 15, Sayı 59, 2018, s. 65-87.

Bu makale TÜBİTAK 1001 projesi (Proje No.: 112K172) desteğiyle hazırlanmıştır.

Perşembe, 24 Aralık 2015 19:55

Ana Sayfa Haşhaş Ekimi Krizi

hashas
 
Haşhaş Ekimi Krizi
ABD ile Soğuk Savaş döneminde yaşanılan ikinci dış politika krizi olan Haşhaş Ekimi Krizi, en genel tanımıyla Türkiye’nin haşhaş tarımı yapmasını ABD’nin baskıyla engelleme girişimleri olarak özetleyebiliriz. 1968-1973 seneleri arasında inişli çıkışlı bir profil çizen bu kriz dönemin super gücü olan ABD ile yaşanan ekonomik temelli bir kriz olmuştur. ABD’nin ekim yasağı getirme istemine ekonomik yoksunluk yaratacağı, halkın vereceği siyasi desteğin azalması ve egemenlik durumu zarar göreceği için siyasi irade direnç göstermiş ancak kademeli olarak ekim alanları kısıtlanmış ve muhtıra sonucu gelen hükümet haşhaş ekimini tamamen yasaklamıştır. Öngörüsüz kriz olan bu krizde ABD izlemiş olduğu politikanın krizi tetiklemesini hesaba katmamasından ötürü bu düzeye tırmanmıştır.  
Kriz öncesi evre
1960’ların ortasından itibaren Amerikan Başkanı Lyndon B. Johnson haşhaş konusunu Türkiye ile olan ilişkilerinde öne çıkarmaya başlamıştı. Bir şekilde haşhaş üretimini kontrol altına almayı amaçlayarak uyuşturu alışkanlığı gibi iç siyasetin malzemesi olan bir konuyu dış politika aracı haline getirmiştir. Bu bağlamda ABD’nin Türk hükümetinden haşhaş ile ilgili istekleri başlamıştı, 1963’te TBMM’nde haşhaş üzerinde sıkı bir kontrol sağlayacak olan 245 sayılı yasa çıkarılmıştır. Kasım 1965’te iktidara gelen Demirel hükümeti ABD ile işbirliği için istekli olmakla birlikte narkotik maddeler ile ilgili Tek sözleşmesini Aralık 1966’da imzalayarak 1967’de bu anlaşmaya taraf olmuştur. Bu anlaşma haşhaş ekilen alanlarda üreticilerin devlete ne kadar haşhaş vereceklerini önceden belirlenmesini öngörüyordu. 1960 sonları ve 1970’lerin başlarında eroin ABD’nin en önemli toplumsal problem haline gelmiştir. Eroin bağımlılarının sayısı günden güne ve katlanarak artıyordu 600 bini bulan bağımlı sayısı ve bunlara bağımlı olarak artan suç oranları ABD yönetimini endişelendiriyordu. Sadece suç oranları değil eroine bağlı ölümlerin artması ve Amerikalı ailerin üçte birinin çocuğunun bağımlı olmasından şikayetçi olması hükümetin bu meseleyi en üst düzeyde ele almasını gerektirmiştir. Bu problemin kaynağı olarak kendilerini değil de üretimin yapıldığı ülkeleri gören ABD bu dönemde tüketilen eroinin haşhaş üretiminin yapıldığı bir ülke olan Türkkiye olduğuna inanıp bunu kamuoyu ile paylaşıyorlardı. Tüketilen eroinin %80’ninin Türkiye’den geldiği kanısı oldukça yaygındı. Bunun sonucunda ABD yetkilileri Türkiye’de üretimin tamamen sona ermedikçe kendi ülkelerindeki problemin devam edeceği kanısına sahiplerdi. Onların perspektifine göre Türkiye Tek Sözleşmeyi imzalamış haşhaşın illegal üretim ve satışını bitirmekle yükümlüdür ve eğer haşhaşın illegal geçişini engelleyemezse haşhaş üretimini tamanen yasaklamalıydı.
Richard Nixon 1968’de ABD’de iktidara geldikten sonra afyon meselesi Türkiye-ABD ilişkilerinin en önemli konusu olmuştur. Nixon başkanlık seçimleri öncesi iki konuda taahhütte bulunmuştu: bunlardan birisi Vietnam Savaşını sona erdirmek, diğeri ise, toplum ve uyuşturucu sorununu çözmekti. Nixon yönetimi uyuşturucu konusunda ABD’nin içinde bulunduğu durumun sorumlusu olarak, afyon üreticisi ve kaçakçısı olan ülkeleri, özellikle de Türkiye’yi görüyordu ve Nixon 1969’dan başlayarak Türk yöneticilerine haşhaş üretimini tamamen bitirme yönünde baskıda bulundu ve bu meseleyi iki ülke arasındaki halledilmesi gereken en önemli problem olarak görmüştür.
Uyuşmazlığın Başlaması; İletişime geçilmesi
1969 yılı Ocak ayında ABD Başkanı Nixon Başbakan Demirel’e kişisel ve gizli bir mektup göndererek 2. Dünya Savaşı sonrası ABD’nin SSCB tehditlerine karşı Türkiye’ye yardım ettiğini şimdi önemli bir tehdit ile karşılaşan ABD’ye yardım sırasının Türkiye olduğunu ifade etmiştir. 1969 yılında başkanın özel temsilcisi sıfatıyla Türkiye’ye gelen Senatör Patrick Moynihan, Türk yetkililere ABD’nin 1969 yılının tüm afyon üretimini satın almak istediğini iletti ancak Türkiye bu talebi reddetti. ABD o yıl içinde resmi olarak bu talebini birkaç kez tekrarlasa da sonuç değişmedi. 23 Haziran 1969 tarihinde, Ankara Büyükelçilik görevine atanan William Handley Dışişleri Bakanı İhsan Sabri Çağlayangil’e Türkiye’nin tüm haşhaş üretimini satın almak istediğini iletmiş konuyu Başbakan Demirel’e söyleyen Çağlayangil cevaben büyükelçiye şunları söylemişti; haşhaş ekiminin ve üretiminin yüzyıllardır yapıldığını, Türk halkı için gelenekselleşmiş bir ürün olduğunu, hatta afyon isminde bir şehrin bile bulunduğunu, bu ürünün toptan yasaklanamayacağını, ancak 1963’ten beri bazı kısıtlamaların getirilmeye çalışıldığını belirtti. Bu cevapla istediği sonucu alamayan Handley Demirel’i bizzat görmek istemiştir. Yapılan görüşmede Handley üreticilere tazminat olarak verilecek 5 milyon dolar karşılığında 1970 yılı üretimi olan tüm haşhaşın tarlaya gömülmesini teklif etti ve Demirel bunu kesin bir şekilde reddetti.  Ancak Türkiye o yıllarda haşhaş üretilen illerin sayısını 21’den 9’a düşürmüştü. Tekliflerin sürekli olarak reddedilmesi, ABD’nin Türkiye aleyhine politikaları daha da sertleştirdi. Çeşitli platformlarda Türkiye, ABD gençliğini zehirleyen ve uzlaşmaya yanaşmayan bir ülke olarak anılıyordu. Özellikle Amerikan basını, bu konuda sürekli Türkiye aleyhtarı yayınlar yapmaktaydı.
5 Mart 1970’te ABD Federal Uyuşturucu Maddeler Dairesi Başkanı John Ingersoll, Türk hükümetine yeni bir teklif sundu. Buna göre, haşhaş ekiminin yasaklanması karşılığında, çiftçilere zararlarının karşılanması için üç milyon dolar kredi verilecek, eroin kaçakçılığının engellenmesi için de Türk polisine uçak, silah, cephane yardımı yapılacaktı. Ancak hükümet bir kez daha haşhaş ekiminin yasaklanmasının mümkün olamadığını bildirdi.
Haşhaş, çiftçinin her şeyinden yararlanmakta olduğu önemli bir üründü, ancak hükümetler için haşhaş üretiminin ekonomik değerinin dışında siyasi bir değeri de vardı. Hiçbir hükümet haşhaş üreticisinin desteğini kaybetmek istemiyordu. Bu şartlar altında 23 Nisan 1970’te resmi temaslarda bulunmak için Türkiye’ye gelen ABD Dışişleri Bakanı yardımcısı Elliot Richardson, tekrar yasaklama talebinde bulundu. Mecliste bütçesi reddedildiği için zor günler yaşayan hükümet, ABD ile haşhaş üreticisi arasında kalmıştı. ABD’nin tepkisinden çekinen hükümet, haşhaş ekim alanlarının 50.600 hektardan 13.000 hektara düşürüleceğini açıkladı. Bu açıklama ABD tarafından memnuniyetle karşılanmış ve ileriki yıllarda daha da azaltılacağının ümit edildiği belirtilmişti. ABD’nin açıklaması basın ve kamuoyunda hükümete karşı tepkileri ateşlemiş ve hükümet de haşhaş ekiminin tamamen yasaklanmasının söz konusu olmadığını açıklamak durumunda kalmıştı. Bu bağlamda sağ ve sol kesime ait gazetelerde ABD’ye karşı sert eleştiriler yer almıştır.
Mayıs 1970’te ABD’de yapılan CENTO toplantısında iki ülke arasında haşhaş konusu görüşülmeye devam etti. Dışişleri Bakanı İhsan Sabri Çağlayangil Richarson’a afyon üretiminin yasaklanmasının mümkün olmadığını bir kez daha söylemiştir.
ABD başkanı Nixon’un özel temsilcisi Moynihan’ın, Haziran 1970 tarihinde, Brüksel’de, Türkiye’nin daimi temsilcisi Muharrem Nuri Birgi’ye, Türk-Amerikan ilişkilerinin geleceğinin, haşhaş ekiminin tamamen yasaklanmasına bağlı olduğunu belirterek ortamı iyice germişti.
I. Kriz evresi
ABD’nin tavrını yumuşatmak amacıyla, hükümet haşhaş ekilen illerin sayısını bir kararname ile yediye indirdiğini açıkladı. Ancak sınırlandırma kararı, tamamen yasaklama beklentisi içinde olan ABD’nin tavrını daha da sertleştirdi. ABD hükümeti içerisinde de uyuşturucu sorununa bir an önce çözüm bulunması konusunda sert tartışmalar yaşanmaktaydı. Sorunun kökeni olarak gördükleri Türkiye’ye ekonomik yaptırımlar uygulanması sıkça gündeme gelmeye başlamıştı. Uyuşturucu maddeler konusu görüşülürken, Adalet Bakanı John Mitchell 20 Temmuzda hazırladığı raporda, Türkiye’ye ekonomik ambargo uygulanmasından, hatta ticaretin tamamen askıya alınmasından yana olduğunu belirtmesi ilişkileri son derece gerginleştirdi. Adalet bakanının ekonomik yaptırım içeren tehditleri Türk hükümetinin sert tepkisi ile karşılaşmıştır. Türk kamuoyunda büyük tepki yaratan bu durum neticesinde Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Orhan Eralp 22 Temmuz’da ABD maslahatguzarı David Cuthell’i bakanlığa çağırarak bu tutumun hayret ve üzüntü ile karşılandığını, en kısa zamanda bir açıklama beklediklerini bildirdi. Ayrıca bir bildiri yayınlayan Türk Dışişleri Bakanlığı bu tür açıklamaların iki ülke arasındaki dostluk üzerinde olumsuz etki yaratmaktan başka bir sonuç doğurmayacağını ve bu durumun ABD yetkililerine bildirildiği açıklanmaktadır. Başbakan Demirel de bu ifadelerin devletlerin egemenlik haklarıyla bağdaşmadığını söyleyerek bu duruma tolerans gösterilemeyeceğini söylemiştir.  Mecliste de yoğun tepkilere sebep olan bu açıklamalar karşısında muhalefet çok daha sert ifadeler kullanarak ABD’yi protesto etti. Bunun üzerine gazetelerde benzer tepkiler göstererek ABD’yi kendi sınırları dahilinde önleyemediğinden suçu Türkiye’ye atmakta ve ülkeyi kendi sömürüsü olarak gördüğünden istediği yaptırımı uygulamakta ısrarcı olmakla suçlamaktadırlar.
Bununla birlikte iki ülke arasındaki ilişkilerde çok dramatik bir değişim gözlenmemektedir, gerginlik olmasına ragmen ilişkide bir kopma yaşanmamıştur. 1964 Kıbrıs meselesinde hem siyasi elitler hem de kamuoyu müttefik olan ABD ile çıkar farklılıkları olabileceğini çok iyi anlamıştır. Zaten sonrasında da ABD yönetimi, Türk Büyükelçisini Dışişleri Bakanlığına çağırarak, ABD hükümetinin afyon konusunda Türkiye’ye herhangi bir ekonomik yaptırım uygulama niyetinde olmadığını bildirerek teminat verdi. Türkiye’ye yönelik ekonomik yaptırımlar öneren dış ticaret yardım yasası teklifi de ABD kongresinde reddedildi. ABD bu söylemleri eyleme geçirmeyerek müttefiklik ilişkisini korumaya çalışmıştır.
Eylül 1970’te gerçekleşen BM Narkotik Maddeleri Komitesinde konuşan Türk temsilcisi hükümetin amacının haşhaş üretimini tamamen yasaklamak değil düzenlemeler yaparak imzalanan anlaşmaların getirdiği yükümlülükleri yerine getirilmesi olduğunu ifade etmiştir. 8 Ekim 1970 tarihinde Ingersoll ABD Başkanı Nixon’ın Türkiye’nin ABD’nin uyuşturucu problemine yardımcı olmasını isteyen kişisel bir mektubunu Demirel’e iletmiştir. 10 Kasımda Demirel’in gönderdiği cevabi mektupta ise Türkiye’nin problemin farkında olduğu ve bu sorunlarla mücadele için ABD ile işbirliğine herzaman hazır olduğunu belirtmekteydi. Ancak üretimin tamamen yasaklanması ile ilgili herhangi bir söz verilmemiştir.
Türkiye’nin Baskıları Hafifletme Çabaları
Türk hükümeti kendisine yönelik suçlamaları önlemek ve baskıları azaltmak maksadıyla, Toprak Mahsulleri Yasasında önemli değişiklikler öngören bir yasa teklifi hazırlayarak meclise sundu. Yasa teklifine göre haşhaş ekimi yapılan bölgelere, üreticilere ruhsat vermeye yetkili birer komisyon kurulacak ve üretilen ürünü bu komisyonlar teslim alacaktı. Belirlenen bölgeler dışında üretim yapanlara, ürünü teslim etmeyenlere ağır cezalar verilmesinin yanı sıra, ihbarcılarla, kaçak ekim yapanları yakalayan güvenlik güçlerine ödül verilmesi öngörülmüştü.
Yasa tasarısı hemen sonuç vermiş ve ABD’den memnuniyet belirtisi olarak olumlu açıklamalar gelmişti. 1970 yılı içerisinde uyuşturucu kaçakçılığı ile mücadelede Türk güvenlik birimleri önemli aşamalar kaydetmişti. Ayrıca Türkiye, uluslararası anlaşmalardan doğan yükümlülüklerini büyük ölçüde yerine getirmekteydi. 1966 gibi erken bir tarihte bile Amerikalı uzmanlar Türk polisiyle birlikte haşhaşın illegal kanallara geçişini önlemek için ortak çalışmalarda bulunmuşlardır. İllegal haşhaş üretimi ve satışını engellemek için afyon alış fıyatı arttırılmış ayrıca ilave polis ve jandarma bölgede görevlendirilerek denetimler genişletilmiştir. Bunun yanında eroin kullanımı ve kaçakçılığı için ABD ve Avrupa’dan çok daha ağır cezalar uygulanmakta yeterli olmayan kaynaklara ragmen polis kaçakçıların yakalanmasında büyük başarılar elde etmektedir. Polis teşkilatı içerisinde narkotik birimler oluşturularak özel eğitime tabi tutulmuştur. Türk hükümeti Türkiye’de bulunan Amerikan Uyuşturucu Takip Ajansı görevlileri ile işbirliği yaparak bu konudaki pozisyonunu yeterince göstermiştir.  
Ancak sorun boyut değiştirmiş, sorun sadece haşhaşın Türkiye’deki üretimi değil Türkiye diğer ülkelerde üretilen uyuşturucunun geçiş yolu olmaya başlamıştır. Afyon kaçakçılığı, Türkiye’nin bir sorunu olmaya devam etmekteydi. Bu durum karşısında ABD, yeni önerilerle Türkiye’ye gelmeye devam etti. Ocak 1971’de ABD Uyuşturucu Maddeler Dairesi Başkan Yardımcısı John Warner Türkiye’ye gelerek ABD’nin yeni teklifini iletti. Buna göre, haşhaş üretiminin tamamen yasaklanması karşılığında, ABD haşhaş yerine ekilebilecek yeni ürünler geliştirilmesi için üç milyon dolar yardım yapacaktı. Görüşmeler bu noktada tıkandı ve sonuç alınamadı. Bunun üzerine ABD’de basın yayın organları Türkiye aleyhtarı yayınlarına tekrar hız verdiler. Bu yayınların olumsuz etkilerini ortadan kaldırmak için Washington Büyükelçi Müsteşarı Ahmet Karasapan CBS televizyonuna bir açıklama yaparak, Türkiye’nin bu konuda o güne kadar attığı adımları anlatarak kendilerine haksızlık yapıldığını belirtti. ABD’li yetkililer, Türkiye’nin ABD’den aldığı yardımın yanında afyon gelirlerinin az yer tuttuğunu, Türkiye’nin bu özveriyi göstermesi gerektiğini vurgularken, siyasi irade haşhaş üreticilerinin oylarına muhtaç olduğundan tamamen yasaklamaya yanaşmamaktaydı. Amerikan yönetimi açık bir şekilde ve resmen Türkiye’ye karşı tehditlerde bulunmamıştı fakat diplomatik tekniklerle dolaylı baskı uygulamayı tercih etmişlerdir. Amerikalı yetkililer askeri ve ekonomik yardımı baskı aracı olarak sürekli gündemde tutmaktaydılar. Bu bağlamda ortaya çıkan durum şu şekilde de özetlenebilir ; ABD için öncelik kendi vatandaşlarının sağlığı ve ihtiyaçları idi bu durumda müttefiklere yardım söz konusu olamazdı. Ancak bunun yanında Amerikan yönetimi, Dışişleri ve Savunma Bakanlıkları’na göre müttefik ilişkilerine ve NATO çıkarlarına zarar vereceği gerekçesiyle kullanılacak yöntem tehditten ziyade Türkiye’ye yardım olmalıydı. Türkiye karşıtı sunulan yasa teklifleri de durumun ciddiyetini Türklere anlatmak için kullanılmıştır. Böylece Türkiye eğer  önlem almazsa bu durum karşısında Amerikalıların karşı tedbirler alacağını çok iyi bilmekteydi.
Amerikan kamuoyu medya ve baskı grupları tarafından yapılan propaganda sonucu ülkelerindeki eroinin kaynağı olarak Türkiye’yinin olduğu algısı yaygındı. Iç politikanın dış ilişkileri bu denli şekillendirdiği bir mesele olan haşhaş ekimi/afyon problemini kongre üyeleri kendi seçim bölgelerinde vatandaşları memnun etmeye çalışan siyasetçilerin olduğunu görmekteyiz. 1972 seçimleri için tekrar aday olan Nixon halkın o dönemdeki en önemli sorunu olan eroin meselesi için birşeyler yaparak kazanmayı garantilemeliydi. (Aynı durum tersten okunduğnda Türkiye için geçerliydi, ABD’ye karşı ne kadar direnebilirlerse görevde kalmaları ve koltuklarını korumaları o derece artar.)
ABD uyuşturucu problemi konusunda haşhaş üretimindeki baskıda haklılık payı olsa da tüm baskıları Türkiye’de üretimin tamamıyle yasaklanmasına odaklamak ve bunu iç siyaset malzemesi olarak kullanılması ABD tarafından yapılan önemli hatalardan biridir. Sorun geleneksel bir geçim kaynağı olan afyon ekiminin yasaklanmasının mümküm olmadığını ABD’li yetkililer öngörememesidir. Bunun yanında haşhaş konusunda ABD ile işbirliği için elinden geleni yapan Demirel hükümeti haşhaş üretiminin tamamen yasaklanması yönündeki isteklere olumlu cevap vermemiştir. Bu durumun birkaç nedeni bulunmaktadır öncelikle Türkiye’de uyuşturucu problem bulunmadığından üretimin yasaklanması adına herhangi bir iç baskı bulunmamaktadır. Haşhaş ekimi Türkiye’de ki bir kesimin geçim kaynağı idi ve yasaklanması ile bu insanlar ekonomik olarak kötü bir şekilde etkileneceklerdi. O dönemde Adalet Partisi'nin muhafazakar kesimi partiden ayrılarak Demokratik partisini kurdukları için Demirel hükümeti çoğunluğu iyice azalmıştı bunun üzerine haşhaş üretiminin tamamen yasaklanması ile bu kesimin de oylarını kaybetmeyi göze alamamıştır. Diğer bir neden ise halkın gözünde ABD’nin baskısına boğun eğmiş ve ABD’nin emirlerini sürekli yerine getiren bir başbakan olarak görülecekti. Ancak bunun yanında Türk yöneticilerin afyonun illegal kanallara geçişini engellemek için yeterli önlemler alamadıkları ve bu nedenle uluslararası prestijine zarar verdikleri de diğer bir gerçektir. Bu durumda devam eden haşhaşın illegal ekim ve satışı ABD’ye Türkiye’ye baskıda bulunma fırsatı verdiğini Türk makamları yeterince değerlendirememiştir. Türkiye’deki siyasetçiler ABD’nin tüm baskısının ardında Rum ve Ermeni lobilerinin olduğunu ifade etmekteydi. Ayrıca Türkiye’de gittikçe artan bir anti-Amerikan akım oluşmuştu. İşte tüm bu dinamikler arasında Türk-Amerikan ilişkileri, afyon konusunda bir çıkmaza girmiş ve kısırdöngüden kurtulamamıştı.
Haşhaş ekiminin yasaklanması ile krizin yumuşaması
12 Mart 1971’de Türk Silahlı Kuvvetleri’nin verdiği muhtıra sonucu hükümet istifa etmiş ve Nihat Erim başkanlığında partiler üstü bir teknokrat hükümet iktidara gelmiştir. Bazı kesimler 12 Mart müdahalesinin sebeplerinden birinin de çözülemeyen afyon sorunu olduğunu iddia etmişlerdir. Eski Başbakanlardan Bülent Ecevit’e göre, ABD muhtırayı teşvik etmiş, haşhaş konusunda tamamen yasaklamanın ancak oy kaygısı olmayan bir hükümet tarafından gerçekleştirilebileceğini düşünmüştü.  Dönemin Dışişleri Bakanı İhsan Sabri Çağlayangil de müdahalenin ardında haşhaş ekimi/afyon sorunu nedeniyle ABD’nin olduğunu savunmuştur.
Yeni hükümetin ilk günlerinde, ABD’de Türkiye aleyhtarı kampanyalar tüm hızıyla devam etmekte ve kongrede Türkiye’ye karşı yaptırımlar uygulanmasını isteyenlerin sayısı artmaktaydı. 9 Nisan 1971’de ABD Dışişleri Bakanı'nın kongreye sunduğu raporda Türkiye’den kaçak afyon çıkışının bir türlü önlenemediği ve tek çözümün haşhaş üretiminin tamamen yasaklanması olduğu belirtilmekteydi. Yeni hükümet oy kaygısı olmamasına rağmen kamuoyunun tepkisini düşünerek bu konuda biraz ağır davranmaktaydı. Mayıs 1971’de Türk hükümeti 1971 yılı hasat ürünlerin hepsini satın almış, haşhaş üreticilerinin başka ürünlere yönelmesini teşvik ederek illegal üretime savaş açtığını ifade etmiştir. 16 Mayısta haşhaş alım fiyatı üçte iki oranında arttırıldı 17 Mayısta Büyükelçi Handley Erim’e haşhaşın yasaklanması durumunda hükümete ve çiftçilere yapılacak yardım konusundan bahsetti.
14 Haziran 1971’de ABD Başkanı Nixon, Fransa, Meksika, Tayland, Türkiye ve Vietnam Büyükelçilerini Beyaz Saray’a çağırarak uyuşturucu maddelerin tamamen ortadan kaldırılması ile ilgili olarak alınacak tedbirleri açıkladı ve bu durumun Amerikan dış politikasının birinci önceliği olduğundan bahsetti. Artık Türkiye’nin başka seçeneği kalmamıştı. Yasaklamanın niteliği ve kapsamı konusunda ABD ile yapılan görüşmeler sonucu Bakanlar Kurulu 30 Haziran 1971’de yayınladığı bir kararname ile Türkiye’de haşhaş ekiminin ve afyon üretiminin 1972 sonbaharından başlayarak tamamen yasaklandığını ilan etti. Üretimin yasaklanması sonucu doğacak zararın karşılanması için ABD’nin 10 yıl süreyle, yılda 3,5 milyondan toplam 35 milyon dolarlık yardımı, Türk Tarım Bakanlığı’nın hazırladığı raporda yaklaşık 450 milyonu bulan tazminat talebinin çok gerisinde kalmaktaydı. Askeri dönemde iktidarda bulunan hükümet, ABD’nin kararlı tutumuna ancak birkaç ay dayanabilmişti. Başbakan Nihat Erim ve Başkan Nixon haşhaş yasağı ile ilgili açıklamayı kararın verildiği gün yaptılar. Türkiye’nin dünya gençliği için tehlikeli bir hal almış olan uyuşturucu maddeler konusunda sessiz kalamayacağını, denetimlerin işe yaramadığı ve taraf olunan uluslararası anlaşmaların kaçakçılığın önlenememesi halinde üretimin durdurulmasını öngördüğünü yasaklamanın bu nedenle alındığını ifade ediyordu. Ayrıca çiftçilerde görülecek olan kayıpların yeni gelir kaynakları sağlayarak aşılması konusundan söz etmiştir. Erim’e göre Türkiye bu meseleden fazlaca zarar görmüş ve afyonun ülke ekonomisindeki yeri ABD’nin yapacağı destekle karşılaştırıldığında aslında o kadar da büyük olmadığını ifade etmiştir. Türk makamları uyguladıkları yasağı iki nedenle açıklamaktadır; insanlığa yardımcı olmak ve uluslararası toplumdaki Türkiye’nin imajını korumak. Ancak gerçek neden biraz farklıydı; içeride halk ve meclis desteğini elinde bulundurmayan Erim Hükümeti ABD’nin çok ciddiye aldığı haşhaş konusunu bu ülkenin desteğini kazanma adına onun istediği şekilde çözüme kavuşturmuştur. Mevcut rejimin arkasındaki generaller ABD’nin ekonomik, askeri ve siyasi desteğine ihtiyaç duydukları için iki ülke arasındaki ilişkilerin kötüye gitmesini istememektedirler. Türkiye’nin haşhaş ekimini yasaklamasının diğer bir nedeni de teröristlerin haşhaş kaçakçılığı yoluyla silah elde ettiklerine olan inaçtı, bu yasakla birlikte artık uyuşturucu kaçakçılarının ülkeye silah sokamayacaklarını düşünülmekteydi. Türk hükümetinin kararı ABD Kongresi’nde de memnuniyetle karşılandı. Ancak bazı senatörler kendi hükümetlerini uyararak Türkiye’nin aldığı bu kararla ABD’deki uyuşturucu sorununun çözülemeyeceğini, daha etkili önlemler alınması gerektiğini belirttiler. Bu açıklamalar aslında yetkililerin ABD’ye pek çok yerden uyuşturucu girdiğini bildiklerini göstermesi açısından önemlidir. Bunlardan en önemlisi ABD’deki eroinin %15 i Meksika’dan gelmekteydi bunun yanında Burma, Tayland, Laos dünya haşhaş üretiminin yarısından fazlasını sağlıyordu. Afganistan, Pakistan ve Hindistan’da da illegal haşhaş üretimi artmıştı.  Türk kamuoyu yasaklamanın ardında ABD’nin baskılarının olduğunu biliyordu. Bu da hükümete karsı duyulan güvensizliğin artmasına neden oldu. ABD’den yüklü bir tazminat alınacağı konusunda beklentiler vardı ama kamuoyu bu miktarın 10 yıla yayılmış 35 milyon dolar olduğunu bilmiyordu. Üstelik bunun bir kısmı da araç-gereç seklindeki, belki de çoğu kullanılmış malzeme olacaktı.
Başbakan Nihat Erim ağırlıklı olarak haşhaş yasağı ve karşılığında yapılacak yardımın nasıl ve ne zaman yapılacağı konularını netleştirmek için 18–23 Mart 1972 tarihleri arasında ABD’ye bir ziyarette bulundu.  Burada yaptığı açıklamalar esnasında haşhaş yasağını yüceltmek için ve yardımın bir an önce yapılmasını sağlamak için Türkiye’de üretilen afyonun büyük ölçüde ABD’ye kaçırıldığını bu nedenle yasaklamanın ABD’ye çok büyük katkısı olduğunu söyledi.
ABD yardımının iki ayrı şekilde kullanılması planlanmıştı: Çiftçiye ödenecek tazminat ve yeni projelerin geliştirilmesi. Ancak her iki alanda da başarıya ulaşılamadı. Çiftçilere verilmesi planlanan 10 milyon doların sadece 2 milyon doları 1971–1973 döneminde dağıtılmış kalan 8 milyon dolar bir süre Ziraat Bankası’nda bekletildikten sonra Hazineye devredilmiştir. İkame projeler kapsamında çiftçilere önerilen tahıl, hububat, tütün ve şeker pancarına ise, çiftçiler sıcak yaklaşmamış üretime girenler de hâsılattan memnun olmamıştır. Yüzyıllardır haşhaş ekilen topraklar başka bir ürün için uygun değildi.  
II. Kriz Evresi
1973 yılı sonunda genel seçime giden Türkiye’de hemen hemen tüm siyasi partiler vaatlerinin ilk sıralarında haşhaş ekim yasağının kaldırılacağını belirtiyorlardı. Bu ABD ile ilişkilerin yeniden kriz yaşanabilmesi demekti. Genel seçimler sonrası Milli Selamet Partisi ile koalisyon hükümeti kuran CHP lideri Bülent Ecevit kamuoyu baskısını günden güne daha fazla hissediyordu. Bağımsız bir dış politika amacı güden hükümet her fırsatta yasağı kaldıracağını ifade ediyordu. Mart 1974’te hükümet haşhaş ekimini başlatma niyetinde olduğunu Washington’a bildirdi ve Tarım Bakalığı da üretim için gerekli çalışmalara başladı. Bu durum karşısında çeşitli uyarılarda bulunan ABD yetkilileri Türk makamlarından olumsuz cevaplar almakta yasağın yakında sona ereceğini ifade etmektedirler. 1 Temmuz 1974’te hükümet 7 ilde sıkı devlet kontrolü altında haşhaş ekimine başlanacağı ilan etti: Afyon, Burdur, Denizli, Isparta, Kütahya, Uşak ve Konya. ABD Kongresinde, Türkiye’deki haşhaş konusunda görüşmeler sürerken Temsilciler Meclisi 16 Temmuz 1974’te Türkiye’ye gönderilen bütün askeri ekonomik ve diğer yardımlar ile tüm savunma amaçlı mühimmat ve hizmet satışı ve silah nakliyesine ait ruhsatları askıya aldı. Aynı gün Temsilciler Meclisi aldığı diğer bir kararla ABD İhracat ve İthalat Bankası’nın Türk Hükümeti’ne, ajanslarına ve ulusal kuruluşlarına garanti sigorta ve kredi vermesinin 1 Ocak 1975’ten geçerli olmak üzere durdurdu.
ABD Başkanı Gerald Ford, haşhaş yasağı konusunda Türkiye ile müzakerelerin devam ettiği gerekçesiyle yardımı durdurmadı. Ancak 14 Ağustos 1974 İkinci Kıbrıs Harekâtının yapılmasıyla Kongrenin almış olduğu ambargo kararını başkanın durdurması mümkün olmadı ve kararı onayladı. Haşhaş meselesi bu operasyonunun yanında ikinci öneme sahip olan bir konu olmuştur.
İllegal haşhaş trafiğini engellemek için yeni metotlar geliştiren hükümet bitkinin üretici tarafından çizilmesini yasaklıyor bu işlemin sadece fabrikalarda yapılıp tıp dünyasının legal ihtiyaçları için kullanılacağını söylemekteydi. Bu yeni metotla Eylül 1974’te Türkiye, BM’in yaptığı açıklama ile takdirini kazanmıştır. Ayrıca 16 Ekimde bu yeni uygulama diğer ülkeler tarafından da gerçekleştirilmesi için tavsiye edilmiştir. Uluslararası uzmanlarından denetimi sonucu haşhaş üretiminin kesinlikle illegal piyasada olmadığı ispatlanmıştır.
Krizin sona ermesi
1975 yılı içerisinde ABD kongresi, tam üç kez karar alarak haşhaş yasağının tekrar konmasını istedi. Ancak bu kez resmi düzeyde görüşmeler olmadı. Bunun en önemli nedeni Türkiye’nin almış olduğu önlemler sonucu afyon kaçakçılığını büyük ölçüde sona erdirmiş olmasıydı. Hem BM hem de ABD’li yetkililerin Türkiye’de yaptığı incelemelerde, alınan önlemlerin etkinliği ve güvenlik güçlerinin çalışmaları son derece başarılı bulunmuştur. Ayrıca haşhaş ekim ve toplama mekanizmasının yapılan tetkiklerde çok muntazam çalıştığının tespit edilmesi ve bunların duyurulmasıyla afyon sorunu Türk-Amerikan ilişkilerinde öncelikli gündem maddesi olmaktan çıkmıştır. ABD’nin tutumunun değişme sebeplerinden birisi de, 20 Ağustos 1976’da, haşhaşı üreticiden çizilmeden alacak ve işleyecek bir alkaloit fabrikasının temelinin Bolvadin’de atılması olmuştur. Fabrikanın 1981’de üretime başlamasıyla da haşhaşın tekelleşme süreci tamamlanmıştır.
Kriz sonrası evre
Tüm bu amborgo kararı sonrasında Türkiye misilleme olarak ABD üslerini kapatma kararı almış. Bölgesel gündemde ciddi değişimler yaşanmıştır. 15 Temmuzda Yunanistan'da darbe gerçekleşmiş, Kıbrıs barış harekatı başlamış böylelikle Ortadoğunun ve Türk-Amerikan ilişkilerinin de gündemi değişmiştir. 22 Temmuzda Yunanistan'da cunta yönetiminin düşmüş ve Yunanistan NATO askeri kanadından çıkmıştır. Bu durumda ABD yaptırım kararını bu radikal değişimler neticesinde tam olarak uygulayamamıştır. Bu ortamda ABD Türkiye'yi daha fazla cezalandırmayı istememektedir. Yunanistan kaybettiği bir düzende bir de Türkiye'yi kaybetmek NATO'nun güneydoğu kanadının çökmesi anlamına geldiğinden, güç dengesini korumak istemektedir. Ancak tüm bu endişelere rağmen ambargo kararı yönetimin karşı çıkmasına rağmen uygulanmıştır. Tüm bu gündemle birlikte afyon krizi zamanla unutulan bir kriz olmuş ve ilişkiler kriz sonlandığında kriz öncesi duruma geri dönmüştür.
 
 
 
Cuma, 04 Aralık 2015 06:44

Ana Sayfa - 1998 Suriye (Öcalan) Krizi

image0413.6. 1998 SURİYE KRİZİ

 

1998 S-300 Füzeleri Krizi Sırasında Karar Alma Sürecinde Yer Alan Kişiler
Makam İsim Görev Dönemi
Cumhurbaşkanı Süleyman DEMİREL 16 MAYIS 1993 – 16 MAYIS 2000
Hükümet 55. HÜKÜMET 30 Haziran 1997 – 11 Ocak 1999
Başbakan A. Mesut YILMAZ  
Başbakan Yardımcıları

M. Bülent ECEVİT

İsmet SEZGİN

 
Dışişleri Bakanı İsmail CEM  
Milli Savunma Bakanı İsmet SEZGİN  
Genelkurmay Başkanı

Orgeneral İ. Hakkı KARADAYI

Orgeneral Hüseyin KIVRIKOĞLU

30 Ağustos 1994 - 30 Ağustos 1998     

30 Ağustos 1998 - 28 Ağustos 2002

3.6.1. Krize Yol Açan Gelişmeler

Türkiye ile Suriye arasındaki ilişkiler tarihi süreç içinde hep bir çatışma potansiyelini barındırmıştır. 1939’da Hatay’ın Türkiye’ye bağlanmasından sonra bu ülkeyle ilişkilerde bir istikrarsızlığın hakim olduğu söylenebilir. İki ülkenin Soğuk Savaş döneminde farklı bloklar içerisinde yer alması da ikili ilişkilerinde güvenlik eksenli tehdit algılamalarını şekillendirmiştir. Bu bağlamda ulusal sınırlar konusundaki duyarlılıklarına koşut olarak Türkiye'nin Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde yürütmekte olduğu kalkınmaya dönük projeler de Suriye’de endişe ile izlenmiş, özellikle bu bölgede inşa edilen barajlar dolayısıyla Suriye’nin su sorunu yaşadığı iddia edilmiştir.

Bu sorunlu alanlara ek olarak son yıllarda bir başka konu daha ilişkileri etkilemeye başlamıştır; Türkiye’de başlayan ayrılıkçı Kürt hareketine Suriye’nin vermiş olduğu destek.[2], Suriye-Lübnan sınırındaki Helve Kampında ilk konferansını düzenlemiş ve Suriye’nin denetimindeki bölgelerde eğitim faaliyetlerine hız verilmesi yönünde kararlar almıştır.[4] Bu ülkenin PKK’ya vermiş olduğu destek sonucunda Türkiye’nin Güneydoğu’da terör eylemleriyle baş edebilmesi güçleşmiş, uzun erimli bir mücadelenin içine sürüklenirken toprak bütünlüğüne yönelik tehdidin boyutu da artmıştır. Bütün bu endişelere koşut olarak Türkiye’nin Suriye’ye diplomatik yollardan iletmiş olduğu istekler ise yeterince yankı bulmamıştır. Kasım 1984’de ise Cumhurbaşkanı Evren Suriye Devlet Başkanı Hafız Esad’a bir mektup göndererek iki ülke arasında sınır güvenliğinin sağlanması ve teröristlerin giriş çıkışlarına son verilmesini öngören bir anlaşmanın yapılmasını önermiş ve öneri Suriye tarafından olumlu karşılanmıştır.[6] 1 Ekim 1989’da Başbakan Özal bir açıklama yaparak Suriye’nin 1987 yılında imzalanan protokolün gereklerini yerine getirmediğine işaret ederek Türkiye’ye karşı izlemekte olduğu düşmanca tutumu değiştirmeden iki ülke arasında işbirliğinin geliştirilemeyeceğini belirtmiştir. Bu bağlamda “eğer Suriye imzaladığı protokole uygun davranmaz ve PKK’ya destek vermeyi sürdürürse, Türkiye de 1987’de imzalanan ikinci protokole uymayabilir ve Suriye’ye saniyede 500 metreküp su vermekten vazgeçebilirdi.”[8] Terör örgütüne destek sağlamakta olduğuna ilişkin ithamlar Suriye tarafından reddedilmiş, Öcalan’ın Suriye’de olmadığı, Bekaa’nın ise Suriye tarafından etkin olarak denetlenemediği söylenmiştir.[10] Ancak bu açıklamaların ardından Türkiye’yi tatmin eden bir iyileşme sağlanamadığı gibi ilişkiler giderek gerilmiştir.

1993 Kasım ayında iki ülke arasında güvenlik konusunda yeni bir protokol imzalanmıştır.[12]

Tüm bu protokol ve açıklamalara karşın Suriye’nin PKK’ya vermiş olduğu destek konusunda yeterli çabayı göstermediği 1995 yılında PKK’nın Suriye sınırını kullanarak Hatay bölgesinde girişmiş olduğu saldırılarda açıkça ortaya çıkmıştır.  24 Kasım 1995 tarihinde Samandağ’dan sınırı geçerek Türkiye’ye sızmaya çalışan PKK grubu ile çıkan çatışma sırasında Suriye sınırına çekilen militanlar takip edilmiş, çatışmalar Suriye sınırı içerisinde de sürdürülmüş, zırhlı birlikler Suriye sınırından içeri girmekle kalmamış aynı zamanda topçu birlikleri de Suriye topraklarına salvo atışlar yapmıştır.[14] verilmiş ve Türkiye’nin Suriye’den istemi açıkça ve kararlılıkla belirtilmiştir;

”Suriye ile ilişkilerimizin normale avdet edebilmesi için Suriye’nin uluslararası ilişkilerin temel norm ve kurallarına uymasını ve aşağıda sıralanan somut taleplerimize olumlu cevap vermesini bekliyoruz.

Buna göre:

Türkiye-Suriye ilişkilerinin Suriye’nin terörizme verdiği destek nedeniyle ciddi zarar gördüğü gerçeğinden hareketle, Suriye’nin bazı yükümlülükleri bulunduğunu resmen kabullenmesini ve terörizme destek konusunda bugüne dek sürdürdüğü tutumunu terk etmesini istiyoruz. Bu yükümlülükler, esas itibarıyla, teröristlere destek verilmemesi, sığınma imkânı sağlanmaması, mali yardımda bulunulmaması hususlarında resmi taahhüdü içermelidir. Suriye aynı zamanda PKK eylemcilerini yargılamalı ve PKK elebaşısı Abdullah Öcalan ile işbirlikçilerini Türkiye’ye iade etmelidir.

Bu çerçevede Suriye;

Kontrolü altındaki topraklarda terörist eğitim kampları kurulmasına ve işletilmesine izin vermemelidir,

PKK’ya silah temin etmemeli, lojistik malzeme desteğinde bulunulmamalıdır,

PKK üyelerine sahte kimlik kartları düzenlememelidir,

Teröristlerin Türkiye’ye resmi yollardan girmelerine ve diğer yollardan sızmalarına sağladığı yardımı kesmelidir,

Terörist örgütün propaganda faaliyetlerine izin verilmemelidir,

PKK’nın Suriye topraklarındaki tesis ve mahallerde faaliyette bulunmasına imkân bulunmasına imkân sağlamamalıdır,

Teröristlerin üçüncü ülkelerden Türkiye’ye geçişlerine imkân tanınmamalıdır.

Bunlara ilaveten Suriye’den terörizme karşı mücadele kapsamındaki bütün faaliyetlerde işbirliği içinde bulunması beklenmektedir.

Suriye bu eylemlerinden derhal vazgeçmediği takdirde, Türkiye doğacak bütün sonuçlarıyla meşru müdafaaya başvurma ve can ve mal kaybından doğacak zararlarının tazminini her şart altında talep etme hakkını saklı tutmaktadır.”[16]  16 Eylül 1998 tarihinde Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Atilla Ateş’in Hatay’da yapmış olduğu uyarı niteliğindeki konuşmanın ardından 1 Ekim 1998 tarihinde Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in TBMM’nin açılışında yapmış olduğu konuşma Türkiye’nin kararlılığını ifade ederken zorlayıcı diplomasi stratejisinin yürürlüğe konulduğunun da işareti sayılmalıdır. 6 Ekim 1998 tarihinde Mısır Devlet Başkanı Hüsnü Mübarek’in başlattığı mekik diplomasisi sırasında Türkiye kendisine istemlerini sıralamış olduğu bir metin vermiş ve iki ülke arasındaki ilişkilerin yeniden normale dönebilmesi için Suriye’nin dile getirilen istemler konusunda somut adımlar atması gerektiği belirtilmiştir. Büyük ölçüde 23 Ocak 1996 tarihinde Suriye’ye verilen metinle aynı içeriğe sahip olan metin 20 Ekim’de imzalanan Adana Protokolü’ne de ek olarak girmiştir.

9 Ekim’de Öcalan’ın Suriye’den çıkartılmasından sonra 12 Ekim’de Türkiye’ye gelen Mısır Dışişleri Bakanı Amr Musa, Suriye’nin Türkiye'nin istemine uymaya hazır olduğuna dair mesajı iletmiş, ardından da 19 Ekim’de Türkiye ve Suriye’den yetkililer Adana’da bir araya gelerek görüşmelere başlamışlardır. Türkiye’nin istemlerinin yer aldığı metnin Suriye heyetine verilmesinden sonra yapılan müzakereler sonucunda Türkiye’nin istemlerini karşılayan bir uzlaşmaya varılmıştır. Adana Protokolü olarak adlandırılan metne göre:

“1) Öcalan şu andan itibaren Suriye’de değildir ve kesinlikle Suriye’ye girmesine izin verilmeyecektir.

2) PKK unsurlarının da Suriye’ye girmesine izin verilmeyecektir.

3) PKK kampları şu andan itibaren faaliyette değildir ve faaliyete geçmelerine izin verilmeyecektir.

4) Birçok PKK’lı tutuklanmış ve adalete sevk edilmiştir. Listeleri vardır ve Suriye bu listeleri Türk tarafına iletmiştir.

Suriye, yukarıda dile getirilen noktaları teyit eder. Ayrıca taraflar aşağıdaki noktaları kararlaştırmışlardır:

1) Suriye, topraklarından kaynaklanan ve Türkiye’nin güvenlik ve istikrarını bozmaya yönelik hiçbir faaliyete karşılıklılık ilkesi çerçevesinde izin vermeyecektir. Suriye, toprakları üzerinde, PKK’nın silah, lojistik malzeme ve parasal destek teminine ve propaganda yapmasına müsaade etmeyecektir.

2) Suriye, PKK’nın terörist bir örgüt olduğunu kabul etmiştir. Ülkesinde, diğer terör örgütleri yanı sıra, PKK ve tüm yan kuruluşlarının bütün faaliyetlerini yasaklamıştır.

3) Suriye, ülkesinde PKK’nın eğitim ve barınma amaçlı kamp ve diğer tesisler oluşturmasına ve ticari faaliyetlerine izin vermeyecektir.

4) PKK mensuplarının üçüncü bir ülkeye geçişleri için ülkesini kullanmalarına müsaade etmeyecektir.

5) Suriye, PKK terör örgütünün elebaşının Suriye topraklarına girmemesi için bütün tedbirleri alacak, sınır kapılarını bu yolda talimat verecektir.

Taraflar, yukarıda değinilen bu tedbirlerin etkili ve şeffaf bir biçimde uygulanmaları yönünde bazı mekanizmalar oluşturmayı kararlaştırmıştır.

Bu bağlamda;

a) İki ülke üst düzey güvenlik yetkilileri arasında derhal ve doğrudan telefon hattı tesis edilecek ve kullanılmaya başlanacaktır.

b) Taraflar, bir diğerinin diplomatik temsilciliklerine ikişer özel görevli atayacaklar ve bu görevliler misyon şefleri tarafından bulunulan ülke makamlarına takdim edileceklerdir.

c) Türk tarafının, terörle mücadele bağlamında, güvenliği arttırıcı tedbirlerin ve bunların etkinliğini denetlemek üzere bir sistemin kurulması önerisini Suriye, kendi makamlarının onayına sunacağını ve sonucu hakkında en kısa zamanda bilgi vereceğini belirtmiştir.

d) Taraflar, Lübnan’ın da rızasının alınması kaydıyla, PKK terörüyle mücadele konusunu üçlü çerçevede ele almayı kararlaştırmışlardır.

e) Suriye tarafı, bu “Tutanak”ta sözü edilen hususların uygulanması ve somut sonuçların sağlanması için gerekli tedbirleri alacağını taahhüt etmiştir.”[18]

3.6.2. 1998 Suriye Krizinde Karar Alıcı Olarak Demirel-Yılmaz

Bir bütün olarak değerlendirildiğinde 1998 Suriye krizinde dönemin Cumhurbaşkanı Demirel’in etkin bir konumda olduğu görülür.[20] Bu durumun açıklığı 9 Ekim tarihinde yapılan Dış Politika Gelişmeleri Toplantısı sırasındaki değerlendirmelerden de anlaşılmaktadır. Cumhurbaşkanı Demirel’in ifadesiyle, “Tabii hadiseler daha ileri merhalelere gidecekse, bizim yasalarımızın, Anayasamızın icap ettirdiği bütün usullerle riayet edilecektir. Sayın Komutanımız da söyledi zaten, aşağı yukarı üç toplantıda Milli Güvenlik Kurulu’nda bu konu geçiyor; hazırlık yapılsın da sonra konuşalım diye. Biz bu rahatsızlığı Genelkurmay Başkanımız dile getirdiği zaman dedik ki, siz hazırlıklarınızı yapın, bunların müzakeresini yaparız. Ve somut bir takım tedbirler arama ihtiyacı üç aydan beri mevcuttur. Şimdi bu adım böyle atılmıştır, bunu başarıya götürmek için gayet dikkatli şekilde yürütmemiz gerekiyor…”[22]

Suriye’nin PKK’ya vermiş olduğu destek konusu MGK’nın 24 Temmuz 1998 tarihli toplantısında ele alınmış, “ülke genelindeki güvenlik ve asayiş durumu, bölücü terör örgütünün yurt içi ve yurt dışındaki faaliyetlerine karşı alınan önlemler gözden geçirilmiş ve bu önlemlerin kesintisiz olarak sürdürülmesi kararlaştırılmıştır.”[24]

Nitekim MGK’da yapılan tartışmalar sonrasında Türkiye'nin Suriye üzerinde uygulanacak baskıları arttırdığı, hatta giderek süreci başlatan “savaş tehdit”lerine başvurduğu görülmüştür. Dönemin Cumhurbaşkanı Demirel’in belirttiğine göre, 16 Eylül 1998 tarihinde Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Atilla Ateş’in Hatay Reyhanlı’da yaptığı konuşma MGK’da ortaya çıkan eğilim doğrultusunda gerçekleştirilmiştir.[26] demiştir.

Zorlayıcı diplomasi stratejisi uygulanması açısından 9 Ekim 1998 tarihinde yapılan “Dış Politik Gelişmeler Toplantısı” bir fiili işleyişe ilişkin değerlendirme toplantısı niteliğindedir. Bu toplantıdan kısa bir süre önce ise 1 Ekim’de TBMM’nin açılışında bir konuşma yapan Cumhurbaşkanı Demirel, Türkiye’nin Suriye’ye karşı izleyeceği siyasanın işaretlerini ilk elden vermiştir; “Esasen, Suriye, Türkiye'ye karşı açık bir husumet politikası izlemektedir, PKK terör örgütüne aktif destek sağlamayı sürdürmektedir. Tüm uyarılarımıza ve barışçı açılımlarımıza rağmen hasmane tutumundan vazgeçmeyen Suriye'ye karşı mukabelede bulunma hakkımızı saklı tuttuğumuzu, sabrımızın taşmak üzere olduğunu bir kere daha dünyaya ilan ediyorum.”[28] İlerleyen günlerde yapılan açıklamalarla Suriye’ye karşı izlenen zorlayıcı diplomasinin zemini oluşturulmuştur. Nitekim Başbakan Yardımcısı ve Milli Savunma Bakanı İsmet Sezgin, Suriye'ye bir müdahalenin söz konusu olmadığını belirterek, “daha fazla zarar vermeye devam ettikleri takdirde, tabiatıyla diplomasi biter, onun yerini başka enstrümanlar alır”[30]

3.6.3.1. Stratejinin temelini oluşturmak

Türkiye’nin Suriye’ye yönelik istemlerinin ve uygulanan zorlayıcı diplomasi stratejisinin 9 Ekim’de yapılan Dış Politik Gelişmeler Toplantısı’nda değerlendirildiği görülmektedir.[32] Oysa 9 Ekim tarihinde yapılan Dış Politik Gelişmeler Toplantısı sırasında Başbakan Yardımcısı Ecevit, söz konusu MGK toplantısında bu konuların ele alınmadığını belirtmektedir.Kontrolü altındaki topraklarda terörist eğitim kampları kurulmasına ve işletilmesine izin vermemelidir,

  • PKK’ya silah temin etmemeli, lojistik malzeme desteğinde bulunmamalıdır,
  • PKK üyelerine sahte kimlik kartları düzenlememelidir,
  • Teröristlerin Türkiye’ye resmi yollardan girmelerine ve diğer yollardan sızmalarına sağladığı yardımı kesmelidir,
  • Terörist örgütün propaganda faaliyetlerine izin vermemelidir,
  • PKK’nın Suriye topraklarındaki tesis ve mahallerde faaliyette bulunmasına imkân sağlamamalıdır,
  • Teröristlerin üçüncü ülkelerden (Avrupa, Yunanistan, Güney Kıbrıs, İran, Libya, Ermenistan) Kuzey Irak’a ve Türkiye’ye geçişlerine imkân tanınmamalıdır.

Bunlara ilaveten Suriye’den terörizme karşı mücadele kapsamındaki bütün faaliyetlerde işbirliği içinde bulunması beklenmektedir.

Ayrıca, Suriye, Arap Birliği’ne üye ülkeleri Türkiye aleyhine kışkırtma girişimlerinden vazgeçmelidir.”

“Suriye bu eylemlerinden derhal vazgeçmediği takdirde, Türkiye doğacak bütün sonuçlarıyla meşru müdafaaya başvurma ve can ve mal kaybından doğan zararlarının tazminin her şart altında talep etme hakkını saklı tutmaktadır. Esasen, tüm bu görüşlerimiz 23 Ocak 1996 tarihinde diplomatik kanallardan Suriye’ye iletilmiş bulunmaktadır. Ancak uyarılarımıza bugüne dek kulak asılmamaktadır.”[35]

“Suriye bunu yaparsa, Türkiye başarılı çıkmış olmaz mı bu işin içinden, bence çıkar. Tereddüde mahal yok, başka bir yere giderse, o bence başka bir sorundur. Bunları yapmazsa Suriye, bence iki şık var: Türkiye bunun üstüne yatar. O Türkiye’ye itibar kaybettirir. İkinci şık, Türkiye, Suriye’ye bunları yaptırır. Kanaatimce eğer Türkiye, Suriye’ye bunları yaptırmayı göze alamazsa, zaten Türkiye’nin şikâyet edip oturan, hiçbir şeye gücü yetmeyen, prestiji vesairesi olmayan, sadece konuşan koca bir içi kof dev olduğu çıkar orta yere. Bunu da devam ettiremeyiz. Bence bu bir yerden sonra terörden gördüğümüz zarardan daha kötü. Bir takım yeni sıkıntılar Türkiye’nin başına çıkmaya başlar. Biz zaten ne zaman ne yapsak ikibuçuk savaştayız.”[37]

Türkiye’nin kararlılık ve inandırıcılığını arttıran fiili önlemler ve açıklamaların hem Suriye üzerinde hem de üçüncü aktörler üzerinde etkili olduğu görülmüştür. Bölge ülkelerinden Mısır ve İran, Türkiye'nin Suriye’ye yönelik açıklamalarından sonra hem Suriye hem de Türkiye ile görüşmelerde bulunarak gerginliğin tırmanmasını önlemeye, Suriye üzerinde baskı oluşturarak diplomasi yoluyla Türkiye'nin istemine uygun bir sonucun ortaya çıkmasına yardımcı olmaya çalışmışlardır.

Diğer yandan ABD’nin de Türkiye’nin kararlılığını desteklemekle birlikte bölgedeki istikrarsızlığı arttıracak bir savaşı istemediği görülmektedir. Bu bağlamda Suriye üzerinde oluşturduğu baskı ile Türkiye’nin istemini karşılaması gerektiğini belirtmiştir.

3.6.3.1.3. Yaptırımı kararlaştırmak

Dönemin Cumhurbaşkanı Demirel, Suriye’nin Türkiye’nin istemini yerine getirmemesi halinde gösterilecek tepkinin ne olacağına dair vermiş olduğu yanıt en son aşamada Türkiye’nin Suriye’ye karşı topyekûn bir savaşı başlatacağıdır. Demirel’e göre, Suriye, “Direnseydi, müdahale vardı, olacaktı tabii. Zımnen oydu hadise. Zaten Atilla Paşa’nın (Kara Kuvvetleri Komutanı) Reyhanlı konuşması kendiliğinden değil. O MGK toplantısına dayanarak yaptı o konuşmayı. Oradaki kararımız, dediğimiz şudur: Artık barışçı yollardan falan giderek bunu halletmek yetmiyor. Artık canımıza tak demiştir. Şu işi koparalım.”[39] Türkiye diplomasi ile istemini elde edebilirse bu en uygun çözüm olacaktır, diplomasiyle yapamadığı takdirde [kuvvet kullanarak] yaptırmaktan başka seçenek yoktur. “Savaş yapalım vesaire arzusundan gelmiyor. Mesele bu işi çözün. Yalnız bunu bilelim ki, arkasında güç olmayan diplomasiyi yürütmek mümkün değildir. Eğer hakikaten Suriye, Araplar veya başka dünya ülkeleri bizim Suriye’ye hiçbir kötülük yapamayacağımı kanaatinde ise bizim zaten bunları yapmamız mümkün değildir.”[41]

3.6.3.1.4. İstemin yerine getirilmesi için öngörülen teşvikler

Uygulanan zorlayıcı diplomasinin başarılı olabilmesi ve Suriye’nin isteme uygun davranabilmesi için Türkiye’nin isteminde kimi değişikliğe gitmesi gerekmiştir. Özellikle Mısır Devlet Başkanı Mübarek ve İran Dışişleri Bakanı Harrazi ile yapılan görüşmelerde Türkiye Öcalan’ın Türkiye’ye iadesi yerine Suriye dışına çıkartılması seçeneği üzerinde durmuş ve sonunda bu bir uzlaşı zemini yaratabilmiştir. Taktik anlamdaki bu esnekliğin dışında Türkiye inandırıcılığını ve kararlılığını zayıflatabilecek her türlü davranıştan uzak kalmaya özen göstermiştir.

 Mübarek’in Türkiye’ye yapmış olduğu ziyaret sırasında gerçekleşen resmi görüşmelerde Türkiye’nin duyarlılığı, kararlılığı ve resmi istemi ayrıntılı olarak Mübarek’e anlatılmış ve somut sonuçları görülmeden Türkiye’nin tutumunu değiştirmeyeceği vurgulanmıştır.[43] Gerek Orgeneral Ateş’in gerek Cumhurbaşkanı Demirel’in dile getirmiş olduğu tepki ve görüşler ise zımni ültimatomun inandırıcılığını ve meşruiyetini dile getiren resmi açıklamalar olarak görülebilir. Zımni ültimatomun uygulanması yaratılmak istenen zorunluluk duygusuna da uygun seçenek olmuştur.[45] Bununla birlikte zorlayıcı diplomasi stratejisinin daha temkinli bir şekilde uygulanmasını gerektiren bu uygulamada kararlılığın ve inandırıcılığın esnetilmesi veya sınanması riski bulunmaktadır. Suriye üzerinde uygulanacak baskıların dozunu sonuç alınıncaya değin arttırmayı öngören bu seçenek hem Türkiye karşısında bir tepki bloğunun oluşmasına neden olabileceği hem de istemin müzakere edilebileceği algısını yaratabileceği için riskli bir seçenek olmuştur. Bununla birlikte daha ilk elden alınan önlemler ve basında çıkan haberler[47]

Bu kanaati Harrazi’nin yapmış olduğu ziyaret sırasında da dile getiren Cumhurbaşkanı Demirel, Harrazi’nin, “Suriye’nin bize söylediği, Öcalan’ın zaten bu ülkede olmadığı, bu nedenle Suriye’de olmasına izin verilmeyeceği…” şeklinde yapmış olduğu konuşmaya verdiği cevapta, “Biz bıçak kemiğe dayandı diyorsak, artık Suriyeli dostlarımız PKK’yı barındırmaktan vazgeçmelidir. Bize güvenin. Suriye’nin bu davranışı dürüst değildir. Size bile dürüst davranmamışlar. Bunları barındırmayacağız diyorlarsa onun da adımını atmalılar. 75 yıl barış içinde yaşayan Türkiye kimseyle sorununu barışçıl yol dışında çözmek istemez. Kimse bıçak kemiğe dayanmadan zor kullanmak istemez,”[49]

Diğer yandan kriz sırasında Mısır Devlet Başkanı Mübarek ve İran Dışişleri Bakanı Harrazi’nin Suriye Devlet Başkanı H. Esad ile yapmış olduğu görüşmelerin ardından Türkiye’ye gelerek yetkililerle görüşmeleri Suriye’de krizin nasıl değerlendirildiğine dair bilgi vermiştir. Nitekim bu görüşmelerin ardından yapılan değerlendirmeler sırasında Türkiye'nin uygulamakta olduğu zorlayıcı diplomasi stratejisinin Suriye üzerinde etkili olduğu ve kısa sürede sonuç alınabileceği kanaatine varılmış, Türkiye'nin tüm istekleri yerine getirilinceye değin diplomatik, siyasî ve askerî önlemlerin kararlılıkla sürdürülmesinde uzlaşılmıştır.

Gerçekten de krizi sonuçlandıran tercih Öcalan’ın Suriye dışına çıkartılması ve Türkiye’nin dile getirmiş olduğu istemin kabul edilmesi olmuştur. Hatta 9 Ekim günü Ankara’da Dış Politik Gelişmeler Toplantısı yapılırken Öcalan Suriye tarafından ülke dışına çıkartılmıştır.[51] Bu noktada Suriye’nin durumu özgündür. Hem örgüt liderinin burada barındırılması hem de Irak’ın kuzeyi ile Avrupa ülkelerine geçiş açısından transit güzergâh oluşu, İran, Güney Kıbrıs ve Yunanistan ile birlikte ayrılıkçı terörü desteklemekte oluşu Türkiye açısından Suriye’ye yönelik tepkiyi sertleştirmeyi zorunlu kılmıştır. Emekli Büyükelçi Şükrü Elekdağ yazmış olduğu bir makalede bu durumu incelemiş ve Türkiye’nin karşılaşmış olduğu açmaza işaret etmiştir. Türkiye’ye büyük zarar veren ayrılıkçı terörün komşu ülkelerden gördüğü destek Türkiye’nin terör eylemlerini durdurmasının önünde oldukça büyük bir engel teşkil etmiştir. Şükrü Elekdağ bu durumu “2 ½ Savaş Stratejisi” adlı makalesinde şu sözlerle ifade etmiştir; “Dünya tarihi bu gerçeği açıkça ispatlıyor: Eğer bir ülkede terörizm ve isyanlar komşu ülkeden koruma ve destek bulan bir lider tarafından yürütülüyorsa, terör eylemleri komşu ülkenin terörist lidere ve yandaşlarına sağladığı destek durmadıkça tam olarak yok edilemez.”[53]

Diğer yandan, kriz sırasında Suriye ile sıkı ilişkiler içerisinde olan İran ve Mısır’ın izleyeceği tutum Türkiye açısından dikkatle izlenmiştir. Geleneksel olarak Suriye ile iyi ilişkiler içerisinde olan bu iki ülke, kriz sırasında doğrudan Suriye’yi desteklemek yerine, Türkiye ile bu ülke arasında arabuluculuk rolü üstlenebileceklerini iletmiş ve süreç içerisinde krizin yatıştırılmasında ve Türkiye’nin isteminin karşılanmasında önemli rol oynamıştır.

Uygulanan zorlayıcı diplomasi stratejisinde Suriye ile olası bir çatışma riskinin bulunması ve Türkiye’nin topyekûn bir savaşı göze almış olması söz konusudur. Topyekûn bir savaş sırasında Suriye’nin sahip olduğu kimyasal ve biyolojik silah sistemlerinin yaratmış olduğu tehlike göz ardı edilmemekle birlikte aslında Soğuk Savaş’ın sona ermesinden sonra Suriye’nin Türkiye için konvansiyonel anlamda tehdit oluşturabilecek bir potansiyele sahip olmadığı çeşitli vesilelerle görülmüştür.[55] Türkiye’nin dile getirmiş olduğu istemler BM ve uluslararası hukukun temel ilkelerine uygun bir statünün sürdürülmesini amaçlamıştır. Gerçekte, Sevin Toluner’in de belirtmiş olduğu gibi, “…1979’dan itibaren kontrolü altındaki Bekaa vadisinde PKK’nın yerleşmesine, eğitim görmesine, teşkilâtlanmasına izin veren, para, silâh ve idarî yardımlar yapan Suriye’nin bu eylemlerinin, Şart’ın 2. maddesi 4. fıkrasında yasaklanan ‘dolaylı kuvvet kullanma’ kalıbına uyan bir aykırılık olduğu açıktı[r.]”[57]

Yaratılan bu zorunluluk duygusunun Türkiye açısından bir son seçeneği ettiği de ifade söylenebilir. Örneğin Cumhurbaşkanı Demirel, daha sonra yapmış olduğu bir değerlendirmede tam da bu duruma işaret etmiştir; “Başka çare kalmamıştı, bir yerlere bir şey yapmak zorundaydık. Ve yapacaktık. Suriye olmazsa Yunanistan, o olmazsa İtalya ama mutlaka olacaktı.”[59]

Dışişleri Bakanı Cem de zorlayıcı diplomasi strateji uygulanırken başından beri kararlı olunduğuna işaret etmektedir. Cem’e göre, Suriye üzerinde baskı uygulanırken Türkiye’nin “baştan biraz sert çıkıp sonra da bir uzlaşma sağlamak” gibi önceden planlanmış bir politikası olmamıştır. “Tüm ilgili faktörler göz önüne alınarak, gerekirse sonuna kadar gitme kararlılığı ile hareket” edilmiştir.[61] demiştir.

Gerçekten de dönemin 2. Ordu Komutanı olan Orgeneral Aytaç Yalman’ın bir röportaja verdiği yanıt kararlılığı anlatmaktadır. “Şam, Ankara’nın tehdidine aldırmazsa ne olacaktı? Sorusuna Orgeneral Yalman, “Ne olacak! Suriye’ye girecektik. Planlar hazırdı. Şam’a kadar gidecektik. …Bizi durduramazdı. Buna gücü yetmezdi. Birliklerinin çoğu İsrail sınırındaydı. Savaşacak ciddi bir gücü yoktu. Olanların da savaş kabiliyeti yoktu. Sovyetler dağılmış, Rusya yardım edemiyordu. Suriye yedek parça sıkıntısı çekiyordu. Uçakları uçamıyor, tankları yürüyemiyordu. Biz de kararlıydık. …Suriye ne yaptı? Karşı çıkamadı. Ordusunun zayıflığını kendisi de biliyordu. Apo’yu çıkarmak zorunda kaldı. …Silahlı kuvvetler savaşmadan da caydırıcı gücü ile görev yapar. Aslında en iyi olanı da budur. İşte ordumuz caydırma görevini başarı ile yerine getirdi”[63] Ancak hızla tırmanan kriz sırasında basında Silahlı Kuvvetlerin Suriye sınırına kuvvet kaydırmakta olduğu, izinlerin kaldırıldığı gibi haberler yer almıştır. Bu haberler ise Genelkurmay Başkanlığı tarafından yalanlanmış ve bölgede sürmekte olan NATO tatbikatları çerçevesinde yürütülen faaliyetlerin yanlış yorumlanmaması gerektiğine işaret edilmiştir.[65] Gelişmeler Cumhurbaşkanının başkanlığında Genelkurmay Başkanı, Başbakan ve Yardımcıları, Dışişleri ve Milli Savunma Bakanlarının bulunduğu toplantılarda ele alınıp değerlendirilmiş, sonrasında ise her kurum ortak kararın yükümlülüğünü kendi sorumluluk alanında yerine getirmiştir. Bununla birlikte, kriz sırasında Cumhurbaşkanı Demirel’in asker ve siviller üzerinde bir etki yaratmış olduğundan söz edilebilir. Siyasal sorumluluğunun bulunmamasına karşın, deyim yerindeyse, bir hükümet başkanı gibi dış politikayı yönlendirmiştir.[67] Cumhurbaşkanı Demirel’in kriz sırasındaki etkin konumu Başbakan’a yönelik eleştiriler sırasında TBMM’de de dile getirilmiştir. Örneğin DYP adına konuşan Hayri Kozakçıoğlu “1 Ekim günü, Sayın Cumhurbaşkanımız burada konuştular. Sayın Cumhurbaşkanımız, burada bir başbakan gibi konuştular; niye; dış politikadaki boşluğu Sayın Cumhurbaşkanının kendisi doldurmak ihtiyacını hissetti; oysaki bu boşluk, burada, Hükümet tarafından doldurulmalıydı,”[69] diyerek eleştirmiştir.

CHP adına konuşan Deniz Baykal’a göre ise, “…Hükümetimiz, bu gelişmelerden üç hafta sonra ancak bugün toplanmıştır ve Sayın Başbakanın burada yaptığı açıklamadan öğreniyoruz ki, Suriye konusunun önemiyle ilgili değerlendirmesini ortaya koyma ihtiyacını hissetmiştir. Tabiî, bu garabetin Türkiye Büyük Millet Meclisinin dikkatinden kaçırılması mümkün değildir. Bu, sadece olayın ortaya çıkış şekliyle ilgili olarak değil, bu olayın bundan sonraki aşamalarda götürülüş biçimiyle ilgili olarak da üzerinde düşünülmesi gereken, dikkat edilmesi gereken ciddî yönlerin bulunduğunu ortaya koymaktadır.”[71]

3.6.4.6. Ulusal destek

Kriz sırasında Türkiye’de iç siyasetin gündemi oldukça yoğundur; ayrılıkçı teröre karşı verilen mücadele kadar yolsuzluk suçlamaları, organize suç örgütlerinin kamu yönetimi içerisinde kurmuş olduğu ilişkiler, irticaî faaliyetlerdeki tırmanma gibi konular gündemde yer almaktadır. Bunlara ek olarak iktidardaki koalisyon hükümeti ile iç siyasetin ne ölçüde istikrarlı bir yönetim sergileyeceği de kuşkuludur. Ayrıca TBMM kısa bir süre önce seçimlerin yenilenmesi kararı almıştır.[73] demiştir.

TBMM’de yapılan görüşmenin ardından tüm siyasî partilerin Hükümetin Suriye’ye ilişkin politikasını eleştirilecek yanlarına rağmen sahiplendikleri ve destekledikleri görülmektedir. Nitekim yapılan konuşmaların ardından TBMM’de grubu ve temsilcisi bulunan tüm siyasî partilerin ortak görüşünü yansıtan bir açıklama metni okunmuş ve “…Suriye, yıkıcı, can alıcı faaliyetleri sürdürm[üş;] Türkiye'nin kendini savunma, kuvvet kullanmaktan itina ile kaçınması gereğine karşı gösterdiği büyük sabır karşı tarafça yanlış anlaşılmış, nerede ise faaliyetlerini artırıcı teşvik unsuru olarak görülmüştür. Bu hal devam edemez. Suriye'nin milletlerarası iyi komşuluk kurallarına uyması gerekmektedir. Türkiye Büyük Millet Meclisi, Suriye Halkına ciddî bir uyarıda bulunmayı dostluğun icabı olarak görmektedir. Temennimiz, Suriye idaresinin, durumun ciddiyetini anlayarak gerekli tedbirleri alması, topraklarındaki terör yuvalarına son vermesidir. Bunun yapılmaması halinde neticelerine katlanması kaçınılmaz olacaktır,”[75] Uzun zamandır yürütülen mücadelenin etkin bir sonuca ulaşmasını engelleyen faktör olarak komşu ülkelerin, özellikle Suriye’nin üzerinde bir baskı oluşturulamaz ise kalıcı bir başarı sağlanamayacağı fikrinin yerleşmesine neden olmuştur.

Askerî karar alma mekanizması içerisinde komşu devletlere yönelik önlemler planlanırken bu ülkelerle sıcak bir çatışmaya girilmesi olasılığı da düşünülmüştür. Bu bağlamda Suriye krizi sırasında Türkiye’de asker ve sivil karar alıcıların büyük ölçüde uygulanan zorlayıcı diplomasi konusunda ortak kararlara vardığı söylenebilir. Cumhurbaşkanı Demirel’in de daha sonra belirttiği gibi, Orgeneral Atilla Ateş’in ardından kendisinin TBMM’de yapmış olduğu konuşmalar, hükümet ve askerî yöneticilerin yorum ve açıklamaları ulusal kamuoyunda gösterilen tepkinin desteklenmesi sonucunu doğurmuştur.

3.6.4.7. Uluslararası destek

Bir bütün olarak Türkiye’nin kriz sırasında Suriye’ye yönelik suçlamalarında terörist gruplara vermiş olduğu desteğe işaret etmesi ve bu yönde somut kanıtlar göstermesi, uluslararası hukuk ve meşru savunma hakkından hareket etmesi Türkiye karşıtı bir kamuoyunun oluşmasını engellemiştir. Türkiye’nin tepkisi anlaşılır bir tepki olarak algılanırken Türkiye’nin bölge ülkeleri ve uluslararası kuruluşlara göndermiş olduğu görüşlerini içeren dosyalar uluslararası desteği arttırmıştır. Bu bağlamda Türkiye istemlerinin ve duyarlılığının Arap-İsrail çekişmesi eksenine çekilmesine karşı çıktığı gibi, bir bütün olarak Arap ülkelerini hedef alan bir söylem içerisinde olmadığını da kesin bir şekilde vurgulamıştır.

7 Ekim’de TBMM’de yapmış olduğu konuşmada Başbakan Yılmaz Arap ülkelerinin yaklaşımı konusuna işaret ederek aşağıdaki görüşleri dile getirmiştir;

… Suriye'yle ilişkilerimizde karşılaşılan sorunun kökeninde Suriye'nin Türkiye'ye karşı terörizme verdiği destek yatarken, Suriye, ülkemizin İsrail'le ilişkilerini öne sürerek meseleyi esasından saptırma gayretkeşliği göstermekte, Arap dünyasının dikkatini Türkiye-İsrail ilişkilerine çekmeye çalışarak konuyu istismar etmektedir. Suriye'yle ilişkilerimizin mevcut durumu ile Türkiye-İsrail ilişkilerinin hiçbir bağlantısı yoktur. Hiç kimse böyle bir yanılgıya düşmemelidir ve hiç kimse, gerçeklerden böylesine uzak bir bahanenin arkasına saklanmaya da çalışmamalıdır. Ayrıca, bu sorun, Türkiye'nin Arap âlemiyle bir sorunu da değildir. Böyle bir bağlantı kuranlar, yanılgıya düşerler. Türkiye ile Arap halkları arasında köklü dostluk ve kardeşlik bağları vardır. Buna, komşu Suriye Halkı da dahildir. Mesele, bugünkü Suriye yönetiminin, ülkemize karşı, bir yandan uluslararası hukukla ve iyi komşuluğun en temel icaplarıyla bağdaşmayan bir politikayı ısrarla izlemesinden, öte yandan da bunu inkâr etmesinden kaynaklanmaktadır.

Bu bağlamda, Türkiye'nin Arap ülkelerinden beklentisinin, meseleye gerçekçi bir şekilde yaklaşmaları ve Suriye'yi terörizme verdiği destekten vazgeçmeye ikna etmeleri olduğunu vurgulamak istiyorum. Arap ülkelerinin Arap dayanışması adına Suriye'ye verecekleri desteğin, teröre destek olgusuna bir onay niteliği taşımaması gerekir.”[77]

Türkiye’nin zorlayıcı diplomasi stratejisini uygulamaya başlaması ile beraber sürece müdahil olan bir başka aktör ABD olmuştur. ABD, Türkiye'nin Suriye’yi hedef olarak gösteren sert açıklamalarından hemen sonra her iki ülke yöneticilerine gönderdiği mektuplarla sürece dahil olmuş ve krizin savaşa varmadan çözümlenebilmesinde bir rol üstlenmiştir. Türkiye ABD faktöründen hem isteminin meşru bir zemine oturduğunu göstermek aşamasında hem de kararlılığının Suriye yönetimine yansıtılmasında yararlanmıştır. Suriye’nin ABD’nin hazırlamış olduğu teröre destek veren ülkeler listesinde yer almış olmasını da kullanarak Suriye’nin ayrılıkçı teröre verdiği desteği ortadan kaldırmayı amaçladığını açıklamış ve bu açıdan Türkiye ile ABD’nin ortak kaygılarının bulunduğuna işaret etmiştir. ABD Başkanı Clinton’ın Suriye Devlet Başkanı Esad’a göndermiş olduğu mektupta dile getirdiği görüşler Türkiye’nin uygulamış olduğu zorlayıcı diplomasi stratejisinin inandırıcılık ve kararlılığını arttıran bir işlev görmüştür. ABD Başkanı Clinton’ın gönderdiği mektupta aşağıdaki ifadelere yer verilmiştir;

“Geçtiğimiz beş yıl içinde sizden sık sık Suriye’nin PKK ve onun liderliğine verdiği desteğe son vermek için adımlar atmanızda ısrar ettim. Bildiğinizi gibi, biz PKK’yı terörist bir örgüt sayıyoruz. Hükümetiniz; PKK’ya desteğin son bulması, barınaklar sağlamaya son vermesi, Suriye ve Bekaa Vadisini eğitimi için kullanmasına son vermesi ve hepsinden önemlisi PKK lideri Öcalan’ı korumayı durdurması için derhal net adımlar atmalıdır.

Türk Hükümeti bize Suriye’nin PKK’ya desteğinin son bulduğunu görmeye kararlı olduğunu bildirmiştir.”[79] diyerek kuvvet kullanma tehdidinde bulunmuştur.

Suriye üzerinde yaratılmak istenen baskı Türkiye’nin amaç ve istemleri ile ölçülüdür. Dolayısıyla Türkiye Suriye’ye diplomatik yollardan iletmiş olduğu istemlerinin dışında bir şey istememiştir. Suriye’nin Türkiye’nin istemini karşılaması durumunda yeni istemlerle karşılamayacağı müzakereleri yürüten karar alıcılar tarafından çeşitli defalar dile getirilmiştir. Nitekim Adana Protokolü’nün imzalanması ve isteme uygun davranışların Suriye tarafından yerine getirilmesi ve bunların da izlenmesinin ardından Türkiye ile Suriye arasındaki ikili ilişkilerde gözle görülür bir iyileşme yaşanmıştır.

Bu iyileşme süreci Hafız Esad’ın vefatından sonra da sürdürülmüş, Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer Hafız Esad’ın cenaze törenine bizzat katılarak Türkiye’nin Suriye’ye ve bu ülkedeki istikrara vermiş olduğu önemi göstermiştir.

Zorlayıcı diplomasi stratejisi açısından Türkiye isteminin karşılanması için uluslararası hukuktan kaynaklanan meşru savunma hakkını kullanacağını açıklayarak ölçülü bir tırmanma korkusu yaratmıştır. Suriye’nin bu dönemde sahip olduğu güç kapasitesinin de Türkiye’nin kararlılığı karşısında direnme veya kararlılığını sınama olanağı vermediği yapılan gözlemler sonucunda anlaşılmıştır. Türkiye’nin Suriye’ye yönelik aşırı istemler ve gerçekleştirilmesi güç askerî stratejiler oluşturması baştan beri Türkiye’nin duyarlı olduğu haklılık ve meşruiyet bakımından sakıncalı sonuçlar doğurabilecek niteliktedir. Bu nedenle Suriye üzerinde uygulanan zımni ültimatom ve aşamalı baskı stratejileri Türkiye karşısında bir tepki blokunun oluşmasını engellediği gibi Suriye’ye destek verebilecek ülkeler bile krizin çözümü için Suriye’nin sürdürmekte olduğu siyasadan vazgeçmesi gerektiğinde hemfikir olmuşlardır. Mısır ve İran’ın Türkiye’nin görüşlerini ve kararlılığını Suriye’ye iletmeleri açısından üstlenmiş oldukları rol yapıcı bir etki yaratmıştır.

3.6.4.9. Çözüme ilişkin koşullarda açıklık

Türkiye Suriye üzerinde uygulamış olduğu zorlayıcı diplomaside kuvvet kullanma tehdidinden yararlanmış olmakla beraber diplomatik süreci açık bırakmış ve asıl amacının savaş çıkarmak olmadığını vurgulamıştır. Bununla birlikte kesin bir sonuca varılmasını güçleştirecek seçenekleri de dışlamıştır. TBMM’de bir konuşma yapan Başbakan Yılmaz, “Suriye Türkiye'ye karşı dolaylı savaş sürdürmektedir. BM Anlaşması'nın 51. maddesi uyarınca Türkiye'nin meşru müdafaa hakkı bulunmaktadır. Türkiye savaş çıkarmak için çalışmıyor. Ama, Türkiye'nin hayati menfaatleri için gerekli önlemleri almakta ve gerektiğinde de yüce Meclis'in iznine başvurmakta kararlıyız.

Diplomatik tüm yollar şimdiye kadar denenmiştir. Ancak, gündemin Suriye'nin teröre verdiği desteğe son vermesiyle sınırlı olması ve sulandırılmaması şartıyla diplomatik yolları”[81]demiştir.

Dolayısıyla, Türkiye Suriye’nin o zamana değin izlemiş olduğu siyasanın inandırıcılığını kaybettiğini belirterek iki ülke arasında barış ve istikrara dayalı bir ilişkinin kurulabilmesi ve işbirliğinin geliştirilebilmesi için her şeyden önce varılan mutabakatlara samimiyetle uygulayacağının garanti edilmesini şart koşmuştur. Bu noktada Suriye açısından yaşamsal çıkarlarını etkilemeyen bir konu olarak ayrılıkçı terör hareketine sağlamış olduğu her türlü desteği sona erdirmesi çok da zor olmamıştır. Her ne kadar yıllardır dile getirmiş olduğu Öcalan Suriye’de değil söylemi çökmüş olsa da Adana Protokolü’nün imzalanması sırasından önce Öcalan’ın ülke dışına çıkartılmış olması Suriye’nin saygınlığını bir ölçüde koruyabilmesini sağlamıştır. Türkiye açısından asıl önemli nokta ise varılan mutabakatın fiili olarak uygulanmasını takip edecek bir kontrol mekanizmasının kurulmasının Suriye tarafından kabul edilmesidir.

 

 

Özet Tablo 6: 1998 Suriye Krizi
Zorlayıcı Aktör Türkiye
Hedef Aktör Suriye
Olay

Suriye, ülkesinde PKK’ye destek vermekte ve barındırmaktadır. Suriye ise bu iddiaları reddetmektedir. Süreç içerisinde yapılan çok sayıda düzenlemeye rağmen etkili sonuç almak mümkün olmamıştır. Türkiye Suriye’den sonuç getirecek önlemler almasını ve PKK’ye desteğini kesmesini istemiştir.

Askeri yetkililerin sert açıklamalar yaparak gerginliği tırmandırması.

Amaç / Hedef

Suriye’nin PKK’ya desteğini sona erdirmek, lider kadrosunun Suriye dışına çıkmasını sağlamak, etkin denetim mekanizması oluşturmak.

Yöntem

Tür: “Zorlayıcı diplomasi” açısından Türkiye’nin uyguladığı yöntem zımni ültimatom, baskıyı aşamalı artırma.

İstem: PKK’ya desteğin kesilmesi ve Suriye dışına çıkarılması

İvedilik: Zaman sınırı koymaksızın söylemde zamanın bittiği izleniminin verilmesi.

İstemin tercih edilebilirliği: Aksi takdirde savaşın çıkması çok büyük bir olasılıktır.

Eylem

MGK’da Suriye’ye karşı sert önlemlerin alınmasını içeren bir eylem planının hazırlanması kararının alınması. (Temmuz 1998)

K.K.K. Org. Atilla Ateş’in Reyhanlı konuşması. (16. 9. 1998)

Suriye sınırında askeri kuvvetlerin takviye edilmesi ve askeri müdahale hazırlıklarının hızlandırılması.

Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in TBMM’nin açılışında yaptığı konuşma. (1. 10. 1998)

Türkiye’nin Suriye sınıra askerî yığınak yapması ve Mübarek’in arabuluculuk teklifinin reddi ve Türkiye’nin kararlılığının bildirilmesi/uyarılması.

 

Zorlayıcı Diplomasi Stratejisi
Türkiye’nin İstemi Açık

Terör örgütlerine vermiş olduğun yardım ve desteği sona erdir.

İsteme uyma aciliyeti/zorunluluğu Yüksek

İstemler müzakere edilebilir değil.

İstemi yerine getirmemenin bedeli Yüksek

Aksi takdirde bir kuvvet kullanma olasılığı çok yüksek. Suriye için PKK’ye verilen destek ülkenin yaşamsal çıkarlarını değil taktik amaçlarını ilgilendirmekte; kolaylıkla vazgeçilebilir.

İstemin kabul edilmesini kolaylaştıracak öneri Açık Kendi inisiyatifinle PKK liderini Suriye’den çıkar ve verilen desteği sona erdir. Türkiye’nin dostluğunu kazan.
Sonuç

Suriye’nin PKK desteğine son verme ve örgütün lider kadrosunu ülke dışına  çıkartması.

Öcalan’ın Suriye’den çıkartılması ve Kenya’da yakalanması.

Suriye’nin Mutabakatın uygulanmasına yönelik tutumunun gözetimi için mekanizma kurulması.

İstemin Başarısını Etkileyen Faktörler
Amacın açıklığı P  
Motivasyonun güçlülüğü P  
Motivasyonun asimetrisi -  
Aciliyet/Zorunluluk duygusu P  
Güçlü liderlik P  
İç (ulusal) destek P  
Uluslararası destek P  
Rakibin kabul edilemez tırmanma korkusu P  
Krizin çözümünün kesin koşullarına ilişkin açıklık P  
 
         

[2] PKK hakkında ayrıntılı bir inceleme için bkz.; Yalçın Yelence, İnfazsız Yargı, İstanbul: Otopsi Yay., 2005.

[6] Ziyaret sırasında imzalanan güvenlik protokolü ile taraflar kendi toprakları üzerinde karşı tarafa yönelik terörist faaliyetlere izin vermeyeceklerini ve silahlı eylemlere katılmış kişileri iade edeceklerini kabul etmiştir. Ekonomik işbirliğine ilişkin protokolle Türkiye, Atatürk Barajı’nın rezervuarının doldurulması sırasında ve Fırat sularının üç ülke arasında nihai tahsisine kadar Türkiye-Suriye sınırından yıllık ortalama 500m3/sn’den fazla su bırakmayı taahhüt etmiş. Aylık akışın 500m3’ün altına düştüğü durumlarda farkın gelecek ay kapatılması kararlaştırılmıştır. Bu protokollerle birlikte Türkiye-Suriye ilişkilerinde su ve terör konusu birbirleriyle ilişkilendirildiği için eleştirilere neden olmuştur. Ayrıntılar için bkz.; Fırat ve Kürkçüoğlu, “Orta Doğu’yla İlişkiler…,” Cilt II, s. 137.

[8] Bu ziyaret sırasında İsmet Sezgin, “…Suriye’nin PKK’ya destek verdiğini gösteren kanıtları meslektaşına sundu. Öcalan’ın Şam’da yaşadığına ve Suriye gizli servisi tarafından korunduğuna ilişkin belgeleri, PKK’lıların üzerinden çıkan sahte kimlikleri, Suriye’nin SAM-7 füzeleriyle koruduğu Beka vadisindeki PKK kamp ve eğitim merkezlerinin yerine dair bilgileri, PKK’larla birlikte ölü bulunan Suriyelilerin resimlerini yakalanan 25 Suriyelinin ifadelerini Şam’da yetkililere veren Sezgin sınırdan sızmaları ve terörist eylemleri önlemek için Suriye’nin imzalamış olduğu uluslararası antlaşmalarla üstlendiği yükümlülükleri yerine getirmesini talep etti.” Fırat ve Kürkçüoğlu, “Orta Doğu’yla İlişkiler…”, Cilt II,  s. 556.

[12] Fırat ve Kürkçüoğlu, “Orta Doğu’yla İlişkiler…”, Cilt II, s. 558.

[14] Yetkin’in belirttiğine göre 23 Ocak 1996’da Suriye’ye vermiş olduğu bu notadan önce Türkiye Öcalan’ı Suriye’den resmi olarak istememiştir. Söz konusu nota bu bakımdan bir ilktir. Bu konuda bkz.; Yetkin, Kürt Kapanı…, s. 38.

[16] Bkz.; “Suriye'ye Sert Uyarı”, Hürriyet, 24 Temmuz 1998,  http://webarsiv.hurriyet.com.tr/1998/07/24/57188.asp [20.02.2008].

[18] Bu konuda bkz.; Mahmut Bali Aykan, “The Türkish-Syrian Crisis of October 1998: A Turkish View”, Middle East Policy, Vol IV, No. 4, June 1999, pp. 174- 191; Meliha Benli Altunışık-Özlem Tür, “From Distant Neighbors to Partners? Changing Syrian–Turkish Relations”, Security Dialogue, Vol. 37, No. 2, June 2006, pp. 229-248.

[20] Yetkin, Kürt Kapanı…, s. 205.

[22] Önder Yılmaz “Hatay'ın Kurtuluşunda Suriye'ye Eleştiri”, Milliyet, 24 Temmuz 1998, http://www.milliyet.com.tr/1998/07/24/index.html [20.02.2008].

[24] Yetkin, Kürt Kapanı…, ss. 203-204. Orgeneral  Hüseyin Kıvrıkoğlu Temmuz 1998’de yapılan MGK toplantısı sırasında Kara Kuvvetleri Komutanı’dır.

[26] “Suriye'ye Sabrımız Kalmadı”, Hürriyet, 17 Eylül 1998, http://webarsiv.hurriyet.com.tr/1998/09/17/67031.asp

[30] Konuşma metni için bkz.; “Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurul Tutanağı, 20. Dönem 4. Yasama Yılı, 3. Birleşim 07/Ekim/1998 Çarşamba”, http://www.tbmm.gov.tr/develop/owa/tutanak_b_sd.birlesim_baslangic?P4=332&P5=B&PAGE1=1&PAGE2=45

[32] 1 Ekim 1998 tarihli Milliyet ve Radikal gazetelerinde yer alan “Suriye’ye Uyarı: Ayağını Denk Al” ve “MGK: Çete Yasası Çıksın”, başlıklı haberlerde 30 Eylül 1998 tarihinde toplanan Milli Güvenlik Kurulu’nda Suriye’ye son bir kez diplomatik uyarıda bulunulmasının,  Suriye’nin tutumunu değiştirmemesi halinde ise “gerekenin yapılmasının” kararlaştırıldığı yer almaktadır. Bu haberlerin doğru olması durumunda MGK’da alınan bir karar doğrultusunda zorlayıcı diplomasi stratejisinin işletildiği söylenebilir. MGK’da alın[may]an bir kararın resmi açıklamada yer almamasına karşın basında yer alması ilginçtir. Üstelik gazetenin yayınlandığı gün Cumhurbaşkanı Demirel’in TBMM’nin açılışındaki konuşması daha henüz yapılmamıştır. Bu durumda ya MGK toplantısında alınan kararlar konusunda bir sız[dır]ma vardır ya da gazetecilerin büyük bir risk alarak, Cumhurbaşkanı Demirel’in TBMM’de yapacağı konuşmayı önceden elde ederek ve MGK kararı eksenine oturtarak haberleştirmesi söz konusudur.  Söz konusu haberler aşağıdaki gibidir;

“Dışişleri Bakanlığı yetkililerinin Suriye konusunda yaptıkları sunuşun ardından Cumhurbaşkanı Demirel, Başbakan Mesut Yılmaz ve Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Atilla Ateş'in Şam'a yönelik uyarıları doğrultusunda, Suriye'ye ‘ayağını denk al’ mesajı verilmesi benimsendi.

       Türkiye'nin iyi niyetini sürekli istismar eden Şam yönetiminin, bölücü terör örgütüne sürekli destek verdiği ve PKK liderinin halen Şam'da barındığı vurgulanan toplantıda, ‘Suriye bir taraftan bu yardımı reddederken, diğer yandan gizli düşmanlığı sürdürmektedir. Türkiye'nin dostluk elini sürekli geri çevirmektedir. Bu politika sürdükçe, Suriye'ye anlayacağı dilden konuşmak gerekecektir’ görüşü dile getirildi.

       MGK, Suriye'nin diplomatik yolla son bir kez daha uyarılmasını, bildik tutumunu devam ettirmesi durumunda da ‘gereken yanıtın verilmesini’ benimserken, Türkiye'nin ‘mukabele’ hakkının saklı olduğu vurgulandı.” Yusuf Özkan,“Suriye’ye Uyarı: Ayağını Denk Al”, Milliyet, 1 Ekim 1998, http://www.milliyet.com.tr/1998/10/01/index.html

“Toplantıda, Cumhurbaşkanı Demirel ve Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Atilla Ateş'in, Suriye'nin PKK'ya verdiği destekle ilgili çıkışları sonrasında Şam'a 'ayağını denk al' uyarısı yapılması kararlaştırıldı. Buna göre, diplomatik kanallardan Suriye'ye 'gizli düşmanlık politikandan vazgeç, sabrımız taştı’ mesajı verilecek. Toplantıda, Dışişleri Bakanlığı tarafından yapılan sunuşta şu değerlendirmeye yer verildi:

Türkiye'nin iyi komşuluk ilişkilerini geliştirme çerçevesinde attığı bütün adımlar, bütün açılımlar sonuçsuz bırakılmıştır. Dışişleri Bakanı Doha'da Suriye Dışişleri Bakanı Faruk Şara ile görüşmüş, Suriye Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Adnan Omran'a Ankara'da olumlu mesajlar verilmiş, diyalog istendiği vurgulanmıştır. Ancak, Suriye bu açılımlara cevap vermek yerine gizli düşmanlık politikasını geliştirmeyi seçmiştir. Bu politika sürdükçe Suriye'nin anlayacağı dilden konuşmak gerekmektedir. Türkiye, BM yasalarının sağladığı 'meşru müdafaa zemininde' mukabele hakkını saklı tutmalıdır.

İstihbarat raporları, Suriye'nin PKK lideri Abdullah Öcalan'ın Şam'da yaşamasına göz yummakla yetinmeyip, örgüte açık destek verdiğini de ortaya koymaktadır. Ancak bunları Şam yönetimine sorduğumuzda, 'Biz iddialarınızı doğrulayacak, Öcalan'ın Suriye'de yaşadığına dair hiçbir veri yoktur' yanıtını veriyor. Avrupalı, Yunan ve Ermeni parlamenterler Şam'da örgüt başıyla görüşüp, ardından da 'Öcalan'la Şam'da görüştüm' açıklaması yaparken Suriye'nin inkâr politikasını sürdürmesi devlet geleneğine yakışmamaktadır. Suriye'ye hasmane tutumuna son vermesi gereği sert bir yöntemle anlatılmalıdır.

MGK toplantısında ayrıca İtalya'nın sözde Kürt Parlamentosu'na İtalya Parlamentosu'nda toplanma izni vermesi de değerlendirildi. İtalya'ya uyarı yapıldığı, ayrıca diplomatik yollardan gerekli mesajların verilmesi kararlaştırılan toplantıda, 'İtalya'nın bu tutumundan geri adım atmaması halinde başta savunma sanayi ihaleleri olmak üzere bir dizi ekonomik yaptırım uygulanması' konusunda görüş birliğine varıldı.”

Evren Değer ve Murat Gürgen, “MGK: Çete Yasası Çıksın”, Radikal, 1 Ekim 1998, http://www.radikal.com.tr/1998/10/01/politika/mgk.html [20.02.2008].

[34] Yetkin, Kürt Kapanı…, ss. 62-63. Ayrıca bkz.; Rıdvan Akar ve Can Dündar, Ecevit ve Gizli Arşivi, Ankara: İmge Yayınları, 2008, ss. 406-432.

[36] Akar ve Dündar, Ecevit ve Gizli Arşivi…, ss. 425-426. (Vurgular bize ait, F.A.)

[38] Bilâ, Komutanlar Cephesi…, s. 275.

[40] Akar ve Dündar, Ecevit ve Gizli Arşivi…, s. 426.

[42] Cem’in ifadesiyle, “…Mübarek, Türkiye’nin söylemini yumuşatmasını istiyordu, o da meselenin Türkiye'nin istediği gibi çözülmesi için çalışacaktı. Ancak bizim tutumumuz çok kesindi. ‘Suriye’ye de hareket imkanı bırakalım’ gibi düşünceleri çoktan aşmış durumdaydık. Bir-iki kez gitti geldi Sayın Mübarek… Nihayet, terörbaşının, yıllardır rahatça barındığı Suriye’nin başkenti Şam’dan çıkarılmış olduğu haberi bize ulaştı.” Dündar (Y.Haz.), Ben Böyle Veda Etmeliyim:…, s. 227.

[44] Bununla birlikte, döneme ilişkin bazı haber ve incelemelerde Türkiye’nin istemlerinin yerine getirilmesi için Suriye’ye bir ültimatom vererek 45 günlük bir süre tanıdığı bilgisi yer almaktadır. Ancak bu bilgi bizim yararlandığımız kaynaklarda doğrulanmamaktadır.

“Şam'a 45 Gün Süre”, Hürriyet, 8 Ekim 1998, http://dosyalar.hurriyet.com.tr/hur/turk/98/10/08/dunya/01dun.htm [20.02.2008]

Nikolas Strüchler, The Threat of Force in International Law, Cambridge: Cambridge University Press, 2007, p. 308.

[46] Örneğin Genelkurmay Başkanı Kıvrıkoğlu medyada yer alan haberlerin algı açısından Suriye’de isteme uyma zorunluluğu yaratmış olduğuna işaret etmektedir. Bu noktada medyada yer alan haber ve yorumlar Suriye üzerinde bir psikolojik harekât etkisi yaratmakla birlikte ulusal kamuoyunda da aşırı beklentilere yol açabilme riski de taşımıştır. Kıvrıkoğlu’na göre; “medyanın geliştirdiği savaş senaryoları, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin birkaç gün içinde Suriye’ye karşı bir askerî harekatın yapılacağına işaret ediyordu. Oysa Silahlı Kuvvetler intikal ve lojistik yönden hazırlıklarını tamamlayabilmek için zamana ihtiyacı vardı.” Yetkin, Kürt Kapanı…, s. 204. 9 Ekim 1998 tarihinde yapılan Dış Politik Gelişmeler Toplantısı’nda Başbakan Mesut Yılmaz da bu konuya işaret etmektedir. Ayrıntılar için bkz.; Akar ve Dündar, Ecevit ve Gizli Arşivi…, s. 417.

[48] Yetkin, Kürt Kapanı…, s. 81.

[50] Bu konuda bkz.; Tuncay Özkan, Operasyon, İstanbul: Doğan Kitapçılık, 2000, s. 69. Öcalan bu durumu şu şekilde anlatmaktadır; “Türkiye’nin baskısı üzerine Suriye hükûmeti bana ‘Ya Türkiye ile aramızda savaş çıkar veya biz seni yakalar Türkiye’ye teslim ederiz, tercih yapmak zorundasın’ dedi. Bu tebliği bana Ağa kod adlı Mervan Zerki yaptı. Biz de Yunanistan formülünü tercih ettik.”                                                      

[52] Şükrü Elekdağ, “2 ½ War Strategy”, Perceptions, Vol. 1, March-May 1996, s. 7.  http://www.sam.gov.tr/perceptions/Volume1/March-May1996/212WARSTRATEGY.pdf;

[54] Bu konudaki değerlendirmeler için bkz.;   Yetkin, Kürt Kapanı…, ss. 40-43; Fikret Bilâ, Hangi PKK?, Ankara: Ümit yayıncılık, 2004, s. 75; Bilâ, Komutanlar Cephesi…, ss. 199-200.

[56] Toluner, “Hukuksal Alanda …”, s. 490.

[58] Yetkin, Kürt Kapanı…, s. 107.

Bunalım sırasında Yunanistan’ın da gelişmelerden tedirgin olduğu ve Suriye’den sonra sıranın Yunanistan’a geleceğine ilişkin haberler basında yer almıştır. Bu konuda bkz.; Murat İlem, “Şam Suskun, Atina Tedirgin”, Cumhuriyet, 10 Ekim 1998, s. 15. http://arama.yore.com.tr:8081/cgi-bin/sayfa.cgi?w+30+/cumhuriyet/9810/10/t/c1503.html [20.02.2008].

[60] Cem, Türkiye Avrupa Avrasya…, s. 149. Cem bir başka vesile ile şunları söylemektedir; “…Suriye ile 1998 sonunda neredeyse savaşmak üzereydik. Terör altyapısını yok etmezlerse ‘… Türkiye’nin her yolu, yöntemi kullanarak Suriye’yi zorlayacağını’ açıklamazdan önce, Cumhurbaşkanının, Başbakanın ve Genel Kurmayın kesin yaklaşımını aldım, öyle konuştum. Dış siyasette sözünüzün güvenirliği, caydırıcılığı yoksa, söylenenler boşlukta kalmaya mahkumdur.” Cem, Türkiye Avrupa Avrasya…, ss. 206-207.

[62] Bilâ, Komutanlar Cephesi…, ss. 199-200.

[64] Bkz.; “Orgeneral Kılıç, Sorunun Kriz Yönetimiyle Çözümü İçin Çaba Gösterildiğini Belirtti: Savaş İstemiyoruz”, Cumhuriyet, 6 Ekim 1998, s. 1-17. http://arama.yore.com.tr:8081/cgi-bin/sayfa.cgi?w+30+/cumhuriyet/9810/06/t/c17.html

[66] Suriye bunalımı sırasında Cumhurbaşkanı Demirel’in süreçte önplana çıkması, Başbakan Yılmaz’ın ise arka planda kalması eleştirilere neden olmuştur. Bu çerçevede siyasilerin söylemlerindeki “aşırı”lıklara karşın askerlerin “temkinli” bir dil kullanmalarına işaret edilmiştir. Bir yorum için bkz.; Cüneyt Arcayürek, “Çok Bilinmeyenli Denklem”, Cumhuriyet, 6 Ekim 1998, s. 1-17.

http://arama.yore.com.tr:8081/cgi-bin/sayfa.cgi?w+30+/cumhuriyet/9810/06/t/c1708.html

[68] “Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurul Tutanağı, 20. Dönem 4. Yasama Yılı, 3. Birleşim 07/Ekim /1998 Çarşamba,” http://www.tbmm.gov.tr/develop/owa/tutanak_b_sd.birlesim_baslangic?P4=332&P5=B&PAGE1=1&PAGE2=45

[70] “Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurul Tutanağı, 20. Dönem 4. Yasama Yılı, 3. Birleşim 07/Ekim /1998 Çarşamba”…,

[72] “Türkiye Büyük Millet Meclisi genel seçimlerinin yenilenmesine ve seçimlerin, mahalli idareler genel seçimleri ile birlikte 18 Nisan 1999 Pazar günü yapılmasına, Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulunun 30.7.1998 tarihli 131 inci Birleşiminde (11) ret oyuna karşı (486) kabul oyuyla karar verilmiştir.”

“Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Seçimlerinin Yenilenmesine Dair [Karar, 590 / 30 Temmuz 1998]”, http://www.tbmm.gov.tr/tbmm_kararlari/karar590.html

[74] “Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurul Tutanağı, 20. Dönem 4. Yasama Yılı, 3. Birleşim 07/Ekim /1998 Çarşamba”…,

[76] Konuşma metni için bkz.; “Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurul Tutanağı, 20. Dönem 4. Yasama Yılı, 3. Birleşim 07/Ekim /1998 Çarşamba”…,

[78] ABD Başkanı Clinton’un Türkiye ve Suriye Cumhurbaşkanlarına göndermiş olduğu mektuplar için bkz.; Yetkin, Kürt Kapanı…, ss. 66-67.

[80] “Diplomasi Kapısı Açık”, Cumhuriyet, 8 Ekim 1998, ss. 1-15.

http://arama.yore.com.tr:8081/cgi-bin/sayfa.cgi?w+30+/cumhuriyet/9810/08/t/c0109.html

[81] Emine Kaplan, Akın Bodur, Mehmet Ali Solak, “Son Barışçı Yolu Deniyoruz”, Cumhuriyet, 20 Ekim 1998, s. 8.

http://arama.yore.com.tr:8081/cgi-bin/sayfa.cgi?w+30+/cumhuriyet/9810/20/t/c0811.html

CoalaWeb Traffic

Today1135
Yesterday2420
This week6109
This month48168
Total790072

Who Is Online

3
Online

18-12-19

TFPC Hızlı İletişim

S5 Box

ÜYE GİRİŞ

Sitemize Hoş Geldiniz

Yine Bekleriz, Dileriz Yararlı Olmuştur...

S5 Register