YÜKSEK LİSANS TEZLERİ
TÜBİTAK /SOBAG 1001 Projesi / Proje No. 112K172
Türkiye'de Dış Politika Krizlerinde Karar Verme ve Kriz Yönetimi Süreç Analizi

logotdp

ÜYE GİRİŞ

Sitemize Hoş Geldiniz

Yine Bekleriz, Dileriz Yararlı Olmuştur...

S5 Register

  • Üyelik
ZEHRA GÜRSOY

ZEHRA GÜRSOY

zehratezZehra Gürsoy,"Türkiye- Bulgaristan İlişkilerinde 1989 Krizi: Kriz Yönetimi Açısından Bir İnceleme",Yıldız Teknik Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2013.

Cuma, 04 Aralık 2015 13:32

Ana Sayfa - 1974 Kıbrıs Krizi

1974 Kıbrıs Krizi
 
Abstract
The Cyprus situation came to a head on 15 July 1974 when the Athens regime instigated a coup by Greek army officers in Cyprus, seeking to achieve 'enosis'. Turkey concerned at the imminent possibility of a unified Greece and Cyprus - sent in troops with the aim of protecting the Turkish Cypriot community. As a resutlt Cyprus crisis was resolved with the intervention of Turkey’s military, and Turkey used limited military force.
 
Mücahit BEKTAŞ, "Türkiye'nin Dış Politikası'nda "Kıbrıs Sorunu": Kriz Yönetimi Stratejisi Açısından Bir İnceleme", Harp Akademileri SAREN,(Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi), 2013.

 

Özet

1967 Kıbrıs krizinden sonraki süreçte Makarios ile Yunanistan arasındaki ilişkilerin gittikçe bozulduğu Türkiye tarafından fark edilmiş ama bunun yeni bir kriz doğurabileceği; Türkiye’nin Kıbrıs'taki hak ve menfaatlerine zarar verebilecek bir krize dönüşebileceğini öngörememiştir. Bu nedenle de 1974 Kıbrıs krizi, krizin ortaya çıkış şekli sınıflandırması içerisinde Türkiye açısından beklenilmeyen ve ani gelişen bir krizidir.

Türkiye açısından bakıldığında, krizi başlatan aktörün devlet dışı bir aktör olduğu görülmektedir. Çünkü Kıbrıs'ta yapılan darbe her ne kadar Yunanistan destekli olsa da darbeyi yapan kesim EOKA-B militanları ve enosis yanlısı Rumlardır. Ancak Yunanistan da Kıbrıs'ta 15 Temmuz 1974 tarihinde meydana gelen darbeyi desteklediği için 1974 krizinde önemli bir yer tutmakta bu nedenle baskın aktörler arasında yer almaktadır.

 Krizin ortaya çıktığı coğrafyaya göre, bölgesel bir krizdir. Çünkü kriz Doğu Akdeniz bölgesi ile sınırlı kalmıştır. Ayrıca hem Türkiye hem de Yunanistan krizin yatay bir şekilde tırmandırılması yolunu seçmemiştir. Böylelikle 1974 Kıbrıs krizi, Kıbrıs Adası sınırları içinde tutulmuş ve diğer coğrafi alanlara yayılmamıştır. Kriz-zaman ilişkisine göre, tekrarlayan bir krizdir. 1974 Kıbrıs krizi, 1963-1964 Kıbrıs krizinden sonraki sürecin devamı niteliğinde görülmektedir. EOKA-B militanları Makarios'u ortadan kaldırarak bir oldu-bitti ile Ada'yı Yunanistan'a bağlamayı planlamıştır. Bu nedenle krizi çıkaran tarafın niyetine göre, tasarlanmış bir krizdir.  Kriz sırasında yaşanan gelişmeler Türk-Yunan dengesini ve Kıbrıs Türk toplumunun çıkarlarını ve güvenliğini ilgilendirdiği için krize neden olan olayın niteliğine göre yapılan sınıflandırmada siyasi bir krizdir.

Kriz sırasında Türkiye tarafından kriz yönetim stratejisi olarak karşı tırmandırmanın caydırıcılığı ile birlikte sürdürülen sınırlı tırmandırma stratejisi ve taahhütleri yerine getirme stratejileri uygulanmıştır. Kriz yönetim tekniği olarak ise, şiddet içeren çözüm yöntemi kullanılmıştır. Türkiye, şiddet içeren çözüm yöntemi çerçevesinde Kıbrıs'ta kendi aleyhine bozulan güç dengesini kendi lehine çevirmek için Ada'ya askeri müdahalede bulunmuştur. Türkiye tarafından kullanılan sınırlı tırmandırma ve taahhütleri yerine getirme stratejileri çerçevesinde kuvvet kullanımından yararlanılmıştır. Bu doğrultuda kriz sırasında sınırlı savaşa varan bir kuvvet kullanımı söz konusu olmuştur.

1974 Kıbrıs krizi sonuçları açısından değerlendirildiğinde, kriz sonunda Türkiye'nin istemlerine kuvvet kullanarak ulaştığı görülmektedir. Oluşan yeni statüko, Türkiye'nin Ada'ya yaptığı askeri müdahale neticesinde tek taraflı olarak oluşturulmuştur. Kıbrıs'ta meydana gelen kriz toplam 31 gün sürmüş ve 16 Ağustos 1974 tarihinde taraflar arasında ateşkesin sağlanması ile sona ermiştir.

Makarios, önceki krizlerden edindiği tecrübeler nedeniyle enosisin mevcut şartlar altında gerçekleştirilmesinin zor olduğunu görmüştür. Bu nedenle 1968 yılından itibaren Kıbrıs Anayasası'nın yeniden düzenlenmesi için toplumlararası görüşmeler başlamıştır. Fakat Makarios'un toplumlararası görüşmelere girişmesi ve uzlaşmacı bir yaklaşım içine girmesi, Yunanistan'daki askeri yönetim ve Kıbrıs'taki aşırı sağcı enosis yanlısı kesim tarafından hoş karşılanmamıştır. Bu gelişmelerden sonra Makarios, enosis düşüncesi önünde bir engel olarak görülmeye başlanmıştır. Eylül 1971 tarihinde Kıbrıs'a gizlice dönen Grivas, enosis için faaliyetlere girişmiştir. Yunan Cuntası, enosis istemeyen Makarios'u devirmek için bir takım 1971'de EOKA-B örgütü kurulmuş ve Makarios'a yönelik bazı başarısız suikast faaliyetlerinde bulunulmuştur.

Grivas tarafından başlatılan enosis kampanyasına Kilise de destek vermiş ve 2 Mart 1972 tarihinde Kıbrıs Ortodoks Kilisesi'ne bağlı üç piskopos, Makarios'un Kilise kuralları nedeniyle dünyevi iktidarı elinde bulunduramayacağını ve görev süresi içinde enosisi gerçekleştiremediği için başkanlıktan istifa etmesini istemiştir. Bu istek, 8 Mart 1973'te bir ültimatom halini almış ve 13 Nisan 1973 tarihinde Makarios'un Başpiskoposluk'tan alınmasına karar verilmiştir. Makarios ile Kıbrıs Ortodoks Kilisesi arasındaki bu anlaşmazlık, 14 Temmuz 1973 tarihinde bu üç piskoposun görevlerinden alınması ile son bulmuştur. Kıbrıs’ta şiddet ortamı baş göstermiş Makarios, bu şiddet ortamını denetim altına almada çaresiz kalmıştır. Bu olaylar yaşanırken 25 Kasım 1973 tarihinde Yunan Cuntası içinde bir darbe meydana gelmiş ve General Ionnides askeri kuvvetlerin başına, General Gizikis ise, devlet başkanlığına geçmiştir.[1]

Makarios’un Yunanistan’dan bağımsız hareket etme isteği Yunanistan tarafından oldukça sert karşılanmıştır. 27 Ocak 1974 tarihinde Grivas'ın ölmesiyle beraber Makarios, 25 Nisan 1974'de bir bildiri yayınlayarak EOKA-B'yi yasadışı bir örgüt olarak ilan etmiştir. EOKA-B mensubu olduklarından şüphelenilen bir çok kişi tutuklanmıştır. 26 Haziran 1974 tarihinde ise, Yunan istihbarat servislerinin EOKA-B'yi yönlendirdiğini belirterek Rum Mili Muhafız Ordusu'nun Rum yönetimine bağlanacağını açıklamıştır.

2 Temmuz 1974 tarihinde, Makarios Yunanistan Devlet Başkanı General Gizikis'e bir mektup yazarak EOKA-B'nin Yunanistan tarafından desteklendiğini ve yönlendirildiğini ifade etmiştir. Makarios, Yunanistan’a gönderdiği mektupta Kıbrıs Devleti'nin yıkılmasına sebebiyet verecek şiddet eylemleri karşısında artık sessiz kalmayacağını ve kendisinin Yunanistan tarafından atanmış bir vali olmadığını ve kendisine bir devlet başkanı olarak muamele edilmesi gerektiğini dile getirmiştir. Yunan Cuntası ise bu mektuba çok sert cevap vermiş ve Yunan Cuntası'nın desteği ile 15 Temmuz 1974 tarihinde Kıbrıs'ta Makarios'a karşı bir darbe gerçekleştirerek Makarios’un yerine eski bir EOKA'cı olan Nikos Sampson'u getirilmiştir. Kıbrıs'ta yapılan bu darbe, 1974 Kıbrıs krizinin başlangıç noktasını oluşturmuştur.Türkiye'nin 15 Temmuz darbesi karşısındaki tutumu, bu darbenin Yunan Cuntası tarafından desteklenmiş olduğu ve enosisi gerçekleştirmek için atılan bir adım olduğu yönünde olmuştur. Başbakan Bülent Ecevit, dönemin BM Genel Sekreteri Kurt Waldheim'a gönderdiği mesajda Kıbrıs'taki darbenin Yunanistan tarafından desteklendiğini ve darbeden sonra yönetimin başına Türk düşmanı bir enosisçinin getirildiğini belirtmiştir.

 Bu tarihten sonra Türkiye'deki siyasi karar vericiler kriz yönetim sürecini uygulamaya koymuştur. Kıbrıs'ta anayasal düzenin yıkılması sonucunu doğuran Yunanistan destekli darbe, bu darbenin ortaya çıkardığı fiili durum ve Ada'nın ileride Yunanistan'a bağlanma ihtimali gibi konular Türkiye'nin ve Kıbrıs Türk toplumunun hak ve menfaatleri açısından olumsuz bir durum meydana getirmiştir. Bu aşamada karşı tırmandırmanın caydırıcılığı ile birlikte sürdürülen sınırlı tırmandırma stratejisi ve taahhütleri yerine getirme stratejisi Türk karar vericileri tarafından en rasyonel seçenek olarak değerlendirilmiştir. Çünkü bu stratejiler çerçevesinde Kıbrıs'ta Makarios'a karşı yapılan darbe sonucunda Yunanistan ve Rum toplumu lehine oluşan fiil durumu ortadan kaldırmak mümkün gözükmektedir.

1974 Kıbrıs krizi sırasında karar vericilerin olaylara karşı göstermiş oldukları algı ve tepki becerileri, krizin gelişimini ve yönetilmesini etkilemiştir. Yunanistan'daki askeri rejiminin lideri Dimitris Ionnidis, kendisinden öncekilerden daha sert ve otoriter biri olarak tanınmıştır. Dimitris Ionnidis, anti-komünist ve Makarios düşmanıydı. Grivas'ın yeniden Kıbrıs'a gönderilmesinde de etkisi olan Ionnidis, koyu bir enosis taraftarıydı. Yunan Cuntası'nın Kıbrıs'taki darbeyi desteklemesi ise dünya kamuoyunun tepkisini çekmiştir. Dünya medyası, Yunanistan'daki askeri rejimi desteklemenin getirebileceği tehlikeli sonuçlar ile ilgili haberler yapmıştır.

Kıbrıs'taki darbeden sonra iktidara gelen Nikos Sampson ise, Türkiye tarafından EOKA mensubu bir terörist olarak görülmekteydi. Enosis yanlısı olan Sampson'un iktidara gelmesi Türkiye'deki karar vericileri endişeye düşürmüştür. Her ne kadar Sampson iktidara geldikten sonra Türklere yönelik herhangi bir olumsuz girişimde bulunmayacağını açıklamışsa da bu sözler Türkiye'deki yetkililerce inandırıcı bulunmamıştır. Türkiye, Kıbrıs'ta yapılan darbeyi anayasal düzenin yıkılması, gayrimeşru bir yönetimin kurulması ve kurucu antlaşmaların ihlal edilmesi olarak değerlendirmiştir. Bunun üzerineTürkiye, 16 Temmuz 1974 tarihinde Ada'ya askeri müdahalede bulunma kararı almıştır.

Türkiye, İngiltere ile beraber Garanti Anlaşması'nın dördüncü maddesinin verdiği yetkiye dayanarak Ada'ya müdahale etmeyi düşünmüş ve bu kapsamda 17 Temmuz 1974'te Başbakan Bülent Ecevit, İngiltere'deki karar vericiler ile görüşmeler yapmak üzere Londra'ya gitmiştir. Ancak Londra'da gerçekleştirilen temaslardan, İngiltere sorunun BM veya NATO çatısı altında çözümlenmesi gerektiğini düşündüğü için ortak müdahale konusunda bir sonuca varılamamıştır.

Bu arada ABD Dışişleri Bakanı Kissinger'ın yardımcısı Joseph J. Sisco da Londra'ya gelmiş ve Başbakan Ecevit ile görüşmüştür. Sisco, Başbakan Ecevit ile görüştükten sonra Atina'ya gitmiş ve Yunan Cuntası'nı krizi sona erdirmek için ikna etmeye çalışmıştır. Yunan Cuntası, Sisco'nun önerilerini geri çevirmiş ve Türkiye’nin Ada’ya müdahalesi halinde onların yanıtsız kalmayacağını karşı bir askeri müdahalede bulunacağını belirtmiştir. Buradan anlaşılmaktadır ki diplomatik yollarla uzlaşma çabası Türkiye açısından bir sonuç vermeyecektir. Yunanistan Cuntası'nın bu sert tutumu üzerine taraflar arasındaki gerginlik tırmanmıştır. Nitekim Yunanistan Cuntası üzerinde yapılan baskılardan bir sonuç alınamayınca Türkiye nihayetinde Ada'ya asker çıkarma kararı almış [TBMM'nin 20 Temmuz 1974 gün ve 303 sayılı kararı TBMM'nin daha önce almış olduğu 16.3.1964 gün ve 93 sayılı ve 17.11.1967 gün ve 148 sayılı kararları ile verilen izne dayanmaktadır.] 20 Temmuz 1974 tarihinde Türk Silahlı Kuvvetleri Kıbrıs'ın Girne bölgesinden Ada'ya çıkmaya başlamıştır. Aynı zamanda da Türk askeri Lefkoşa-Girne yolu arasındaki bölgeye hava indirme harekâtı yapmıştır. Müdahale sırasında Başbakan Ecevit, söz konusu müdahalenin barışçıl amaçlar ile yapıldığını ifade etmiş ve Türk askerlerine karşı taraftan ateş açılmadığı sürece herhangi bir şiddetin meydana gelmeyeceğini dile getirmiştir. Böylece Türkiye, kriz sırasında karşı tarafın durum değerlendirmesi yapmasına ve öne sürülen krizden çıkış yollarını değerlendirmesine zaman tanımıştır. Diğer yandan Yunan Cuntası ve enosis yanlısı Rumlar, Türkiye'nin tutumunu sınanabilir olarak değerlendirmesiyle taraflar arasındaki gerilim artmıştır. Türkiye, krizi sınırlı bir şekilde tırmandırarak Kıbrıs'ta yeni bir fiili durum oluşturmuştur. Bu aşamada Türkiye’nin, 20 Temmuz'da Kıbrıs'a askeri müdahalesiyle kriz yönetim sürecinde gelinen en kritik noktanın da üstüne çıkılmış, bir çatışma ve sınırlı savaş hali söz konusu olmuştur.

Türkiye'nin davranışı bir garantör devlet olarak, uluslararası anlaşmalara göre, Kıbrıs'ın bağımsızlığından, toprak bütünlüğünden, anayasal düzeninden sorumlu bir devlet olarak, Türkiye'ye düşen bir yetkinin ve görevin yerine getirilmesidir. Türkiye bu harekâta geçmeden önce, başka her çareyi denemiştir, fakat sonuç alamamıştır. Kıbrıs'ta zorbalıkla ve meşruluk dışı yollardan yaratılan kuvvet dengesizliği bu harekâtla giderilmiş olacaktır.

BM Güvenlik Konseyi, 20 Temmuz 1974 tarihinde aldığı 353 sayılı kararla, tarafları ateşkese, Kıbrıs'taki bütün yabancı kuvvetleri Ada'dan çekilmeye ve bütün devletleri Kıbrıs'ın egemenlik, bağımsızlık ve toprak bütünlüğüne saygıya davet etmiştir. Türkiye, Güvenlik Konseyi'nin 353 sayılı kararına uyarak 22 Temmuz 1974 saat 17.00'dan itibaren ateşkes durumuna geçmiştir.Türkiye 22 Temmuz'da ateşkese uyduğunu açıklamasıyla taraflar arasındaki gerginliğin tırmanması nispeten durmuştur.

Bu arada Yunanistan’daki Cunta yönetimi, uğradıkları başarısızlıktan dolayı 23 Temmuz 1974 tarihinde istifa etmek zorunda kalmıştır. Böylelikle Yunanistan'da yedi yıldan beri iktidarda bulunan askeri rejim yıkılmıştır. Yunanistan'da yıkılan askeri rejimin yerine, Konstantin Karamanlis'in başkanlığındaki sivil bir yönetim geçmiştir.[2] Yunanistan'da meydana gelen bu değişiklik, Kıbrıs’a da yansımış üzerinde ve darbeci Nikos Sampson da iktidardan çekilmek zorunda kalmıştır. Kıbrıs'ta ise, Nikos Sampson'un yerine Glafkos Klerides'in liderliğinde sivil bir idare yönetime gelmiştir.

BM Güvenlik Konseyi'nin aldığı 353 sayılı kararın beşinci maddesine göre; Kıbrıs'ta anayasal düzenin tekrar tesisi için Türkiye, Yunanistan ve İngiltere'nin en kısa zamanda görüşmelere başlaması istenmiştir. Bu sebeple Türkiye Dışişleri Bakanı Turan Güneş, İngiltere Dışişleri Bakanı Callaghan ve Yunanistan Dışişleri Bakanı Mavros, 25 Temmuz 1974 tarihinde Cenevre'de bir araya gelmiştir. Yapılan görüşmeler neticesinde taraflar arasında 30 Temmuz 1974 tarihli Cenevre Deklarasyonu imzalanmıştır.

Bu deklarasyona göre taraflar, "16 Ağustos 1960 tarihinde Lefkoşa'da imzalanan milletlerarası antlaşmaları ve Güvenlik Konseyi'nin 353 sayılı kararını göz önünde bulundurarak" Kıbrıs'taki durumu makul bir süre zarfında yeniden düzenleyecek tedbirlerin acilen alınması için harekete geçmek durumundadırlar.[3]

Bununla birlikte taraflar bütün tarafların kabul edebileceği adil ve kalıcı bir çözüm çerçevesinde ve Kıbrıs Cumhuriyeti'nde barış, güvenlik ve karşılıklı güven ortamının sağlandığı ölçüde, Kıbrıs'taki silahlı kuvvetler sayısı ile mühimmat ve harp malzemelerinin kademeli şekilde azaltılmasına ilişkin tedbirlerin saptanması gereği üzerinde anlaşmıştır. Taraflar bölgede barış ortamının sağlanması ve Kıbrıs'taki anayasal hükümetin yeniden tesisi amacıyla yapılacak olan müzakerelerin en az gecikme ile devamını kararlaştırmıştır. Bu amaçla müzakerelerin 8 Ağustos 1974 tarihinde Cenevre'de devam etmesi kararlaştırılmıştır. Bakanlar ayrıca fiiliyatta Kıbrıs Cumhuriyeti'nde Türk ve Rum olmak üzere iki muhtar idarenin mevcut bulunduğunu kabul etmiş ve gelecek toplantıda Türk ve Rum toplumu temsilcilerinin de bulunması noktasında anlaşmıştır. Son olarak, açıklanan deklarasyon çerçevesinde Üç Dışişleri Bakanı, bu deklarasyonun içeriğini BM Genel Sekreteri'ne göndermeyi ve deklarasyonda öngörülen hususlar ışığında BM Genel Sekreteri'ni gereken tedbirleri almaya çağırmayı kabul etmiştir.[4] Bu aşamada müzakerelerin gerçekleştiği süre zarfında taraflar arasındaki gerginlik nispeten yumuşama göstermiştir. Krizin çözümüne yönelik olarak tekrar müzakere için gerekli koşulların oluşumunda şiddete başvurmadan uzlaşma zemini oluşturulması gerekmektedir.

Birinci Cenevre Konferansı Türkiye'nin istekleri paralelinde sonuçlanmış ve de dünya medyası Türkiye'nin diplomasi alanında büyük bir zafer kazandığı yönünde haberler yapmıştır.[5] İkinci Cenevre Konferansı, 30 Temmuz deklarasyonunda ön görüldüğü gibi 8 Ağustos 1974 tarihinde Cenevre'de başlamış ve toplantıya Kıbrıs Türk toplumu temsilcisi Rauf Denktaş ve Rum toplumu temsilcisi Glafkos Klerides de katılmıştır. Klerides’e göre Kıbrıs’ın üniter statünde yapılacak bir değişikliğe gereksinim yoktur.

Türkiye ise, konferansta "kantonal sistem" esasına dayanan yani çok bölgeli bir federasyon teklifinde bulunmuştur. Bu teklif karşısında Yunanistan ve Kıbrıs Rum kesimi öneriyi değerlendirmek için otuz altı saatlik bir süre istemiştir. Fakat Türkiye, bunun bir oyalama taktiği olduğunu değerlendirerek bu teklifi kabul etmemiştir. Yunanistan ve Rumlar, 30 Temmuz deklarasyonundaki şartları yerine getirmeye yanaşmamış ve Türk bölgelerindeki ablukaları kaldırmadıkları gibi ateşkes koşullarına da uymamıştır.

Bu nedenlerden dolayı Türkiye, 14 Ağustos sabahı Kıbrıs'taki harekâta kaldığı yerden devam etmiştir. Türk Hükümeti, 14 Ağustos sabahı yaptığı açıklamada harekâta devam etme kararının gerekçelerini şu şekildedir:

·    Türkiye, Güvenlik Konseyi'nin 353 sayılı kararına uygun hareket etmiş Ada’da bir anayasal düzenin ve huzur ve barışın kurulabilmesi için kendisine düşen görevi yerine getirmek üzere elinden geleni yapmıştır. Ancak Cenevre'de bu amaçla ilgili taraflar arasında mutabık kalınarak yayınlanmış olunan deklarasyon ile gerçekleştirilmesikararlaştırılmış bulunan hususlardan hiçbirine diğer taraflar uymamıştır.

·    İkinci Cenevre Konferansı’nda da Kıbrıs devleti hala bir Yunan adası olarak telakki edilmek istenmektediği anlaşılmaktadır. Yunanistan Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nin 353 sayılı kararıyla garantör devletlere verilen görevleri yerine getirmemiştir. Bunun yanı sıra Yunanistan, 8 ağustosta toplanan ikinci Cenevre Konferansında da altı gün süre ile ciddi müzakereden kaçınmış ve hatta sorunları görüşmeye bile yanaşmayan uzlaşmaz bir tutum içinde bulunmuştur.

·   Türkiye’nin davranşı ne Yunanistan'a karşı ne de Kıbrıs Rum toplumuna da karşıdır. Türkiye’nin temel amacı  Kıbrıs'ın bağımsızlığını güvence altına almaya, Kıbrıs'ta Türk ve Rum toplumlarına barış ve sükun sağlamaya ve bölgede sürekli bir barışın yerleşmesine yöneliktir."[6]

İkinci Cenevre Konferansı, 14 Ağustos 1974 tarihinde herhangi bir sonuç alınamadan dağılmıştır. 8 Ağustos 1974 tarihinde toplanan II. Cenevre Konferansı’nın 14 Ağustos'a kadar yapılan görüşmeleriden bir netice alınamaması sonrasında Türkiye, Kıbrıs'taki askeri harekâta kaldığı yerden devam etmiştir. Bunun üzerine taraflar arasındaki gerginlik daha da artmıştır. 

Türk Silahlı Kuvvetleri, iki gün içinde Ada'nın %38'lik kısmında kontrolü ele geçirerek Mağusa-Lefkoşa-Lefke-Kokkina hattını kontrol altına almıştır. Türkiye'nin askeri harekâtı, 16 Ağustos 1974 tarihli BM Güvenlik Konseyi'nin 360 sayılı ateşkes kararıile sona ermiştir.

16 Ağustos'ta Türkiye'nin ateşkes kararını açıklayan Ecevit, 14-16 Ağustos harekâtı neticesinde çıkmaza saplanmış olan müzakerelerin önündeki engellerin ortadan kaldırıldığını ve Kıbrıs Türk toplumunun güvenliğinin sağlam esaslara bağlanmasından dolayı taraflar arasındaki görüşmelere rahatça zaman ayrılabileceğini açıklamış ve de coğrafi esasa dayanan iki muhtar idareden kurulu federal Kıbrıs devletinin temelinin fiilen atılmış olduğunu ifade etmiştir.[7] 16 Ağustos'ta Türkiye Ada'nın yaklaşık üçte birlik kısmını kontrol altına alması ile taraflar arasında ateşkes sağlanmıştır. Ateşkes koşullarının sağlanmasından sonra kriz yönetim süreci sona ermiş ve kriz sonrası evreye geçilmiştir. Fakat taraflar arasındaki gerginlik ve ilişki seviyesi kriz öncesi evredeki düzeye inmemiştir.

Bu gelişmelerden sonra 1974 Kıbrıs krizi sona ermiştir. Türkiye'nin 22 Temmuz'daki ateşkesten sonra yapılan görüşmelerden sonuç alınamaması üzerine yeniden başlattığı harekât, başlangıcının aksine, uluslararası toplumun tepkisini çekmiştir. Başlangıçta harekât, hukuki bir müdahale olarak görülmüşken ateşkes sonrası harekâta devam edilmesi bir toprak gaspı ve işgal hareketi olarak değerlendirilmiştir.[8]

Bu kapsamda Türkiye, Ada'ya askeri müdahalede bulunarak krizi karşı tırmandırmanın caydırıcılığı ile birlikte sınırlı bir şekilde tırmandırmış ve 1963-1964 ve 1967 krizlerinde de belirtmiş olduğu; Kıbrıs'a askeri müdahalede bulunacağı yönündeki taahhütlerini yerine getirmiştir. Böylelikle Türkiye, Kıbrıs'ta kendi lehine olacak fiili bir durum meydana getirebilmiştir. Türkiye açısından karşı tırmandırmanın caydırıcılığı ile birlikte sürdürülen sınırlı tırmandırma stratejisi kapsamındaki en büyük risk, tarafların krizi tırmandırmada aşırı istekli olması ve bunun topyekûn bir savaşa yol açması ihtimali olmuştur.

Türkiye’nin kriz sırasındaki askeri kuvvetlerin hareketleri ve güç kullanımı, sınırlı diplomatik hedefler ile uyum içinde olmuştur. Türkiye, Kıbrıs'a yaptığı askeri müdahale ile darbe yoluyla oluşturulmaya çalışılan fiili durumu ortadan kaldırarak Nikos Sampson'un iktidardan uzaklaştırılmasını sağlamıştır. Ayrıca Makarios'a karşı yapılan darbe sonucunda Kıbrıs'ta bozulan güç dengesini yeniden kendi lehine kurmuş ve Kıbrıs Türk toplumunun hak ve menfaatlerini korumuş, can ve mal güvenliğini sağlamıştır.

Kriz sonucunun niteliğine bakıldığında, Türkiye kuvvet kullanarak istemlerini rakip tarafa zorla kabul ettirmiştir. Bununla birlikte 1974 Kıbrıs krizi sonrasında taraflar arasında hem sözsel, hem eylemsel ve hem de metinsel bir anlaşma söz konusu olmuştur. Kriz sonrasında ise Kıbrıs'ta zımni yeni bir statüko oluşmuştur. 

Bir oldu-bitti durumunun yaşanması kararlı ve hızlı adımların atılması ile mümkün olmaktadır. Oldu-bitti stratejisi ile statüko değişikliğini savunan taraf hızlı ve kararlı adımlar atarak bu isteğini gerçekleştirmek istemektedir. Böylelikle statüko yanlısı tarafın var olan durumu kabullenmesini amaçlar ve istediğini elde etmiş olur.

Türkiye'nin Ada'ya askeri müdahalede bulunmasından sonra Kıbrıs'taki Rum ve Türk toplumları bölgesel olarak birbirlerinden kesin olarak ayrılmıştır. Türkiye, Kıbrıs'taki harekâta kaldığı yerden devam etmesi sonrasında Kıbrıs sorunun özüne ilişkin müzakerelere en kısa zamanda başlanılmasıdan yana olduğunu açıklamış ancak Türkiye'nin bu müzakereye açık tutumu Yunanistan ve Kıbrıs Rum toplumu tarafından kabul görmemiştir. Dolayısıyla kriz sonrası evrede krizin hemen sonrasında Kıbrıs sorunun özüne ilişkin uygun bir müzakere zemini oluşturulamamıştır. Bununla birlikte kriz sonrası evrede savaş esirlerinin ve yaralıların değiştirilmesi, İngiliz üslerine sığınan Türklerin iade edilmesi gibi konular çözüme kavuşmuştur. Fakat son olaylar nedeniyle yerlerinden ayrılanların durumu, BM Barış Gücü'nün yetkilerinin yeniden saptanması meselesi ve Rum bölgesinde kalan Türklerin kuzeye göç etmelerine izin verilmemesi gibi hususlar çözülemeyen sorunlar olarak kalmıştır.

1974 Kıbrıs krizi sonrasında Yunanistan ve Kıbrıs Rum toplumu, Türkiye'yi uluslararası topluma karşı saldırgan ve toprak ilhakı amacını güden işgalci bir devlet olarak göstermeye çalışmış ve Kıbrıs'ta 15 Temmuz darbesinden önceki statüye geri dönülmesi gerektiğini savunmuştur. Türkiye ise, Yunanistan ve Kıbrıs Rum toplumunun enosis peşinde koştuğunu vurgulamış Kıbrıs Cumhuriyeti'nin bağımsızlığının, egemenliğinin, toprak bütünlüğünün ve bağlantısızlık politikasının tek güvencesinin Türkiye olduğunu savunmuştur. Yaşanan bu krizden sonra Türkiye, Kıbrıs'ta coğrafi temele dayanan iki bölgeli federasyon şeklinde olacak yeni bir düzenin kurulması gerektiğini savunmuştur.

Türkiye  Kıbrıs'ta ulaşılacak bir siyasi çözümün hem Kıbrıs Rum ve Türk toplumu arasındaki görüşmeler hem de Yunanistan ve Türkiye arasında yapılacak olan doğrudan görüşmeler yoluyla yapılması gerektiğini öne sürmüştür. Kriz sonrası evrede Kıbrıs meselesi, siyasi çözüm bekleyen bir sorun olarak dünya kamuoyuna yansımış ve Kıbrıs'ın hukuki statüsü ile ilgili birçok yeni yaklaşım ve teklifler ortaya atılmıştır.

Kriz sonucunun niteliğine bakıldığında, Türkiye kuvvet kullanarak istemlerini rakip tarafa zorla kabul ettirmiştir. Bununla birlikte 1974 Kıbrıs krizi sonrasında taraflar arasında hem sözsel, hem eylemsel ve hem de metinsel bir anlaşma söz konusu olmuştur. Kriz sonrasında ise Kıbrıs'ta zımni yeni bir statüko oluşmuştur.  Bu kriz Ada’nın kaderinde yeni bir evreyi başlatmıştır; bu yeni evrede Ada’da yaşayan Türk ve Rumlar yerlerini terk ederek –Türkler Ada’nın Kuzeyine Rumlar ise Güneyine- “yeşil hat”tın iki tarafında ayrı ayrı yönetimler altında yaşamaya başlamışlardır.

1974 Kıbrıs krizinin ortaya çıktığı dönemde Türkiye'de iktidarda bir koalisyon hükümeti vardır. 14 Ekim 1973 tarihinde yapılan seçimler sonucunda 450 kişilik mecliste CHP 185, AP 149 ve MSP (Milli Selamet Partisi) ise 48 milletvekili ile en fazla milletvekili çıkaran ilk üç parti olmuştur. Bunun yanında Demokratik Parti, Millet Partisi, merkez-sağ eğilimli Cumhuriyetçi Güven Partisi, sağ eğilimli Milliyetçi Hareket Partisi ve sol eğilimli Türkiye Birlik Partisi de meclise girmiştir. Fakat seçimlerden sonra geçen yüz günlük zaman zarfında bir hükümet kurulamamıştır. Yapılan hükümet kurma girişimleri neticesinde ise, 25 Ocak 1974 tarihinde CHP Genel Başkanı Bülent Ecevit'in Başbakanlığı altında MSP ile bir koalisyon hükümeti kurulmuştur. CHP-MSP Koalisyon Hükümeti'nin kurulmasından sonra Türkiye, dış politikada ABD ve Batı'ya endeksli bir dış politika yerine çok yönlü bir dış politika yaklaşımı izlemeye başlamıştır.

Başbakan Ecevit'in karakter özellikleri olan alçak gönüllülüğü, dürüstlüğü ve kitlelere hitap etmekteki doğal becerikliliği kriz sırasındaki ulusal desteğin alınmasında oldukça önemli rol oynamışır. Aynı zamanda Başbakan Bülent Ecevit, kriz sırasında muhalefet partilerinin ve konu ile ilgili uzmanların görüşlerini almaya dikkat etmiştir. Ulusal kamuoyu ve medya desteğine sahip olunması, karar vericilerin krizi yönetme yeteneğini olumlu etkilemiştir.1974 Kıbrıs krizi sırasında Türk basını gelişmeleri yakından takip etmiş ve Ada'da yaşanan gelişmeleri ulusal kamuoyuna yansıtarak Türk halkının gelişmelerden haberdar olmasını sağlamıştır. 

Uluslararası koşullar; büyük güçler açısından bir değerlendirme söz konusu olduğunda SSCB , 1974 Kıbrıs krizi sırasında Türkiye'ye karşı daha olumlu bir yaklaşım içinde olmuştur. Kıbrıs'ta  anayasal düzenin yıkılması sonucunu doğuran darbeyi kınarken Makrios dönemindeki statüye dönülmesini arzulamıştır. Türkiye'nin Kıbrıs'taki harekâta 14 Ağustos'ta kaldığı yerden devam etmesinden sonra SSCB yaptığı açıklamada, olayların sorumlusu olarak NATO'yu suçlamıştır. ABD ise, Kıbrıs'ta Makarios'a karşı yapılan darbe ile ilgili tarafsız kalmayı tercih etmiştir. Çünkü Kıbrıs'ta tarafsızlığı tercih eden ve Sovyetler Birliği'ne kayma olasılığı olan bir lider ABD'nin çıkarları ile uyuşmamamktaydı.[9] Bu nedenle ABD, Kıbrıs'ta yapılan darbeye sert tepki göstermekten kaçınmış, fakat Türkiye Ada'ya müdahale ettikten sonra ise, çıkabilecek bir Türk-Yunan savaşını önlemek için uğraşmış ve bunda da başarılı olmuştur. Türkiye'nin Kıbrıs'taki harekâta 14 Ağustos'ta kaldığı yerden devam etmesinden sonra ABD Türkiye’nin davranışına olumlu yaklaşmamıştır. Genel olarak Türkiye'nin Kıbrıs'taki harekâta kaldığı yerden devam etmesinden sonra sahip olduğu uluslararası desteği kaybettiği görülmüştür. Türkiye'nin Kıbrıs'taki harekâta kaldığı yerden devam etmesi uluslararası toplum tarafından şiddetle kınanmış ve bir toprak işgali olarak görülmüştür.

 



[1] "Yunanistan'da İhtilal İçinde İhtilal Oldu", Milliyet, 26 Kasım 1973, s. 7.

[2] Murat Sarıca, vd., Kıbrıs Sorunu, İstanbul:  Fakülteler Matbaası,1975.s. 199.

[3] Sevin Toluner, Kıbrıs Uyuşmazlığı ve Milletlerarası Hukuk, İstanbul: Fakülteler Matbaası, 1977.s,288-289.

[4] "Cenevre Anlaşması", Milliyet, 01 Ağustos 1974, s. 7.

[5] "Dünya Basını", Milliyet, 01 Ağustos 1974, s. 7.

[6] "Hükümet Bildirisi", Milliyet, 15 Ağustos 1974, s. 4.

[7] "Ecevit: Görüşmeler Daha Rahat Olacak", Milliyet, 17 Ağustos 1974, s. 4.

[8] "Dışta Tepkiler", Milliyet, 15 Ağustos 1974, s. 4.

[9 ]Mehmet Ali Birand, 30 Sıcak Gün,  İstanbul: Milliyet Yayınları,1984.s. 145.

Cuma, 04 Aralık 2015 12:35

Ana Sayfa - 1967 Kıbrıs Krizi

"Politik yenilginin tashihi kolaydır. Olsa olsa kabineler devrilir yenileri kurulur. Askeri yenilgiler ulusların tarihlerinde büyük iz bırakırlar, bu yönden iyice hesaplanmadan harekete geçmek macera olur."

                                                           Süleyman DEMİREL

Abstract

Fighting was occured between Turkish Cypriot formations and Greek Cypriot police and National guard units on November 15,1967 at Bogazici and Gecitkale villages. And Turkey demanded from giving up forceful actions of sides. Turkish decision makers used coercive diplomacy as learned from the prior crisis. As a result crisis ended by as Turkey demanded. The crisis was subsided by arriving pre-crisis situation.


Özet

Türk dış politikası krizi olarak yer alan krizi başlatan aktörün Kıbrıs Cumhuriyeti olduğu görülmektedir. Krizin türü incelendiğinde ise,  Türkiye, Kıbrıs Cumhuriyeti ve Yunanistan arasında ortaya çıktığı için çok taraflıdır. Krizin çıktığı coğrafyaya göre, Doğu Akdeniz bölgesi ile sınırlı kaldığından dolayı  bölgesel bir krizdir.  Kriz sırasında yaşanan gelişmeler  Türkiye-Yunanistan dengesini ilgilendirdiği ve de sivillere yönelik şiddet uygulandığı için kriz siyasi ve insani niteliklidir.

1963-1964 Kıbrıs krizi sonrasındaki süreçte Kıbrıs Cumhuriyeti'nin yönetimi fiilen Makarios ve Rumların eline geçmiştir. Rumlar, Kıbrıs Türk toplumu liderlerinin antlaşmalardan kaynaklanan hak ve yetkilerine rağmen Kıbrıs Cumhuriyeti'nin yönetiminde söz sahibi olmalarına müsaade etmemiştir. Anayasal statü yeniden işler hale getirilememiştir. Ada’nın değişik bölgelerine yayılan Türk toplumu üzerindeki baskı ve ablukalar toplumun göçüne ve belirli bölgelerde toplanmalarına yol açmıştır. İlerleyen süreçte Makarios yönetimi, Kıbrıs Türk toplumu üzerinde uygulanan  baskı ve ambargolarla yetinmeyrek Ada'nın tümünde kontrolü sağlamak istemiştir. Bu bağlamda 1967 yılına gelindiğinde Makarios yönetimi Ada üzerindeki kontrolünü arttırmak amacıyla Kıbrıs Türk toplumu üzerindeki baskılarını yoğunlaştırmıştır. Bu bağlamda 1967 krizini ortaya çıkaran şekil açısından tekrarlayan kriz olarak sınıflandırabilirz. 1964 krizinde olduğu gibi 1967 krizinde de Türk toplumuna yönelik şiddet eylemleri krizin tetiklemiş ve  Rum yönetimi krizi tasarlamıştır. Bu bağlamda Türkiye için krizin tetikleyicisi dış değişim ve siyasi niteliklidir. Diğer yandan kriz tetikleyen olayın şeklinin antlaşmaların ve statü ihlali olarak sınıflandırılmaktadır.

Kriz öncesi evrede rakip ülkedeki yönetim değişikliğinin krizin başlamasında etkili olduğunu görülmektedir. Yunanistan’ın ülke içindeki sol partilerin ve akımların yükselişe geçmesi endişesi Yunanistan’daki askeri kadro için bir darbenin gerekliliğine zemin hazırlamıştır. 21 Nisan 1967 tarihinde Yunanistan'da liderliğini aşırı milliyetçi, anti-komünist ve Helenizm'in yeniden canlanması gerektiğini savunan Albay George Papadopulos'un liderliğinde askeri bir darbe gerçekleşmiştir. Darbeyle birlikte Yunanistan parlamentosu kapatılmıştır. Yunanistan'da yönetime el koyan askeri rejim, ulusal kamuoyunun desteğini alabilmek ve iktidarını sağlamlaştırabilmek için bir dış politika başarısına gereksinim duymuştur. Bu nedenle askeri rejim ilk iş olarak, Kıbrıs meselesini diplomatik yollardan çözmek için Türkiye ile müzakerelere girişmeye karar vermiş ve bu doğrultuda dönemin Türkiye ve Yunanistan Başbakanları 9-10 Eylül 1967 tarihlerinde Keşan ve Dedeağaç'ta bir araya gelerek sorunu müzakere etmiştir. Müzakereler sırasında Yunanistan, Ada'nın Yunanistan ile birleşmesi karşılığında Türkiye'ye Kıbrıs'ta üs vermeyi teklif etmiştir. Fakat bu teklif Türkiye tarafından reddedilince taraflar arasında bir uzlaşı zemini sağlanamamış ve görüşmeler belirsiz bir şekilde sona ermiştir.

Rum Savunma Konseyi, 30 Ekim 1967 tarihinde toplanarak 1967 krizini tetikleyen eylem şeklini kararlaştırmıştır. Bu toplantıda alınan kararlara göre;

·     Geçitkale ve Boğaziçi köyleri arasındaki yolda ulaşım serbestliği sağlanarak ve bu yoldan polis devriyelerinin Boğaziçi köyüne yeniden girebilmelidirler.

·     İcabında Türklerin yol üzerinde takviye etmiş oldukları mevzilerden sökülüp atılmaları için zırhlı araçlar ve toplar da dahil, kuvvetli güç kullanılabilir.

·     Türkiye'nin müdahalede bulunması halinde bu hareketin birkaç saat içinde bitirilmesi önemli olup bu durumda Türkiye’ye  Adanın işgali şeklinde değil, hava hücumları şeklinde tepki gösterilmelidir.[1]

Türkiye ile yapılan müzakerelerden sonuç alamayan Yunan Cuntası enosis düşüncesini gerçekleştirmek için Ada'ya gönderdiği Grivas öncülüğünde şiddet eylemlerini desteklemiştir. Bu doğrultuda Grivas komutasındaki RMMO (Rum Milli Muhafız Ordusu), 15 Kasım 1967 tarihinde Boğaziçi ve Geçitkale  köylerine saldırıda bulunmuştur. Kıbrıslı Türklerin kurdukları barikatları kaldırmayı kabul etmemeleri üzerine şiddetli çatışmalar yaşanmıştır. Böylelikle taraflar arasındaki gerginlik kısa zaman içinde tırmanmaya başlamıştır. Türkiye, Kıbrıs Türklerine yönelik yapılan bu saldırıları kendi temel değerleri ve çıkarları açısından siyasi bir tehdit olarak değerlendirmiştir. Gerginliğin tırmanması üzerine Türkiye’de konuyu gündeme alınma gereksinimi duyulmuştur.Tehdidin ciddiyeti saygınlık ve hak kaybına yol açabilecek niteliktedir.Nitekim kriz aynı zamanda Ada’daki Türk toplumunun yaşamsal varlıklarına yönelik bir tehdittir. Tehdidin tanımlanmasıyla birlikte bu çerçevede harekete geçerek çatışmaların sona erdirilmesi için neler yapılacağına seçenekler gözden geçirilmeye çalışılmıştır. Başlangıçta Türk hükümeti şiddet içeren tepki göstermeyip öncelikle bir toplantı yapılarak bu toplantıda ne yapılması gerektiği üzerine yoğunlaşılmıştır. Bu bağlamda krize verilen ilk tepki siyasidir. Ancak çatışmaların sabah 2'de başlamasına karşın, Milli Güvenlik Kurulu aynı gece 9.30'a kadar toplanamamıştır.  Sivil liderle, askeri kadro müdahaleye bir gereksinim olunduğu konusunda hem fikir olmuşlardır. Fakat,  1963-1964 Kıbrıs krizinde de olduğu gibi bu dönem için de Türkiye açısından askeri bir müdahalede bulunabilmek için yeterli askeri teçhizat ve hazırlık söz konusu değildir.

Türkiye tarafından Makarios'a bir nota verilerek Rum kuvvetlerinin 16 Kasım 1967 sabah saat 06.00'ya kadar Boğaziçi ve Geçitkale köylerinden çekilmemesi halinde sınırlı bir hava harekâtında bulunulacağını bildirmiştir. Türkiye sözlü tepkisini kuvvet kullanma tehdidi ile şekillendirmiştir. Bu notadan sonra Rum kuvvetleri saat 05.30'dan itibaren Boğaziçi ve Geçitkale köylerinden çekilmeye başlamıştır. Bu sebeple Türkiye'de sınırlı hava harekâtına başvurmaktan vazgeçmiştir.  Rum kuvvetleri, Türkiye tarafından belirtilen zaman diliminden önce geri çekildiği için Türkiye tarafından verilen nota bir ültimatom olarak görülmemiştir.

Ayrıca TBMM, 16-17 Kasım 1967 tarihli gizli oturumunda Kıbrıs'taki son gelişmeleri ele alarak oturum sonunda Kıbrıs'a askeri bir müdahalede bulunulması için hükümete gerekli yetki verilmiştir.[2]

Bu aşamadan sonra Türkiye kriz yönetim süreci içine girmiştir. 16 Kasım'da Türkiye, Kıbrıs'a askeri müdahale kararı almış ve Türk savaş uçaklarına Ada üzerinde ihtar uçuşu yaptırmıştır. Ayrıca 17 Kasım'da Yunanistan'a nota vererek istemlerinin yerine getirilmesini talep etmiştir. Söz konusu notada Türkiye;

  • Boğaziçi ve Geçitkale köylerine yapılan saldırıların derhal sona erdirilmesi,
  • Saldırıya uğramış Türklerin zararlarının tazmin edilmesi,
  • Kurucu antlaşmalara aykırı olarak Kıbrıs'a gizlice gönderilmiş olan Yunan askerileriyle bunların teçhizatlarının ve General Grivas'ın Kıbrıs'tan çıkarılmasını,
  • Rum Milli Muhafız Ordusu'nun dağıtılması,
  • BM Barış Gücü askerlerinin sayısının arttırılmasını

istemiştir.

Görüldüğü gibi, krize neden olan gelişmelerden hem Makarios yönetimi hem de Yunanistan sorumlu tutulmakta ve hem Makarios yönetiminden hem de Yunanistan'dan istemlerin yerine getirilmesi talep edilmektedir. Ayrıca, 1967 Kıbrıs krizi sırasında Türkiye'nin istemlerinin Kıbrıs Cumhuriyeti ve Yunanistan tarafından yerine getirilmemesi durumunda Türkiye'nin uygulamaya koyacağı yaptırımlar açık ve net bir şekilde ortaya konmuştur. Buna göre, Türkiye istemlerinin karşılanmaması halinde fiili güç kullanarak Kıbrıs'a askeri bir müdahalede bulunacağını açıklamıştır. Türkiye'nin krizin çözümünde göz önünde bulundurduğu temel noktalardan biri, Yunanistan'ın Kıbrıs'ta kurucu antlaşmalarla belirlenmiş güç dengesini kendi lehine bozma teşebbüsüdür. Bu nedenle Yunanistan üzerinde yoğun bir baskı oluşturularak kurucu antlaşmalara aykırı olarak Ada'ya sokulmuş olan Yunan kuvvetlerinin Kıbrıs toprakları dışına çıkarılması istenmiştir. Bu çerçevede Türkiye'deki karar vericiler için zorlayıcı diplomasi stratejisi kriz yönetim süreci için en uygun yöntem olarak görülmüştür. 1967 krizinde Türkiye tarafından uygulanan zorlayıcı diplomasi stratejisi çerçevesinde kuvvet kullanma tehdidinden yararlanılmış ancak kriz yönetim evresinde bu tehdit fiiliyata geçirilmemiş yani 1963-1964 krizinde olduğu gibi sınırlı ve ibret verici bir güç kullanımı söz konusu olmamıştır.

 Bu strateji ile  kriz sırasında Türkiye, kuvvet kullanma tehdidine dayanırken aynı zamanda  uzlaşı ve müzakere süreçlerini açık tutmaya da büyük özen göstermiştir.Bu bağlamda istemler dillendirilirken uluslararsı hukuka dayanan hak ve sorumluluklarını yerine getirmeye hazırlıklı olduğunu belirterek krizi sonlandıracak adınların atılmasını talep etmiştir.Ayrıca zorlayıcı diplomasinin alt türleri olarak da Türkiye tarafından zımni ültimatom ve dene-gör yöntemlerinden faydalanılmıştır.

 Kriz yönetim tekniği olarak ise, kuvvet kullanma tehdidi, şiddet içermeyen askeri baskı, arabuluculuk ve üçüncü aktör desteğinden yararlanılmıştır. Türkiye, şiddet içermeyen askeri baskı doğrultusunda Ada üzerinde savaş uçakları ile ihtar uçuşu yapmış ve Kıbrıs'ta Türk toplumuna yönelik saldırılara müdahale etmek için askeri hazırlıklara girişmiştir. Ayrıca Türkiye’nin Yunanistan’a sunmuş olduğu, antlaşmalara aykırı olarak Ada'ya sokulan Yunan askerlerinin ve bunların teçhizatlarının 45 gün içinde Kıbrıs sınırları dışına çıkarılmasını şart koşmasıyla belli bir zaman dilimi öne sürülerek karşı taraf üzerinde baskı kurulması mümkün olmuştur.

Arabuluculuk faaliyetleri ve üçüncü aktör desteği kapsamında ise, ABD, BM ve NATO krizi sona erdirmek için taraflar arasında girişimlerde bulunmuştur. Türkiye'nin öne sürdüğü şartların Yunanistan tarafından kabul edilmemesi üzerine ortaya çıkan durumun iki devlet arasında bir savaşa dönüşmesini önlemek amacıyla ilk arabuluculuk girişimi aynı zamanda kriz yönetim sürecinde baskın akörler olarak ön plana çıkan ABD, İngiltere ve Kanada'dan gelmiştir. Kanada Başbakanı Pearson tarafından önerilen teklife göre; İttifak Antlaşması'nda öngörülen miktarın üstündeki Türk ve Yunan kuvvetleri Kıbrıs'tan çekilecek, BM Barış Gücü askerlerinin sayısı arttırılacak, Kıbrıs Türk toplumunun son saldırılardan dolayı uğramış oldukları zararlar giderilecek ve Türkiye gelecekte Kıbrıs'a tek taraflı olarak askeri bir müdahalede bulunmayacağına dair garanti verecekti.[3]

Bu girişimlerden bir sonuç alınamayacağının anlaşılması üzerine 22 Kasım 1967 tarihinde BM Genel Sekreteri U-Thant devreye girmiş ve Yunanistan, Türkiye ve Makarios'a mesaj yollayarak çatışmaların yeniden başlamasına sebep olabilecek davranışlardan uzak durulmasını ve itidalli hareket edilmesini istemiştir. Ayrıca taraflar arasındaki gerginliği azaltmak amacıyla Jose Rolz-Bennet'i görevlendirmiştir. ABD ise, mevcut gerginliğin barışçıl yollardan giderilmesi amacıyla Cyrus Vance'i görevlendirmiştir. Arabuluculuk faaliyetlerine NATO Genel Sekreteri Manlio Brosio'da katılmıştır. Bu üç farklı kaynaktan yürütülen arabuluculuk girişimleri birbirini tamamlayıcı nitelikte olmuştur.

Bu gelişmelerden sonra taraflar arasındaki gerginlik seviyesi kriz yönetim sürecinde gelinen en kritik noktaya ulaşmıştır. 22 Kasım'da ABD temsilcisi Vance'in arabuluculuk girişimlerine başlamasına kadar ki geçen süre kriz yönetimindeki en kritik süreci teşkil etmiştir. ABD temsilcisi Vance'in arabuluculuk girişimleri sonuç vermiş ve 30 Kasım 1967 tarihinde Türkiye'nin istemleri Yunanistan tarafından kabul edilmiştir. Anlaşılacağı üzere Türkiye, üçüncü aktörler tarafından yapılan arabuluculuk girişimlerini desteklemiş ve krizin barışçıl yollar kullanılarak çözülmesini istemiştir. Bu barışçıl girişimler aynı zamanda istemlerin yerine getirilmesi için öngörülen teşvikler bağlamında da değerlendirilebilir. Türkiye tarafından yapılan diplomatik öneriler ve askeri hareketler, Makarios yönetimi ve Yunan Cuntası'na krizden çıkış yolu bırakacak şekilde seçilmiştir. Bu doğrultuda Yunanistan'a onurlu bir geri adım atma imkanı da verilmiştir. Türkiye tarafından kriz sırasında dile getirilen istemler sınırlı tutulmuştur. Krizin tırmanarak bir çatışma veya savaşa dönüşmesi önlenmiştir.      

Kriz sonrası evrede taraflar arasındaki gerginlik ve ilişki seviyesi kriz öncesi evredeki düzeye inmemiştir.  Türkiye'nin Yunanistan ve Makarios yönetiminden yerine getirmesini istediği talepler ABD temsilcisi Cyrus Vance'in arabuluculuk ettiği görüşmeler sırasında da dile getirilmiştir. Yapılan diplomatik müzakereler sonucunda Yunanistan, 30 Kasım 1967 tarihinde Türkiye'nin istemlerini yerine getireceğini açıklamış ve Ada'ya göndermiş olduğu Yunan askerlerinin ve bunların teçhizatlarının geri çekileceğini bildirmiştir.[4] Böylelikle 1967 Kıbrıs krizi sonlandırılmış, kriz toplamda 17 günlük kısa bir zaman dilimini kapsamış ve 1 Aralık 1967 tarihinde Türkiye'nin istemlerinin karşılanması ile sona ermiştir.Nitekim Türkiye’nin istemlerinin karşılanmamasının bedeli Kıbrıs ile sınırlı kalmayacak bir çatışmanın doğabileceği yönünde Türkiye’nin krizi tırmandırmasıdır.

 1967 Kıbrıs krizi sonrasında Boğaziçi ve Geçitkale köylerine yönelik saldırılar sona ermiş ve işgal kaldırılmıştır. Kurucu antlaşmalara aykırı olarak Kıbrıs'a sokulan Yunan kuvvetleri ve bunların malzeme ve teçhizatları Ada dışına çıkarılmıştır. EOKA militanı Grivas da, Kıbrıs dışına çıkarılmıştır.

Görüleceği üzere kriz, tarafların niyetine göre tasarlanmış bir krizdir. 1967 Kıbrıs krizi sonuçları açısından değerlendirildiğinde, kriz sonunda Türkiye'nin istemlerinin yerine getirildiği görülmektedir. Kriz sonucunun şekli açısından bakıldığında, taraflar arasında hem sözsel, hem eylemsel ve hem de metinsel bir anlaşmanın yapılması söz konusu olmuştur. Kriz sonrası statü incelendiğinde ise, Kıbrıs'ta yeni bir statü oluştuğu görülmemektedir. Kriz sonunda 1963-1964 Kıbrıs krizi sonrası oluşan önceki statükoya geri dönülmüştür. Yani 1967 Kıbrıs krizi sonrası ortaya çıkan statü, ‘statüko ante'dir.

Türkiye, dönemin uluslararası sisteminin iki kutuplu yapısını göz önünde bulundurmuş ve krizin Batı Bloğu içinde bir krize sebep olabileceğini görmüştür. Fakat o dönem için ABD ve SSCB arasında bir yumuşama döneminin yaşanması ve ABD ve SSCB'nin Türkiye'nin izlemiş olduğu politikaya daha anlayışlı yaklaşması, Türkiye'nin kriz durumuna karşı geliştirmiş olduğu hareket tarzını kuvvetlendirmiştir. Nitekim dönemsel koşullar itibari ile Soğuk Savaş’ın ilk yıllarındaki gibi süper güçler arasında revizyonist meydan okumalar söz konusu olmayıp daha çok siyasi ve diplomatik bir çatışmanın varlığından söz edilebilir. Nitekim Sovyetler Birliği, yasa hakları ve menfaatleri sebebiyle Türk toplumunu bir milli toplum olarak kabul etmiş ve de Kıbrıs'ta iki milli toplumun varlığının önemine değinmiştir. Ayrıca Türkiye'deki karar vericiler tarafından bu dönemde Kıbrıs'ta meydana gelebilecek bir çatışmanın tırmanarak bloklar arası bir çatışmaya yol açabileceği ihtimali düşük olarak değerlendirilmiştir. Bu bağlamda sistem içindeki süper güçlerde yarattığı etki açısından kriz açısından tehdit ancak nüfuzlarına yönelik bir tehdit olmaması yönünde değerlendirilebilir.

1967 Kıbrıs krizinin ortaya çıktığı dönemde Türkiye'nin iç politikası istikrarlı bir görünüm arz etmektedir. 1965 yılında yapılan seçimler sonucunda Süleyman Demirel liderliğindeki AP (Adalet Partisi) meclisteki sandalye dağılımının büyük bir çoğunluğunu elde ederek tek başına iktidar olmuştur. Böylelikle 1960 askeri darbesinden sonra görülen istikrarsız koalisyon hükümetleri bu dönemde yerini tek parti iktidarına bırakmıştır. Ayrıca 1965 seçimleri sonrasında TBMM'de sol partilerin de yer alması ile mecliste farklı görüş ve ideolojilerin de temsil edilmesinin önü açılmıştır. Yani kriz döneminde karar alma birminin yapısı kurumsaldır. Nitekim kriz sırasında Dışişleri Bakanlığı askeri müdahale tartışılırken diplomatik anlamda bu krizden yararlanılabileceği konusunda hükümeti bilgilendirmiştir.

1967 Kıbrıs krizinde Başbakan Süleyman Demirel'in sahip olduğu kişisel özelliklerin krizin başarılı bir şekilde yönetilmesini etkilediği söylenebilir.Başbakan Süleyman Demirel, bilgi seviyesi, algı düzeyi, biliş kapasitesi, kriz durumlarına uygun hızlı, net ve doğru karar alabilme becerisi ve krizi yönetebilme yeteneği ile başarılı bir lider rolü oynamıştır. Liderin krizi yöneirken uusal deseği alabilmesi oldukça önemlidir. Nitekim 1967 Kıbrıs krizi sırasında Türk basını gelişmeleri yakından takip etmiş ve Ada'da yaşanan gelişmeleri kamuoyuna yansıtarak Türk halkının gelişmelerden haberdar olmasını sağlamıştır. Türk basını, krizi gündemde tutarak gelişmeleri manşetten vermiştir. Böylelikle hem ulusal kamuoyunun hem de hükümetin Kıbrıs'ta gelişen olaylara karşı vermiş olduğu tepkinin canlı tutması sağlanmıştır.

Her ne kadar güçlü liderlik açısından siyasal yaşama yeni girmiş olan Demirel’in tecrübe yönünden eksikliği krizin kontrol edilmesinde bir engel teşkil ederken, liderin pragmatik yaklaşımı krizin çözümünü kolaylaştırmıştır. Aynı zamanda muhalefein, İnönü’nün ve CHP’nin özünde Kıbrıs konusunda hükümeti desteklemesi liderin inandırıcılığınn arttırılmasında önemli bir role sahip olmuştur.

Liderin, Demirel’in söz konsusu Kıbrıs sorunun içeride izlenen kalkınma programlarını kesintiye uğratma endişesi daha temkinli bir siyasa izlemesine yönelten faktörler arasındadır.

Ayrıca krize özgü ideolojik koşullardaki farklılık Türkiye’nin bu ölçütü göz önünde bulundurarak krizi yönetmesini sağlamıştır. Krizin yaşandığı dönemde, Makarios, Yunan Hükümeti ile ideoloji yönünden farklı düşüncedeydi. Makarios, Cunta'nın sıkı idaresinden ve değişmez komünist aleyhtarlığından nefret etmekteydi. Cunta ise solcu sempatizanlardan ve serbest fikirlerden hoşlanmıyordu. Diğer yandan krizin yaşandığı zaman diliminde Yunanistan’da demokrasinin işlemiyor olması ve Yunanistan’daki cuntanın aşırı milliyetçi söylemleriyle enosisi desteklemsi, bu hedefe ulaşılması için şiddet eylemlerinin desteklenmesi Trkiye’nin askeri müdahale için gerekçelerini güçlendirmiştir.Aynı zamanda bu durum SSCB ve ABD’nin de kriz sürecinde Türkiye’ye daha ılımlı yaklaşmalarına katkıda bulunmuştur.

 



[1] Glafkos Clerides, Cyprus: My Deposition, Alithia Publishing,1989.

[2] "Hükümet Savaş Yetkisi Aldı Yunanistan'a Nota Verildi", Milliyet, 18 Kasım 1967, s. 1.

[3] Sevin Toluner, Kıbrıs Uyuşmazlığı ve Milletlerarası Hukuk,İstanbul: Fakülteler Matbaası, 1977, s. 235.

[4] Başbakanın Son Kıbrıs Olayları İle İlgili Açıklaması, 8 Aralık 1967", Dışişleri Bakanlığı Belleteni, Aralık 1967, Sayı 38, s. 48.

Cuma, 04 Aralık 2015 08:13

Ana Sayfa - 1963-1964 Kıbrıs Krizi

“Askeri bir başarısızlığa uğramaktansa meseleyi siyasi yönden halletmeye çalışalım. Siyasi yenilgiye uğrasak dahi askeri yenilgiye uğramak kadar zararlı olmaz”

İsmet İNÖNÜ

 

Abstract

According to constitution agrrements of Cyprus; Greece, Turkey and Britain would ensure the independence, territorial integrity and security of the Republic of Cyprus as regulated by the Basic Articles of its constitution. The Treaty also banned the participation of the Republic of Cyprusin whole or in part, with any political or economic union. But Makarios tried to alter the constitution. Turkey perceived threat from the behavior of Makarios and  in the interest of preserving security of Turkish Cypriot community, Turkey threatened to intervene in Cyprus. But after strong warnings from the United States instead of intervening to the island she used only air power. This crisis took part as one of the sample coercive diplomacy strategy in Turkish foreign policy.


Kriz öncesi evrede; Kıbrıs Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Makarios, 22-26 Kasım 1962 tarihleri arasında Kıbrıs Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı sıfatıyla Türkiye'ye resmi ziyarette bulunarak Kıbrıs Anayasası'nda yapılmasını gerekli gördüğü değişiklikleri Türkiye'deki yetkililere aktarmıştır.  30 Kasım 1963 tarihinde Makarios Kıbrıs Anayasası için öngördüğü değişiklikleri Türk toplumu temsilcilerine sunmuş Türk tarafı ise 16 Aralık 1963 tarihinde bu değişiklikleri kabul edilemez olduğunu belirterek reddetmiştir.  Makarios söz konusu değişiklikleri garantör ülkeler olan Türkiye, İngiltere ve Yunanistan’a da sunmuş olup Türkiye tarafından da değişiklikler reddedilmiştir. Cumhurbaşkanı Makarios’un Kıbrıs Anayasası’nın maddelerini tek taraflı olarak değiştirmeye çalışması Türkiye tarafından Anayasal eşitliği ortadan kaldırıcı bir girişim olarak görülmüştür.

Bu nedenle krizin tetikleyicisi Türkiye sınırlarının dışındadır. Krizin tetikleyici eylemi enosis yanlısı EOKA’nın Türk toplumuna yönelik şiddet davranışıdır. Şiddet eylemi Adadaki Türk toplumunu yok etmeye yönelik olarak uygulanan örgütlü ve planlı bir girişim olduğu için karşı tarafın niyeti açısından tasarlamış bir krizdir. 21 Nisan 1966 tarihinde Patris Gazetesi'nde yayınlanan Akritas Planı[1] olarak isimlendirilen plan çerçevesinde Kıbrıs'ta yaşayan Türkler enosise ulaşmanın önündeki en önemli engel olarak görülmüş ve söz konusu anayasa değişiklikleri neticesinde ortaya çıkacak statü kabul edilmezse Türk toplumunun şiddet eylemleri ile sindirilmesi ve yok edilmesi amaçlanmıştır.

 21 Aralık 1963 tarihinde yerelde başlayan çatışmalar Kıbrıs Rum polisi ve EOKA militanları tarafından Ada genelindeki Türklere yönelik saldırılara dönüşmesiyle krizin başlangıç evresine geçilmiştir. Kıbrıs'ta meydana gelen bu şiddet eylemleri 1963-1964 Kıbrıs krizinin ortaya çıkışına neden olmuştur.  Türkiye 1960 yılında Kıbrıs'ta kurulan düzenin ve Kıbrıs Türk toplumunun hak ve menfaatlerinin korunması yüksek öncelikli değerler olarak benimsemiş ve bu kapsamda Kıbrıs Türk toplumuna yönelik saldırıları kendi açısından siyasi bir tehdit olarak algılamıştır.

Türkiye krizin başlangıç evresinde krize temkinli yaklaşarak öncelikle diplomasi seçeneğine başvurmuştur.

Karar verme sürecinde Cumhurbaşkanı Cemal GÜRSEL’dir. Başbakan İsmet İNÖNÜ, Dışişleri Bakanı Feridun Cemal ERKİN siyasi aktörler olarak ön plandadır. Krizi tetikleyen olay sırasında Türkiye'de 1961 Anayasası'nın kurduğu siyasal sistem vardır.  1961 Anayasası ile ayrıca ilk kez dış politikanın belirlenmesi sürecine Milli Güvenlik Kurulu da dahil olmuştur. Bu bağlamda Genelkurmay Başkanı Cevdet SUNAY askeri bürokrasiyi temsil etmektedir. 1960 askeri müdahalesi sonrasında TSK içerisinde ortaya çıkan görüş ayrılıklarından beslenen ihtilal girişimleri, sivil siyasetçiler arasında ise güvensizlikler mevcuttur. 1960 askeri müdahalesi sonrası sivilleşmeye yönelik girişimler yapılırken iç siyasette oldukça asker- sivil çatışması mevcuttur. Bu durum ise kriz sürecinde zaman zaman emir-komuta zincirinde aksamalara yol açmıştır.

23 Aralık 1963 tarihinde Türkiye garantör ülke olan Yunanistan ve İngiltere nezdinde girişimlerde bulunarak ortaklaşa bir çözüm bulunulması şeklinde istemini iletmiştir. 24 Aralık 1963 tarihinde ise Türkiye’nin girişimi üzerine Garantör ülkeler taraflar arasında ateşkes çağrısında bulunurken Türkiye de Adadaki Türk alayını harekete geçirerek Türk toplumuna yönelik saldırıları önleme çabasında bulunmuştur.

Rakibin fiili ihlalden geri adım attırılabilmesi için gerekirse savaşa başvurulabileceğine dair kararlılık ve inandırıcılık özellikleri yüksek stratejiler uygulanmıştır. Krize yol açan konu hakkında devletin temel değer ve önceliklerini sarsan bir tehdidin ortaya çıkmış olmasından hareket edilerek Kıbrıs Cumhuriyeti’nin ihlalini sona erdirecek davranış zorlayıcı diplomasi stratejinden yararlanılarak saptanmıştır. Bu strateji uygulanırken aynı zamanda hukuksal meşruiyetten uzaklaşılmadan uluslararası aktörlerin desteği sağlanmaya çalışılmıştır. Bu çerçevede ittifak ilişkileri içerisinde bulunulan ülke ve örgütlere diplomatik düzeyde bilgilendirmeler yapılarak Türkiye'nin kriz sürecinde izlemekte olduğu siyasanın haklılığı/meşruluğu anlatılmıştır.

Ulusal savunma sanayi gelişmemiştir. Özellikle Johnson mektubunun ardından Türkiye’nin saldırılara karşı etkin bir şekilde karşılık verme isteği ABD tarafından baskı ile engellenmiştir. Diğer taraftan Yunanistan’ın Adadaki Rum güçlerini fiili olarak desteklemesi Türkiye’nin girişimlerini zorlayan uluslararası bağımsız değişkenler arasındadır. Ayrıca askeri yetersizliklerin yanı sıra SSCB’nin Makarios yönetimini destekleyen açıklamaları Türkiye’nin hareket alanını kısıtlayan bağımsız değişkenler arasındadır. Bu bağlamda Türkiye uluslararası siyasal sistemin koşulları dahilinde hareket ederek krizin bloklar arasında bir çatışmaya yol açmasından sakınmıştır.

Krizin başarılı bir şekilde yönetilebilmesinde tarihi bir kişilik olan Başbakan İsmet İNÖNÜ’nün güçlü liderlik göstermesi önemli rol oynamıştır. Liderin algı düeyi, bilişsel kapasitesi, bilgisi, kriz durumlarında isabetli karar verebilme yetisi ve krizi kontrol edebilme becerisiyle, krizdeki risk ve faydaların belirlenmesinde etrafındaki siyasi kadronun da görüşünü alarak hareket etmesi krizin aşılabilmesinde oldukça önemli bir yere sahiptir. Nitekim Başbakan İnönü neredeyse bir Türk-Yunan savaşını başlatmaya niyetli olan kimi askerleri ve sivilleri dizginlemeyi başarabilmiştir. Bu bağlamda mecbur kalınmadıkça askeri müdahaleden imtina edilmiştir.

Türkiye istemlerini 13 Mart 1964 tarihinde Makarios'a verilen notada açıkça belirtmiştir. Buna göre Türkiye;

  • Kıbrıs Türk toplumuna yönelik şiddet eylemlerinin ve saldırıların bir an önce sona erdirilmesini,
  • Kıbrıs'ın her yerinde derhal ateşkes ortamının sağlanmasını, halihazırdaki ateşkes anlaşmalarına bağlı kalınmasını ve Lefkoşa'daki Yeşil Hat Anlaşması'na uyulmasını istemiştir.
  • Türk toplumuna uygulanan ablukaların kaldırılması, Türk toplumuna haberleşme ve ulaşım özgürlüğünün geri verilmesi ve Türk rehinelerin ve bunlardan öldürülenlerin naaşlarının en kısa zaman içinde geri verilmesini,
  • Adadaki Türk-Rum toplumu arasında öngörülen dengenin korunmasını, antlaşmalara aykırı olarak sokulan askeri güçlerin çıkarılmalarını istemiştir.

Kriz yönetim evresinde taraflar kriz yönetim stratejileri çerçevesinde krizi kendi çıkarlarına en uygun şekilde yönetmeye çalışmaktadır. Bu çerçevede Türkiye’nin zorlayıcı diplomasi stratejisini uygulaması rasyonel bir tercih olarak ortaya çıkmıştır. Türkiye bu startejiyi tercih ederken  ne topyekûn bir savaşa yol açabilecek sert tepki göstermek ne de baskılara karşı etkisiz kalmak istememiştir. Nitekim zorlayıcı diplomasi stratejisi tercih edilirken rakip üzerinde kararlı ve güçlü bir motivasyona sahip olunduğu hissi ve istemlerinin kabul edilmemesi halinde krizin tırmanacağına ilişkin bir korku duygusu oluşturmalıdır.

 Türkiye Makarios yönetiminin fiili durum ihlalini sona erdirmesi iin zorlayıcı diplomasinin türlerinden olan zımni ültimatomu ve baskıyı aşamalı olarak arttırma stratejilerini kullanmıştır. Zorlayıcı diplomasi stratejisi, karşı tarafı saldırgan ve kışkırtıcı tutumundan vazgeçirmek için onu zorlamak yerine ikna etmeye çalışmaktadır. Bundan dolayı zorlayıcı diplomasi stratejisi aslında kuvvet kullanma tehdidiyle desteklenen diplomatik bir stratejidir.

Türkiye açısından bakıldığında, krizi başlatan aktörün Kıbrıs Cumhuriyeti ve Kıbrıs Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Makarios olduğu görülmektedir. Krizin türü incelendiğinde ise, krizin taraflarına göre iki taraflı bir krizdir. Çünkü kriz Türkiye ve Kıbrıs Cumhuriyeti arasında meydana gelmiştir. Krizin çıktığı coğrafyaya göre, bölgesel bir krizdir. Çünkü kriz Doğu Akdeniz bölgesinde yaşanmıştır. Kriz-zaman ilişkisine göre, gelişen bir krizdir. Çünkü krizin tarihsel bir süreç içinde ortaya çıktığı görülmektedir. Krizi çıkaran tarafın niyetine göre, tasarlanmış bir krizdir. Çünkü Rum liderler, Kıbrıs Türk toplumunu saldırılarla yok etmeyi krizden önce planlamıştır. Krize neden olan olayın niteliğine göre, siyasi ve insani bir krizdir. Çünkü kriz sırasında yaşanan gelişmeler Türk-Yunan dengesini ilgilendirmekte ve de sivillere yönelik şiddet uygulanmaktadır.

Krizin sonucuna göre ise, sorunu çözmeyen ama değişime neden olan bir krizdir. Çünkü 1963-1964 Kıbrıs krizi sonunda Kıbrıs sorunu çözülmemiş ve değişime uğrayarak yeni bir görünüm almıştır. Krizi başlatan eylemin türü ise, Makarios yönetiminin ve Rumların Kıbrıs Türk toplumuna yönelik uyguladıkları şiddet eylemleridir. Makarios ve Rumlar bu şiddet eylemleri ile Kıbrıs Türk toplumunu ortadan kaldırmayı hedeflemiştir. Türkiye açısından tehdidin ciddiyetine bakıldığında ise, siyasi bir tehdit ile karşı karşıya olunduğu görülmektedir. Çünkü Kıbrıs'ın statüsünün ve Kıbrıs Türk toplumunun güvenliğinin sağlanması Türkiye için önemli değerler olarak kabul edilmiştir.

1963-1964 Kıbrıs krizi sonuçları açısından değerlendirildiğinde, Türkiye'nin krize ilişkin istemlerinin büyük ölçüde karşılandığı görülmektedir. Kriz sonucunun şekline bakıldığında ise, kriz sonrasında taraflar arasında krizi sona erdirecek sözsel ve eylemsel bir uzlaşı sağlanmış, fakat bu uzlaşı metinsel bir niteliğe kavuşturulamamıştır. Diğer yandan her ne kadar krize yol açan olaylar sırasında Türkiye’nin istemleri karşılanmış olsa da aslında kriz sonrasında Kıbrıs’ta üç garantör ülkenin oluşturmuş olduğu statü bozulmuş, deyim yerindeyse kriz sonrasında Kıbrıs konusu yeniden ve daha da derinleşen bir “sorun” niteliğine dönüşmüştür. Dolayısıyla çözüldüğü varsayılan Kıbrıs konusu yeniden sorun niteliğine dönüşürken taraflar daha da karmaşık bir ilişkiye sürüklenmiş ve kriz bu boyutuyla sorun yaratan kriz olarak görülmüştür.

ABD, Kıbrıs meselesini Türk-Yunan ilişkileri ve NATO ittifakı açısından değerlendirmiştir. O dönem için ABD'yi endişelendiren konulardan biri de Kıbrıs meselesinin Türkiye ve Yunanistan’da Amerika aleyhine tepkiler uyandıracak gelişmelere yol açması olmuştur.Süpergüç olan ABD ni  nüfuzuna bir tehdit olamamkla birlikte ABD için tehdit niteliği taşımaktadır. Türkiyenintekisi, siyasi, sözlü, şiddet içeren sözlü tepkiler olmuştur. Tehdidin ciddiyeti, siyasi, saygınlık ve hak kaybına yol açabilecek, niteliktedir.Türkiye ABD’nin NATO’nun BM’nin sürece dahil olması için kimi önerieleri olumsuzluklarına rağmen kabul ederek diplomatik müzakerelere hzır olduğunu göstermiştir. Ancak girişimlerini sounuç vermemiş müdahalede yalnızlaştırılmıştır.ABD, 1963-1964 Kıbrıs Krizi sırasında politikasını Makarios'un SSCB etkisi altına girmemesi ve Doğu Bloğu'na kaymaması noktasında belirlemiş ve tarafsız bir politika izlemeye çalışmıştır. İngiltere ise, meseleye Ada'daki üsleri açısından yaklaşmıştır. Bu nedenle İngiltere Ada'daki düzeni bozabilecek, istikrarsızlık meydana getirecek ve özellikle SSCB'nin müdahalesine imkan sağlayabilecek gelişmelerden çekinmiştir.[2]

Kriz esnasında Türk karar vericileri açısından birincil öncelik, Kıbrıs Türk toplumunun güvenliğinin sağlanması olmuştur.Kriz sıarasında baskın siyasi askeri çatışma vardır. ABD ve SSCB Ekim Füzeleri bunalımından sonra nükleer silahların yayılmasını önlemek için Moskova’da 1963’te “Nükleer Silah Denemelerinin Kısmi Yasaklanması Anlaşması”nı imzalamışlardır.

Karar alma birminin yapısı;Kurumsaldır (Bakanlar Kurulu, Milli Güvenlik Kurulu, Devrim Komuta Konseyi, Genel Kurmay Başkanlığı.Aktörler arası iletişim bürokratlar, dışişleri bakanları, hükümet başkanları, diplomatik temsilciler düzeyinde yürütülmüştür. Askeri müdahalenin gerekliliğ konusunda kamuoyu hazırlanması sağlanarak ulusal destek alınmıştır. 15 Ocak 1964'te Londra Konferansı toplanmış, fakat konferanstan herhangi bir sonuç alınamamıştır. Londra Konferansı'nın sonuç alınamadan dağılması sonrasında Rumların saldırılarının devam etmesi üzerine Kıbrıs'ta Türk toplumuna yönelik şiddetin artması ve gerginliğin tırmanması karşısında Türkiye, diplomatik girişimlerin yanında bir takım askeri önlemler de alınması gerektiğine karar vermiştir. Bu çerçevede Türk Hükümeti, 16 Mart 1964 gün ve 93 sayılı TBMM kararı (Kıbrıs'a Askeri Müdahale Kararı) ile Türkiye Büyük Millet Meclisi'nden TSK'nin (Türk Silahlı Kuvvetleri) yurt dışına gönderilmesi konusunda gerekli izni almıştır.[3]Bunun üzerine Makarios gerginliği daha da tırmandırarak 4 Nisan'da İttifak Antlaşması'nı tek taraflı olarak feshettiğini açıklamıştır.Türkiye, 28 Mayıs 1964 tarihinde Makarios'a nota vererek bu girişimlerden vazgeçmesini istemiştir. Makarios'un Türkiye'nin notasını dikkate almaması üzerine Türkiye, 2 Haziran'da Kıbrıs'a askeri müdahalede bulunma kararı almış, fakat bu karar ABD'nin engellemesi neticesinde hayata geçirilememiştir.Ancak görüşmeler devam ederken Rumlar, 6 Ağustos'ta Erenköy'e saldırmış ve taraflar arasındaki gerginlik seviyesi kriz yönetim sürecinde gelinen en kritik noktaya yaklaşmıştır. Bunun üzerine Türkiye önce savaş uçakları ile ihtar uçuşu yapmış, fakat ihtar uçuşlarından bir sonuç alınamaması üzerine 8-9 Ağustos 1964 tarihleri arasında Rum askeri hedeflerini savaş uçakları ile bombalamıştır. Rum askeri hedeflerinin bombalanması süreci kriz yönetiminde gelinen en kritik noktayı teşkil etmiştir. Bu aşamada Makarios yönetiminin iki seçeneğinin olduğu görülmektedir. Birincisi, krizi daha da tırmandırmak suretiyle Türkiye'nin Kıbrıs'a askeri müdahalede bulunmasının önünü açmak, İkincisi ise, gerginliği azaltarak krizin yatışmasını sağlamaktır. Makarios yönetimi ikinci seçeneği tercih ederek gerginliği azaltmış ve taraflar arasında ateşkes sağlanmıştır. Ateşkes koşullarının sağlanmasından sonra ise kriz yönetim süreci sona ermiş ve kriz sonrası evreye geçilmiştir. Fakat taraflar arasındaki gerginlik ve ilişki seviyesi kriz öncesi evredeki duruma dönmemiş, gerginlik devam etmiştir.      

Fakat Türkiye'nin Kıbrıs'a askeri müdahale kararı 5 Haziran 1964 tarihinde ABD Başkanı Johnson tarafından gönderilen mektupla engellenmiş[4] ve sonrasında da yeni bir müzakere sürecine girilmiştir.22-23 Haziran'da İnönü, ABD'ye giderek konu ile ilgili görüşmelerde bulunmuş ve 9 Temmuz'da Cenevre'de Dean Acheson taraflar arasında arabuluculuk girişimlerine başlamıştır.

Kıbrıs'taki BM Barış Gücü'nün Rumlar tarafından yapılan saldırıları önleyememesi üzerine Türk jetleri 7 Ağustos'ta Ada üzerinde ihtar uçuşu yapmıştır.[5] Fakat buna rağmen Grivas komutasındaki Rumlar Erenköy ablukasını kaldırmamış ve çatışmalar devam etmiştir. Bunun üzerine Türkiye, 8-9 Ağustos'ta Rum mevzilerini bombalamıştır.[6] Türk jetlerinin müdahalesi sonucunda 33 Kıbrıslı Rum ölmüştür. Görüldüğü gibi, Türkiye kriz sırasında sınırlı ve ibret verici bir güç kullanımında bulunmuştur.Makarios, Kıbrıs Türk toplumuna yönelik baskılarını giderek arttırmış ve Türk toplumuna karşı ambargo ve abluka uygulamaya başlamıştır. Makarios, 17 Temmuz 1964 tarihinde aldığı kararla yirmi beş kalem malı[7] stratejik madde olarak ilan ederek bu malların İçişleri Bakanlığının izni olmaksızın Kıbrıslı Türklere satılmasını ve Kıbrıslı Türkler tarafından satın alınmasını yasaklamıştır.

Türkiye tarafından düzenlenen hava harekâtlarının hemen ardından ABD ve SSCB, Türkiye nezdinde girişimde bulunarak bombardımana son verilmesini istemiştir. Bombardımanın olduğu 8-9 Ağustos tarihlerinde gelişmeler BM Güvenlik Konseyinde ele alınmış ve BM Güvenlik Konseyi Kıbrıs'ta ateşkesin sağlanmasını istemiştir. Makarios'un BM Güvenlik Konseyi'nin ateşkes çağrısına uyarak ablukayı kaldıracağını ilan etmesi üzerine Türkiye de 10 Ağustos'ta ateşkesi kabul ettiğini açıklamıştır. Böylelikle Kıbrıs'ta sıcak bir savaşın eşiğinden dönülmüş ve kriz sona ermiştir. Bundan sonra Kıbrıs'ta çatışmaların yerini Rumların Türk toplumuna karşı uygulamaya koydukları ekonomik ablukalar almıştır.[8] Kriz sonrası evrede, Kıbrıs Türk toplumuna yönelik şiddet eylemleri ve saldırılar sona ermiştir. Bununla birlikte Ada genelinde dağınık halde yaşayan Türkler kendilerini daha güvende hissedecekleri bölgelere göç etmeye başlamıştır.

Grivas komutasındaki Rumların, 6 Ağustos'ta Erenköy'ü limana bağlayan yolu denetim altına almak için yaptıkları saldırıya, Kıbrıslı Türklerin kurduğu ve 1 Ağustos 1958 tarihinde mücahit teşkilatına dönüşmüş olan TMT (Türk Mukavemet Teşkilatı) üyeleri ateşle karşılık vermiş ve şiddetli çatışmalar yaşanmıştır. Erenköy'e kadar çekilmek zorunda kalan Kıbrıslı Türkler, Rumlar tarafından ablukaya alınmış ve yaşamlarından ciddi olarak endişe edilmeye başlanmıştır. Erenköy'e sıkışan Kıbrıslı Türklerin tek kurtuluş yolu Türkiye'nin havadan yapacağı askeri müdahale olarak görülüyordu. Kıbrıs'taki BM Barış Gücü'nün Rumlar tarafından yapılan saldırıları önleyememesi üzerine Türk jetleri 7 Ağustos'ta Ada üzerinde ihtar uçuşu yapmıştır.[9] Fakat buna rağmen Grivas komutasındaki Rumlar Erenköy ablukasını kaldırmamış ve çatışmalar devam etmiştir. Bunun üzerine Türkiye, 8-9 Ağustos'ta Rum mevzilerini bombalamıştır.[10] Türk jetlerinin müdahalesi sonucunda 33 Kıbrıslı Rum ölmüştür. Görüldüğü gibi, Türkiye kriz sırasında sınırlı ve ibret verici bir güç kullanımında bulunmuştur.

kriz öncesi evrede Türkiye'deki siyasi karar vericiler bir krizin çıkabileceğine dair belirtileri görmüş ve bu amaçla Makarios yönetimine gerekli uyarıları yapmak üzere Ankara'ya davet etmiştir. Bu çerçevede Makarios, 22-26 Kasım 1962 tarihleri arasında Türkiye'ye resmi bir ziyarette bulunmuş ve bu ziyaret sırasında Türkiye'deki siyasi karar vericiler Kıbrıs'ta çıkması muhtemel bir krizin önlenmesi için Makarios'a gerekli uyarıları yapmıştır. Fakat Makarios, Türkiye tarafından yapılan bu uyarıları dikkate almamış ve 30 Kasım 1963 tarihinde Türkiye, İngiltere, Yunanistan ve Kıbrıs Türk toplumuna muhtıra vererek Kıbrıs Anayasası'nda değişiklik yapılmasını istemiştir. Türkiye, Zürih ve Londra Antlaşmaları'nın Kıbrıs'ta kurduğu düzeni değiştirmeyi öngören bu muhtırayı kabul edilebilir bulmayarak 6 Aralık 1963 tarihinde reddetmiştir. Böylelikle taraflar arasındaki gerginlik seviyesi artmaya başlamıştır. Türkiye ve Kıbrıs Cumhuriyeti arasındaki gerginlik seviyesinin artmasına rağmen, Makarios amacından vazgeçmemiş ve amacını gerçekleştirme doğrultusunda 21 Aralık 1963 tarihinde Kıbrıs Türk toplumuna yönelik saldırıları ve şiddet eylemlerini başlatmıştır. Bu gelişmeler taraflar arasındaki gerginliğin daha da artmasına neden olurken, bu aşamadan sonra Türkiye kriz yönetim süreci içine girmiştir. Kıbrıs Türk toplumuna yönelik şiddet eylemlerinin artması ve yayılması üzerine Türkiye, 25 Aralık 1963 tarihinde Kıbrıs üzerinde savaş uçaklarına ihtar uçuşu yaptırmıştır. Yapılan diplomatik girişimler neticesinde 15 Ocak 1964'te Londra Konferansı toplanmış, fakat konferanstan herhangi bir sonuç alınamamıştır. Londra Konferansı'nın sonuç alınamadan dağılması sonrasında Rumların saldırılarının devam etmesi üzerine Türkiye, 13 Mart 1964'te Makarios'a nota vermiş ve 16 Mart'ta da  Kıbrıs'a askeri müdahalede bulunmak için TBMM'den yetki almıştır. Bunun üzerine Makarios gerginliği daha da tırmandırarak 4 Nisan'da İttifak Antlaşması'nı tek taraflı olarak feshettiğini açıklamıştır. Nisan ve mayıs aylarında Kıbrıs Türklerine yönelik saldırılar artmış ve Rumların silah satın alma ve mecburi askerlik sistemini getirme girişimleri üzerine Türkiye, 28 Mayıs 1964 tarihinde Makarios'a nota vererek bu girişimlerden vazgeçmesini istemiştir. Makarios'un Türkiye'nin notasını dikkate almaması üzerine Türkiye, 2 Haziran'da Kıbrıs'a askeri müdahalede bulunma kararı almış, fakat bu karar ABD'nin engellemesi neticesinde hayata geçirilememiştir. 22-23 Haziran'da İnönü, ABD'ye giderek konu ile ilgili görüşmelerde bulunmuş ve 9 Temmuz'da Cenevre'de Dean Acheson taraflar arasında arabuluculuk girişimlerine başlamıştır. Ancak görüşmeler devam ederken Rumlar, 6 Ağustos'ta Erenköy'e saldırmış ve taraflar arasındaki gerginlik seviyesi kriz yönetim sürecinde gelinen en kritik noktaya yaklaşmıştır. Bunun üzerine Türkiye önce savaş uçakları ile ihtar uçuşu yapmış, fakat ihtar uçuşlarından bir sonuç alınamaması üzerine 8-9 Ağustos 1964 tarihleriarasında Rum askeri hedeflerini savaş uçakları ile bombalamıştır. Rum askeri hedeflerinin bombalanması süreci kriz yönetiminde gelinen en kritik noktayı teşkil etmiştir. Bu aşamada Makarios yönetiminin iki seçeneğinin olduğu görülmektedir. Birincisi, krizi daha da tırmandırmak suretiyle Türkiye'nin Kıbrıs'a askeri müdahalede bulunmasının önünü açmak, İkincisi ise, gerginliği azaltarak krizin yatışmasını sağlamaktır. Makarios yönetimi ikinci seçeneği tercih ederek gerginliği azaltmış ve taraflar arasında ateşkes sağlanmıştır. Ateşkes koşullarının sağlanmasından sonra ise kriz yönetim süreci sona ermiş ve kriz sonrası evreye geçilmiştir. Fakat taraflar arasındaki gerginlik ve ilişki seviyesi kriz öncesi evredeki duruma dönmemiş, gerginlik devam etmiştir.       

Krizi sonrasında taraflar arasında krizi sona erdirecek sözsel ve eylemsel bir uzlaşı sağlanmış, fakat bu uzlaşı metinsel bir niteliğe kavuşturulamamıştır. Diğer yandan her ne kadar krize yol açan olaylar sırasında Türkiye’nin istemleri karşılanmış olsa da aslında kriz sonrasında Kıbrıs’ta üç garantör ülkenin oluşturmuş olduğu statü bozulmuş, deyim yerindeyse kriz sonrasında Kıbrıs konusu yeniden ve daha da derinleşen bir “sorun” niteliğine dönüşmüştür. Dolayısıyla çözüldüğü varsayılan Kıbrıs konusu yeniden sorun niteliğine dönüşürken taraflar daha da karmaşık bir ilişkiye sürüklenmiş ve kriz bu boyutuyla sorun yaratan kriz olarak görülmüştür. Türkiye açısından bakıldığında ise, kriz sonrasında ortaya çıkan durum kabul edilebilir bir statü ve/ya statüko olarak görülmemiştir. 

1963-1964 Kıbrıs krizi sırasında Türkiye krizin yönetimi ve çözümü sürecinde zorlayıcı diplomasi stratejisinden yararlanmıştır. Çünkü Türkiye'nin kriz sırasındaki asıl amacı askeri güç kullanımı ve topyekûn bir savaşa yol açabilecek nitelikte sert bir tepki göstermek olmamıştır. Temel amaç, kurucu antlaşmaların tek yanlı eylem ve kararlar ile değiştirilemeyeceğini Rum tarafına kabul ettirmek ve kurucu antlaşmaların Kıbrıs Türk toplumuna vermiş olduğu hakların güvence altına alınması ve korunması olmuştur. Bu bağlamda Türkiye kriz sırasında meselenin sadece diplomatik yollardan halledilemeyeceğini değerlendirmiş ve kendini askeri seçenekleri de göz önünde bulunduran bir yaklaşım sergilemek zorunluluğu içinde hissetmiştir. Bu doğrultuda Türkiye'deki karar vericiler kendileri için en uygun ve rasyonel kriz yönetim stratejisinin zorlayıcı diplomasi stratejisi olduğuna karar vermiştir



[1] Akritas Planı hakkında daha detaylı bilgi için bkz.; Necati Münir Ertegün, In Search of a Negotiated Cyprus Settlement, Lefkoşa: Ulus Matbaacılık,  1981.

[2] "İnsani Açıdan", Milliyet, 7 Şubat 1964, s. 1.

[3] TBMM, hükümete gerektiği takdirde Londra ve Zürih Antlaşmalarının Türkiye'ye tanıdığı hakkı kullanarak Kıbrıs'a Türk Silahlı Kuvvetlerinin gönderilmesi konusunda tam yetki vermiştir. Yapılan gizli oturum sonunda hazır bulunan 491 Milletvekili ve Senatörden 487'si olumlu oy kullanmış, dört kişi ise çekimser kalmıştır. "Meclis, Kıbrıs için Hükümete Tam Yetki Verdi", Milliyet, 17 Mart 1964, s. 1.

[4] 5 Haziran 1964 tarihinde ABD Başkanı Lyndon B. Johnson tarafından Türkiye Başbakanı İsmet İnönü'ye gönderilen mesaj "Johnson Mektubu" olarak bilinmektedir. Johnson Mektubu, Türkiye'nin Kıbrıs'a müdahalede bulunmasını önlemek amacıyla gönderilmiştir.

[5] "Bakanlar Kurulu Açıklaması", Cumhuriyet, 8 Ağustos 1964.

[6] Hükümet konuyla ilgili yaptığı açıklamada; "Kıbrıs Rumlarının Kıbrıs anayasasını ve garanti anlaşmalarını hiçe sayarak Türklere karşı silahlı saldırılara devam etmesi, BM'in çağrılarını da umursamayarak Ada'yı silah deposuna çevirmesi ve de alakalı bütün girişimler sonuç vermeyince Türk hükümeti harekâta başlamıştır" denmiştir. "Bombardımana Başladık, Donanma Kıbrıs Yolunda", Hürriyet, 9 Ağustos 1964.

[7] Çivi, kereste, demir, çimento, radyo, telefon, telsiz, kamyon, traktör, otomobil parçaları, gıda ürünleri gibi maddelerin Türk bölgelerine girişi yasaklanmıştı. Pierce Oberling, Bellapais'e Giden Yol: Kıbrıs Türklerinin Kuzey Kıbrıs'a Göçü, Çev. Mehmet Erdoğan,  Ankara: Genelkurmay Basımevi,1987, s. 103.

[8] Melek Fırat, "Yunanistan'la İlişkiler", Baskın Oran (ed.), Türk Dış Politikası, Cilt I,  İstanbul: İletişim Yayınları, 2008, s. 729.

[9]"Bakanlar Kurulu Açıklaması", Cumhuriyet, 8 Ağustos 1964.

[10]Hükümet konuyla ilgili yaptığı açıklamada; "Kıbrıs Rumlarının Kıbrıs anayasasını ve garanti anlaşmalarını hiçe sayarak Türklere karşı silahlı saldırılara devam etmesi, BM'in çağrılarını da umursamayarak Ada'yı silah deposuna çevirmesi ve de alakalı bütün girişimler sonuç vermeyince Türk hükümeti harekâta başlamıştır" denmiştir. "Bombardımana Başladık, Donanma Kıbrıs Yolunda", Hürriyet, 9 Ağustos 1964.

Cumartesi, 10 Ekim 2015 18:55

Ana Sayfa 1984-1990 Batı Trakya Krizi

Batı Trakya Krizi

Abstract

Turkish minority rights in Greece has been protected by agreements between Turkey and Greece. Greece was tended to behave illegal to these agreements and began to apply pressure on them especially by 80s. Anti-humanitarian behaviors of Greece was assesed as destructive for security environment by Turkey.

Trakya bölgesi günümüzde Doğu ve Batı olmak üzere iki parçaya ayrılmıştır.  Doğu Trakya Türkiye Cumhuriyeti’nin sınırları içerisinde Batı Trakya ise Meriç (Evros) Nehrinin bitiminden Mesta-Karasu ( Nestos) nehrine kadar kadar olan Yunanistan toprakları içerisinde yer almaktadır. Krizin tetikleyicisi halihazırda uluslararası toplumun temel birimi olan Türk azınlığı bünyesinde barındıran Yunanistan’dır.

Türkiye ve Yunanistan arasındaki söz konusu kriz etnik bir bütünlüğün olmadığı tam tersine etnik çatışmalara meyilli bölge olan Balkan coğrafyasında ortaya çıkmıştır. Dönemsel olarak ise Soğuk Savaş döneminin sona ermeye başladığı iki süper gücün ‘müşterileri (clients)’ olarak nitelendirilen ‘uydu’, ‘küçük’ devletlerin sorunlarının ön plana çıktığı zamanı kapsamaktadır. Etnik-dinsel çatışmalar, kitlesel göç, mülteci hareketleri, kriz sürecindeki uluslararası ve bölgesel ajandanın konuları arasındadır. Ayrıca sistemdeki değişim Yunanistan’ın kriz dönemindeki azınlık politikasında oldukça belirleyici olmuştur. Sovyetlerin dağılmasıyla 1989’un sonlarında yaşanan göçler sonucu Yunanistan’a gelen Pontuslu Rumlar, Batı Trakya’ya yerleştirilmiştir.

Diğer yandan taraflar arasında süre gelen azınlıklar sorununun devamlılığında ve krizin ortaya çıkışında 1987 Ege Denizi Kıta Sahanlığı Krizi’nde Yunanistan’ın tek taraflı egemenlik ve hak paylaşımını sağlamak isteği düşmanca duyguların pekiştirici bir role sahip olmuştur.

Kriz; tarihsel uyuşmazlığın bir parçası olarak ortaya çıkmıştır. Nitekim: “Türkiye ve Yunanistan ulusal bağımsızlıklarını, bunun sonucunda da “ulus devlet”lerini birbirlerine karşı yürüttükleri savaşlar sonunda elde etmişlerdir.”[1] Batı Trakya’da oluşturulan statü 30 Ocak 1923 tarihli Türk ve Rum Nüfus Değişimine İlişkin Sözleşme ve Protokol’e dayanmaktadır. Buradaki hükümlere göre İstanbul Rumları ile Batı Trakya Müslümanları mübadele dışında bırakılmış olup 1913 Bükreş Antlaşması ile saptanan sınırın doğusunda kalan Müslümanlar, Batı Trakya Müslümanları olarak sayılmıştır.[2] Anlaşmanın taraflarca yorumu sorun çıkarmış mübadeleye kimlerin dahil olacağı konusu ikili ilişkileri gerginleştirmiştir. 10 Haziran 1930’da imzalanan Dostluk Antlaşması ile yerleşim yerleri ve doğum tarihleri ne olursa olsun İstanbul Rumlarını ve Batı Trakya Türk/Müslümanları yerleşik olarak sayılmışlardır.

1923 Lozan Barış Antlaşması ile taraflar bünyelerindeki azınlıkların haklarının korunması, statülerini sağlamada hemfikir olsalar da uygulamada uyuşmazlık devam etmiştir. Yunanistan Azınlıkları koruma rejimi olan[3] Lozan Barış Antlaşmasına aykırı olan uygulamaları; sonucu Antlaşmanın ihlali taraflar arasındaki uyuşmazlığın kaynağını oluşturmaktadır. Yunanistan’ın statü kuran anlaşmaların ihlali Türkiye tarafından fiili durum yaratma girişimleri olarak değerlendirilmiş en nihayetinde ilişkiler gerginleşerek tarafların ısrarcı tutumları çatışmacı bir siyasayı doğurmuş ve söz konusu kriz yaşanmıştır.

 Krizin tetikleyicisi gelişen zaman içerisinde Yunanistan’ın azınlığa yönelik davranışları  sonucu ortaya çıkmıştır;

·         Yunanistan’ın azınlığın hak ve statüsünün bozulmasına yönelik girişimleri;  Türkçe yayınların ve Türkçe konuşulmasının yasaklanması,  Türk vakıfların  mallarına el konulması, traktör ehliyeti verilmemesi ya da bu ehliyeti olanlara yüksek oranda cezaların kesilmesi[4] Türklere ait arazilerin kamulaştırılması ve birleştirilmesi, inşaat ve onarım ruhsatlarının verilmemesi, 19. maddeye (Yunan asıllı olmayan birinin Yunanistan’dan geri dönmeksizin ayrılması durumunda Yunanistan vatandaşlığından çıkartılabilir) istinaden vatandaşlıktan çıkarma[5], Türk azınlığın seçtiği müftünün kabul edilmemesi.

·         Özellikle Türk derneklerin kapatılması azınlıkların örgütlenerek hareket etmelerini tetikleyici bir faktör olmuş ve oluşturulan kamuoyu iki ülke arasındaki azınlıklar konusundaki çatışmanın krize evrilmesinde belirleyici bir rol oynamıştır.

Yunanistan’da Türk azınlık her zaman için bir baskı, ezilme, ayrımcılık söz konusu olmuş ancak Yunan ve Türk toplumunun ilk kez karşı karşıya gelerek Türk azınlığın fiilen saldırıya uğraması söz konusu kriz sırasında yaşanmıştır. Bu anlamda azınlığın artık Yunanistan’ın ihlallerine karşı;

·         Protestolarda, gösterilerde bulunması,

·         Haklarının sağlanmadığı konusunda meşruluk sorgulaması,

·         Yunanistan’ın fiili durum yaratma çabaları

·         Azınlık haklarını temsil eden kişilerin tutuklanmaları

·         Sistemdeki çözülmeyle baskı gören grupların örgütlü mücadelelerin önemini gösteren eylemleri sonucu azınlığın da harekete geçmesi krizin tetikleyici şekillerini oluşturmaktadır.

Bu suretle derneklerin kapatılmasının altında Türk kimliğinin Müslüman olarak gösterilmesi ve Türkiye’nin azınlığa desteğini engellenmeye çalışılmakla birlikte ister istemez Yunanistan’ın kendi içerisinde azınlığa yönelik politikaları Türkiyeye’ye yansıyarak uyuşmazlık çatışmaya evrilmektedir.

Batı Trakya Krizinde; uyuşmazlıktan çatışma evresine geçiş yani Yunanistan’ın kendi çıkar ve beklentilerini gerçekleştirme güdüsüyle görüş ayrılıklarının giderilemeyerek eylemsel davranışlarda bulunulması; 1980’lere rastlamaktadır. 1982 yılının başlarında İskeçe’de İnhanlı köyünde Yunanistan’ın Türk azınlığın arazilerine el koyması bu arazileri kamulaştırdığı iddiasıyla Yunanistan’ın  kendisini haklı gösterecek, gizli belgeler olduğu savı altında, bir hukuksal siyasal meşruiyet zeminine oturtmaya çalışmıştır. Her ne kadar daha önce de baskılar, kamulaştırmalar mevcut olduysa da azınlık geçimlerini sürdürdükleri tarımsal arazilerin kaybedilmesinin yaşamlarının sonlanmasına eşdeğer olup kaybedecekleri başka bir şey kalmaması sonucunda tarihe ‘İnhanlı direnişi’ olarak geçen toplumsal mücadele ile Yunanistan Hükümetine karşılık vermiştir.

Bu durum dönemin Türk karar alıcıları için Yunanistan’ın azınlıkların haklarının korunmadığının aksine saldırgan tutum geliştirdiğinin bir göstergesi olmuştur. Bu bağlamda oluşturulan gerçekliğin değiştirilerek, karar alıcılar ‘soydaş’ larının haklarının korunamaması neticesinde temel değerlerine ve önceliklerine tehdit algılamışlardır. Yunanistan’ın azınlığa yönelik baskılarına karşı Türkiye’deki mevcut yönetimin 12 Eylül askeri ihtilalin ardından kurulan Bülend Ulusu liderliğindeki hükümet Yunanistan’ın Türk azınlığın topraklarını kamulaştırmasına son derece tepki göstermiştir.

27 Mart 1982’de; Yunan hükümetinin, Türk azınlığa ait vakıflara ve mal varlıklarına el koyması durumunda bu tavıra karşılık olmak üzere Türk hükümetinin de Rum azınlığa ait vakıf ve mallara el konulabilmesi için Bakanlar Kurulu’ndaki toplantıda hükümete yetki veren yasa tasarısı kabul edilmiştir.[6]31 Mart 1982’de Yunanistan uyarılırken Yunanistan başlangıçta söz konusu olayların yaşanmadığını iddia ederken Türk azınlık direnişe geçmiş oturma eylemlerinde ve açlık grevlerinde bulunmuştur. Bu arada 8 Nisan 1982’de Türkiye Yunanistan’a verdiği yazılı notada Yunanistan’ı hukuka ve adalate uygun davranmaya çağırmıştır. Yunanistan ise 15 Nisan 1982 tarihinde konunun mahkeme tarafından değerlendirildiğini Türkiye’nin notasının kabul edilemez olduğunu bildirmiştir. Bu arada Türkiye ise Tapu Kadastro Genel Müdürlüğüne Rum vakıfların mallarının envanterini çıkartarak eylemlerine geçmiştir. Gelişen olaylar çerçevesinde mahkeme kamulaştırma kararını ertelemiş ve 17 Nisan 1982 tarihinde köylüler tekrar arazilerini işlemeye başlamışlardır. Böylece konunun gündemden çıkması gelişen olayların ertelenmesi ile mümkün olmuş ilişkiler tırmanan bir zemine kaymamıştır. Ancak, 1984’te çıkarılan Cumurbaşkanlığı Karanamesiyle kamulaştırmalar yeniden baş göstemiş yaklaşık 6 bin dönümlük arazinin kamulaştırmasına karşılık Nisan 1989’da azınlık tarafından Danıştaya dava açılmıştır.[7]

4 Ocak 1987 ‘de Yunanistan Türk ismi taşıyan derneklerin kapatılması kararını almış bu karar 5 Ocak 1988 tarihinde azınlık tarafından öğrenilmiştir. Batı Trakya’daki Türkler tarafından kurulan derneklerin kapatılması kararına yapılan itirazın Yunan yargıtayı tarafından reddedilmesini Dışişleri Bakanlığı sözcüsü İnal Batu kınamıştır.

Yunanistan’ın davranışları karşısında örgütlü olarak hareket eden Türk azınlığı özellikle derneklerin kapatlması kararının ardından Türk kimliğinin yok edilmesi tehlikesi karşısında 29 Ocak 1988 günü Gümücine’de büyük bir miting düzenlemiştir. 30 Ocak 1988’de Başbakan Turgut Özal, Andreas Papandreu diyalog süreci aksamasın diye derneklerin kapatılması kararına karşı bir tepkide bulunmamıştır. Nitekim 24 Ocak 1988’de Taksim’de Batı Trakya Türklerinin düzenlemek istediği yürüyüşe de izin verilmemiştir. Özal ve Papandreu bu dönemde hemfikir olarak olayları provakasyon olarak nitelendirmişlerdir.Bu anlamda azınlık kendi varlıklarını gösterme çabası içerisinde olurken Türkiye’nin azınlık sorununun varlığını yok sayması söz konusu krizin uyutulduğunu göstermektedir.

Krizi ortaya çıkaran olaylar ise bu olaylardan 2 yıl sonraya tekabül etmektedir. Eski bağımsız milletvekili Sadık Ahmet ve milletvekili adayı İbrahim Şerif’in yapılacak seçimler öncesinde yayımladıkları bildirilerde “Batı Trakya’da Türk vardır”, “Türklere baskı yapılmaktadır” yazmaları üzerine “toplumsal barışı bozmaları, toplum içinde şiddeti kışkırtması’ nedeniyle tutuklanmışlardır.[8]

Bu tutuklamalar üzerine 5 binden fazla Türk mahkeme alanına gelmiş ve Türkler salona alınmazken Rumlar alınmıştır. 26 Ocak 1990’da Dr. Sadık Ahmet ve İbrahim Şerif’e 18 ay hapis cezası verilirken 3 yıl siyasi haklardan mahrum edilmeleri kararlaştırılmıştır. Bu kriz tetikleyicisinin şeklinden olan söz konusu tutuklamalar üzerine; Türk Dışişleri Bakanlığı yaptığı açıklamada insan haklarına ilişkin konuların içişlerinden sayılamayacağını belirterek Batının olaylara kayıtsız kalmaması gerektiğini ifade etmiştir. Aynı zamanda Yunanistan’ın yasadışı uygulamalarına son verilmesi istemi dile getirilerek Yunanistan’ın söz konusu statü ihlaline yönelik tutumu kınanmıştır. 28 Ocak 1990’da Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Büyükelçi Turgay Özçeri tarafından Bakanlığa çağrılan Yunanistan’ın Ankara Büyükelçisi Dimitris Markis’e: ‘insan haklarıyla bağdaşmayan tutuklamalarının iki ülke arasında oluşturmaya çalışılan güven ortamını zedeleyebileceği’ bildirilmiştir. Yunanistan’ın söz konusu eylemleri artık Türk karar alıcıları için tehdit olarak algılanmaktadır. Bu tarihe yüklenen anlam itibari ile krizin başlangıcını oluşturmaktadır. Daha önce de Yunanistan azınlıklar konusunda Lozan’da oluşturulan statüyü bozan girişimlerde bulunmuştur ancak bu tarihin kriz olarak başlangıç alınmasının nedenini sistemsel değişim sonucu oluşan azınlığın geliştirdiği tepkinin, Türkiye’nin de bu tepkiye müdahil olması gerekliliği sonucudur. Yunanistan’ın çatışma evresinde izlediği tutumu devam ettirmesi Türkiye’nin de tırmandırmayı tercih etmesi taraflar arasında krize yol açmıştır.

29 Ocak 1990’da Türk azınlık 29 Ocak  1988’de yaşanan olayları anmak amacıyla mevlüt okunacağı için Gümülcine’de Eski Cami önünde bir araya gelmişlerdir. Bu arada Türkler aleyhine tezahüratlarda bulunan Yunanlılar Türklere karşı saldırılarda bulunarak, şehir merkezinde türklere ait dükkanların malları yağmalanmış, insanlar dövülmüştür. Bu arada Dışişleri Bakanı Mesut Yılmaz Gümülcine Bağımsız milletvekili adayı İsmail Rodoplu’yu telefonla arayarak bilgi almıştır. Bu anlamda krizin başlangıcında bilgi edinme yoluyla Türkiye eylemsiz kalmış alınan endişe verici bilgiler üzerine: ”İki ülke arasındaki dostluğu zedeleyecek davranışlardan kaçınmak lazım, olaylar can ve mal kaybına neden olmadan durdurulmalıdır. Hükümetimiz bu konularda görüşmelerde bulunuyor, bulunmaya devam edecektir” diyerek Yunanistan’a yönelik tepkisini sözlü bir şekilde ifade etmiştir.

30 Ocak 1990’da siyasi olarak sorunu gündeme getiren Dışişleri Bakanı Mesut Yılmaz Batılı örgüt ve kuruluşlara gönderdiği mektupta Yunan makamlarının Gümülcine’deki olaylarla ilgili tutumunu şiddetle kınamıştır. 1 Şubat 1990’da Gümülcine Başkonsolosu Kemal Gür, Rodop Valisi’ne yazdığı bir mektupta Batı Trakya Türkleri için “soydaş” kelimesini kullanması nedeniyle,  Yunanistan tarafından istenmeyen kişi  ilan edilmiştir. Dışişleri Bakanı Mesut Yılmaz ise Yunanistan’ın söz konusu davranışını doğrularken; “Gümülcine’nin karşılığı İstanbul’dur” şeklinde karşı davranış gösterebileceğinin işaretini vermiştir. Nitekim 3 Şubat 1990’da, Yunanistan Dışişlerine çağrılan Türkiye’nin Atina maslahatgüzarı Deniz Bölükbaşı’ya Yunanistan hükümetinin kararıyla Gümülcine Başkonsolosu Kemal Gür’ ün istenmeyen kişi ilan edildiğini ve yedi gün içinde Yunanistan’ı terk edilmesi istendiğini bildirmiştir. Yunanistan Türkiye’nin kendi içişlerine müdahalesi olduğunu ve sınırdışı kararının bir zorunluluk olduğunu iddia etmiştir. Bunun üzerine ise Ankara’daki Yunan Büyükelçisi Dimitri Makris’e Yunanistan’ın İstanbul Başkonsolosu Elias Klis’ in istenmeyen kişi ilan edildiği ve yedi gün içinde Türkiye’yi terk etmesi iletilmiştir.

Yunanistan ise: “Türkiye’nin geçmişte ve bugün işlediği suçlarla ilgili sorumluluklarını örtbas edebilmek için başarısız bir şekilde kelime oyunlarına başvurduğu” iddia etmiştir.

Genel olarak kriz sürecinde; iki ülke arasında bir diplomatik ve siyasi çözümsüzlük  yaşanmış ve taraflar birbirlerine karşı suçlamalarda bulunmuşlardır. Batı Trakya Türk azınlığının Lozan Antlaşması’ndan, diğer uluslararası antlaşmalardan kaynaklanan haklarının ihlal edilmesi ve olaylar sırasında Yunanistan resmi makamlarının  saldırılar karşısında ilgisiz kalmaları Türkiye’nin Yunanistan’a karşı suçlamalarda bulunmasına yol açmıştır. Yunanistan ise Türkiye’yi azınlıkları desteklediği, kışkırtıcı bir turum izlediği sorunun kendi iç meselesi olduğu yönünde Türkiye’yi iç işlerine karışmakla suçlamıştır. Ayrıca Türkiye, yargılama olayının haksız olup mahkemenin siyasi bir amaç doğrultusunda davrandığını; yargılamaların haksız olduğunu ve söz konusu yargılamaların Yunanistan’ın kendi iç meselesi olarak gösterilemeyip ülke içindeki yasalar yolu ile sorunun çözümlenemeyeceğini savunmuştur. Türkiye için sorun uluslararası endişe duyulmasına neden olan bir insan hakları sorunu olarak değerlendirilmektedir. Yunanistan ise Türkiye’nin bu suçlamalarını reddetmektedir. Görüleceği üzere Yunanistan Türkiye’nin söylemleri, Yunanistan’ı kınayan azınlığın haklarını arayan kişilere karşı dışlayıcı, yok edici davranışları karşısında Türkiye’ye karşı şiddeti seçenek olarak görmemektedir. Böylece Türkiye’de Yunanistan’a istenmeyen kişi olayında olduğu üzere misillemede bulunurken aynı ölçüde daha fazla tırmandırmaya yol açmayacak şekilde dişe diş stratejisine başvurmaktadır.

Azınlıkların uluslararası ve taraflar arasındaki anlaşmalardan doğan haklarının ihlali Türkiye için risk ve tehlike içermektedir. Nasıl bir tehdit içermektedir diye düşündüğümüzde; azınlığın haklarını sağlaması yönünde siyasi ve toplumsal bir baskı gündeme gelebileceği gibi Türkiye’nin saygınlık ve hak kaybına yol açabilecektir. Risk açısından ise krizin uygun bir şekilde yönetilememesi Türkiye’nin Bulgaristan örneğinde olduğu gibi yoğun bir göç akımı ile karşı karşıya kalmasına yol açabilecek Türkiye bu insanların muhafazasını sağlamakta güçlük çekebilecektir.

Türkiye kriz evresinde kontrollü baskı stratejisini izlemiştir.Türkiye saldırgan taraf karşı tarafın statükonun değişmesi durumunu savunacağı düşüncesi ile hareket edip savunması zor kontrollü eylemler ile baskı kurarak amaçlarını gerçekleştirmek düşüncesindedir. Bu stratejiye başvurulmasının nedenleri şöyle açıklanabilir;

·         Krizin askeri bir içeriği olmaması dolayısıyla liderlerin krizi ciddiyet algısı  diplomatik aşamada krizin çözümlenebileceği yolundadır. Bu sebeple de şiddeti bir seçenek olarak göz önünde bulundurmak uygulanan kriz yönetim stratejisi için doğru  olmayacaktır.

·         Saldırgan tarafından üretilen provokasyonun şekli hedefe karşı koyma şeklini de etkilemiştir. Yunanistan da Türkiye’yi olayların kışkırtılması, azınlığın ayaklanmasına teşvik edici davranışlarda bulunası yönünde suçlamalarda bulunaktadır. Yani Yunanistan karar alıcıları da Türkiye’ye karşı şiddet uygulanmasını gerekli görmemektedir. Azınlığa yönelik toplum içinde yaratılan şiddet ortamı ikili ilişkilere şiddete başvurma şeklinde kendisini göstermemektedir.

Bu nedenlerle algılanan tehdidin ciddiyetinin düşük olması dolayısıyla ile siyasi stratejilere başvurulması karar alıcılar tarafından tercih edilmiştir. Yunanistan’a karşı azınlığın haklarının korunması konusunda kontrollü baskı stratejisi, askeri olmayan baskı yoluyla yani Yunanistan’ın ugulamalarına karşı direnç göstereceği algısını yaratma çabası içerisinde siyasi-hukuki seçeneklerin önceliğinde uluslararası kuruluşlara çağrıda bulunarak izlenmiştir. Böylece Yunanistan’ın azınlığa yönelik saldırgan eylemleri durdurulabilecek, ikili ilişkiler müzakere edilebilir bir seviyeye dönebilecektir.

Konsolosların istenmeyen kişi ilan edilmesi ile yaşanan diplomatik kriz azınlığın haklarına saygı duyulmasını gerekli kılan manevi, kültürel ve algısal bir krizdir. Azınlığın hukuksal metinlerden doğan hakları sağlanamamakta tam tersine kasıtlı olarak ihlal edilmektedir. Nitekim söz konusu ihlaller toplumları birbirine düşüren bir niteliğe bürünürken sorun bir kriz olarak belirmiştir.

Kriz sürecinde tarafların istedikleri eylemleri gerçekleştirememelerinin ve birbirleri üzerinde etkili olamamalarının içsel nedenleri olmuştur. Türkiye’nin kendi gündeminde de içindeki azınlıklara yöelik demokratikleşme, sivilleşme talepleri ile karşı karşıya kalması, Avrupa Birliği tarafından insan hakları ihlallerine yönelik gelişim gösterilmemesi yönünde eleştirilmesi, istikrarlı hükümetlerin kurulamayışı söz konusu nedenler arasındadır. Türkiye içinde zaten çevresinde ayrılıkçı terör hareketleri ile mücadele etmek durumunda kalması aynı zamanda Bulgaristan’da yaşanan bir durum ile tekrar karşılaşır mıyım endişesi gibi gerekçeler ile sorunun gündemde tutulmak istenmemesi krizin sonlanmasında belirleyici faktörlerdir. Kriz Yunanistan’ın seçim sürecine girmesi ve Yunan hükümetinin izlmiş olduğu saldırgan eylemlerin Yunan basını ve kamuoyunu üzerinde de tepki oluşturması sonucu söz konusu tutumun değişikliği yönünde karar alıcıları uyarıcı etkisi olmuştur.  Böylece basın ve kamuoyu krizin sonlanmasında önemli bir rol üstlenmiştir.

Nitekim Yunanistan’da 8 Nisan 1990’da yapılan seçimlerde Türkiye’ye karşı sert politikalar üretmek istemeyen Miçotakis başbakanlığa atanmıştır. Böylece lider etkisi, sistemsel değişimler ile kriz Yunanistan tarafında ‘oldu bitti ’ye getirilerek zamanla kapanmıştır. Yunanistan, oldu bitti/fait accompli stratejisiyle ulusal bütünlüğe tehdit olarak azınlığın göç ettirilmesi çabası içinde olunmuş gelişen zaman içindeki uygulamalar ile Türkiye’yi saldırgan bir siyasa izlemekten sakınacağı düşüncesi içinde olmuştur. Böylece sorun oldu bittiye getirilerek Yunanistan’ın lehine çözümlenebilecektir.

Taraflar arasındaki uyuşmazlık yine de krizle birlikte sonlanmamış tekrarlayan çatışmalar mevcut olmuştur. Müftülük konusundaki anlaşmazlık bu durumun önemli göstergelerinden biri olmaktadır.

23 Ağustos 1991’de Yunanistan hükümeti Batı Trakya Türkleri tarafından seçilmiş olan İskeçe Müftüsü Mehmet Emin Ağa’nın yerine Mehmet Emin Sinikoğlu’nun getirilmesi üzerine Mehmet Emin Ağa protesto amacıyla açlık grevine başlamış ve bu durum Türk Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Murat Sungar’ın yaptığı yazılı açıklama ile kınanmıştır. 25 Ağustos 1991’de; İskeçe Müftülüğünde Yunan hükümetince yapılan değişikliği onaylamayarak oturma eylemi yapan Türkler bir grup Yunanlının saldırısına uğramış olaylar üzerine Dışişleri Bakanlığı Yunanistan’ın Türklerin can ve mal güvenliği konusunda teminat verdiğini açıklamıştır. Ancak durum giderek gerginleşmiş söz konusu olaylar üzerine kamuoyu tepkisi belirmiştir. Bu durum da ikili ilişkilere yansımıştır.

Batı Trakya Türkleri Derneği Yunanlıların saldırılarını protesto amacıyla Fener Rum Patrikhanesi önünde oturma eylemi başlatmıştır. Bu durum karşısında Yunanistan Dışişleri Bakanı Andonis Samaras uluslararası kuruluşlara mektup göndererek söz konusu eylemin sonlandırılması isteminde bulunmuştur. Nitekim 29 Ağustos 1991’de oturma eylemi Türk-Yunan Dostluk Derneği Başkanı Andreas Politakis ile Batı Trakya Türkleri Derneği Genel Başkanı bir araya gelmesi ile sonlanmıştır. Türkiye olayları tırmandırmaktan kaçınmıştır. Batı Trakya Türkleri Derneği Genel başkanı yapmış olduğu açıklama ile: “Türkiye’nin menfaatleri Batı Trakya’daki 150 bin soydaşımızın geleceği ve gerçekleşebilecek aşırı bir olay nedeniyle Yunanistan’ın eline koz vermemek amacıyla eylemimize son veriyoruz” demiştir.

Kriz anlaşılacağı üzere Türk liderler tarafından tırmandırılmak istenilmemekte kamuoyunda yaşanan gelişmeler neticesinde Türkiye krizin parçası olmak durumunda kalmaktadır.

Karar alma yapısı açısından krizi değerlendirecek olursak; Yunanistan’da 1981 yılında iktidara gelen PASOK lideri Andreas Papandreu’nun Türkiye karşıtı ürettiği söylemler Türkiye’nin de Yunanistan ile iletişim kurmasını zorlaştırmıştır. 1988’de “Davos Görüşmeleri”nde kısmen gerçekleştirilen diyalog daha çok Türk azınlığın göz ardı edildiğini göstermiştir. Azınlığın Yunanistan’ın uygulamalarına karşı örgütlü mücadelesi sonucu Türk karar alıcıları Yunanistan’ın tutumuna karşıt eylemlerde bulunmak durumunda kalmasıyla krizin tarafı olmuştur. Kasım 1989’da Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın meclis başkanı olan Yıldırım Akbulut’u atamış ve  kriz sırasında görevini yürütmüştür. Ancak Turgut Özal’ın Cumhurbaşkanı seçilmesiyle dönemsel olarak istikrarlı hükümetlerin kurulamadığı ve ANAP iktidarının gücünü kaybettiği dönemlere girilmiştir. Dolayısıyla kriz sırasında Yunanistan üzerinde tutarlı söylemler üretebilecek kararlılığını net bir şekilde ifade edebilecek kurumsal bir bütünlüğün olmadığını görmekteyiz. Güçlü liderlik özellikleri kriz yönetiminin başarısını etkilemiş ve istemi dile getirmede motivasyon düşüklüğüne yol açmıştır. Kriz evresinde tarafların söylemleri Dışişleri Bakanları düzeyinde, Mesut Yılmaz ve Antonis Samaras, karşılıklı suçlamalar ile yankı buluştur.

 Diğer taraftan Yunanistan’da da geçici hükümet söz konusudur. Ancak Yunan milliyetçilerinin azınlığa saldırılması karşısında önleyici tedbirlere başvurulmamıştır. Ayrıca Gümülcine Kilisesi’nin eylemleri bölgede milliyetçiliği kışkırtıcı, azınlık üzerinde saldırgan siyasanın izlenmesi yönünde tetikleyicidir. Nitekim krizin sonlanmasında lider değişikliği önemli bir faktördür. Miçotakis Hükümeti’nce ilan edilen “yasa önünde eşitlik” ve “eşit yurttaşlık hakları” politikası çerçevesinde gerçekleşen iyileşmeler azınlığın taleplerini karşılamaya yönelik olumlu gelişmeler arasında olmuştur.

Kriz sonrası evrede Yunanistan’ın Avrupa Birliği üyesi olması dolayısıyla insan haklarına saygı temelli politika üretmek durumunda olması ayrımcı politikalar üretmemesi gerekliliğini ortaya koymaktadır. Böylece azınlığın sorunlarına ilişkin sorunlar ikili ilişkilere daha az yansımaktadır. Yine de yaşanan kriz sonrası evrede azınlığığın haklarının tam olarak sağlanmasına yönelik bir oluşum gözlenmemiş ve kriz sonrası oluşan statü zamanla unutulma şeklinde sonlanan krizde belirsiz olarak kalmıştır.


[1]Fuat Aksu, "Uyuşmazlık-Kriz Sarmalından Algı Değişimine Türkiye-Yunanistan İlişkileri", Mustafa Kaymakçı ve Cihan Özgün (Ed.), Rodos ve İstanköy Türklüğü, İzmir: RİOTKDD Yay., 2014, s. 55.

[2]İsmail Soysal, Türkiye’nin Siyasi Antlaşamaları, Ankara: TTK Yayınları, 1983, s. 177.

[3]Baskın Oran, Türk Yunan İlişkilerinde Batı Trakya Sorunu, Ankara: Bilgi Yayınevi, 1991, s. 109.

[4]Batı Trakya Türklerinin çoğunluğu çiftçilik ile uğraşmakta olup traktör ehliyetine sahip olmak oldukça önemlidir. Halit Eren, Batı Trakya Türkleri, İstanbul: Rebel Basım, 1997, s. 93.

[5]“19. Maddeyi kullanan Yunan yetkilileri Yunanistan’ı kaçak olarak terkeden Türkleri derhal, normal bir pasaportla terkedip uzun bir süre Türkiye’de yaşayanları ise sık sık Yunan vatandaşlığından çıkarmışlardır. Batı Trakya Türkleri Türkiye’nin yanı sıra Avrupa’ya özellikle Batı Almanya’ya çalışmak için gitmeye başladıktan sonra bu göçmen işçiler için de işletilmeye başlanmıştır.”, Eren.age. ss. 95-96.

[6]“Yunanistan Türk Azınlık Mallarına El Koyarsa Türkiye’deki Rumlara da Aynı Uygulama Yapılacak” , Milliyet, 28 Mart 1982, s.9.

[7]Baskın Oran, Yunanistan’ın Lozan İhlalleri, Ankara: SAEMK,1999, s. 50

[8] "Ethnic Identity: Destroying Ethnic Identity: Destroying Ethnic Identity: The Turks of Greece",  Human Rights Watch Report, August 1990.

 

CoalaWeb Traffic

Today841
Yesterday1672
This week9742
This month32084
Total544687

Who Is Online

2
Online

18-08-18

TFPC Hızlı İletişim

S5 Box

ÜYE GİRİŞ

Sitemize Hoş Geldiniz

Yine Bekleriz, Dileriz Yararlı Olmuştur...

S5 Register