YÜKSEK LİSANS TEZLERİ
TÜBİTAK /SOBAG 1001 Projesi / Proje No. 112K172
Türkiye'de Dış Politika Krizlerinde Karar Verme ve Kriz Yönetimi Süreç Analizi

logotdp

ÜYE GİRİŞ

Sitemize Hoş Geldiniz

Yine Bekleriz, Dileriz Yararlı Olmuştur...

S5 Register

  • Üyelik
AYŞE KÜÇÜK

AYŞE KÜÇÜK

Pazar, 15 Kasım 2015 14:55

Ana Sayfa - 2011 Suriye Krizi

2011 Suriye-Türkiye Krizi

Özet

2011 yılında Arap Baharı’nın Suriye’ye yansıması sürecinde meydana gelen halk hareketleri süreç içerisinde Türkiye’nin öncelikle reform yapılmasını talep etmesi, Esad yönetiminin talepleri olumlu karşılamak ile birlikte uygulamaya koymaması sonrasında Türkiye’nin rejim muhaliflerine destek vermesi sonrasında iki ülke karşı karşıya gelmiştir. Siyasi ve insani bir kriz ise gelişerek ve yayılarak halen varlığını sürdürmektedir. Süreç içerisinde kriz, askerileşmeye başladığı gibi aynı pek aynı çatışmadan doğan çok farklı krizi de içerisine alarak varlığını sürdürmüştür.  2011 Suriye krizinde kriz hali halen devam ettiği için bir kriz sonrası evreden de söz etmek mümkün değildir.


2011 TÜRKİYE-SURİYE KRİZİ

2011 yılından itibaren Türkiye’nin Suriye ilişkilerinde gelişen kriz süreci gözlenmektedir. Bu ülkeyle ilişkilerde yeniden şekillenen uyuşmazlık-çatışma hali içerisinde bir kriz durumu söz konusudur ve krizi karşılıklı tırmandıracak çok sayıda gelişme yaşanmıştır. Suriye’deki iç çatışmaların seyri ve rejim karşıtlığının yaratmış olduğu karşılıklı meydan okumalarda Türkiye ve Suriye karşı karşıya gelmiştir.

Krize özgü uyuşmazlık 60. Hükümet döneminde ortaya çıkmakla birlikte  kriz AKP’nin 61. Hükümet döneminde başlamış; 62. 63. Ve 64. hükümetler döneminde ise devam etmiştir. Krizin başlangıç tarihinde 22 Haziran 2012’te Türkiye’de AK Parti’nin çoğunluk hükümeti ile yönetilmekteydi. Bu süreçte 28 Ağustos 2014’e kadar Abdullah Gül cumhurbaşkanıydı. Krizin halen devam ettiği dönemde 10 Ağustos 2014’te gerçekleştirilen Cumhurbaşkanlığı seçimleri ile Recep Tayyip Erdoğan seçilirken, AK Parti genel başkanlığı Ahmet Davutoğlu yürütüyordu. 61. Hükümette başbakan yardımcıları Ali Babacan, Bülent Arınç, Bekir Bozdağ ve Beşir Atalay’da oluşurken; 62. hükümette Başbakan Ahmet Davutoğlu, Başbakan yardımcıları Numan Kurtulmuş, Yalçın Akdoğan, Ali Babacan ve Bülent Arınç olmuştur. 62. Hükümet döneminin Dışişleri Bakanı halen bu görevi yürütmekte olan Mevlüt Çavuşoğlu’dur. Bunlardan 63. seçim hükümeti hariç, diğer dört hükümet AKP’nin tek parti iktidarlarıdır. 63. hükümet kısa bir süreliğine seçim hükümeti olarak görev yapmış ve o tarihe kadar izlenen Suriye politikasının çizgisi dışına çıkmamıştır. 64. Hükümette Başbakan Ahmet Davutoğlu, başbakan yardımcıları ise; Numan Kurtulmuş, Mehmet Şimşek, Yalçın Akdoğan, Tuğrul Türkeş ve Lütfü Elvan’dır. Mevlüt Çavuşoğlu 64. Hükümet döneminde de dışişleri bakanlığı görevini sürdürmektedir. Türkiye’de karar alma birimi olarak kurumsal bir yapı (Bakanlar Kurulu) mevcut bulunmakla birlikte; kurulun yapısı gereği kararlar oy birliği ya da oy çokluğundan ziyade ilgili birimlerin fikirleri alınarak başbakanın onayı ile oluşturulmaktadır. Bu nedenle Türkiye’de karar alma biriminin geleneksel olarak 1-4 kişiden oluşan “küçük grup” olduğu söylenebilir. Kriz yönetim sürecinde öne çıkan lider Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan olmakla birlikte, Başbakan olarak Ahmet Davutoğlu AK Parti hükümetlerinin dış politikasının fikri alt yapısını oluşturmuştur.

Krizin Suriye kanadında ise Cumhurbaşkanlığı görevini 2003’ten itibaren yürüten Cumhurbaşkanı Beşar Esad, 28 ağustos 2014’ten itibaren Başbakan Vail Nadir el Halaki, Başbakan Yardımcıları Fahad Casimel-Freyc, Başbakan yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Velid Muallim bulunmaktadır.[1] Arap baharının Suriye’ye yansıması ile birlikte 29 Mart 2011’de Beşar Esad, 2003 yılından itibaren görevini sürdüren Naci El Itri hükümetinin istifasını kabul etmiştir.[2] Suriye rejiminin otoriter niteliği nedeniyle karar alma birimi Cumhurbaşkanı Beşar Esad ve yakın çevresine dayanan “küçük grup”tur.

90’lı yıllar boyunca dönem dönem oldukça gerilimli anlara sahne olan Türkiye-Suriye ilişkileri Adalet ve Kalkınma Partisi (AK Parti) iktidarları döneminde ivme kazanmıştır. Ancak ikili ilişkilerin geliştirilmesi, 2000 yılında Hafız Esad’ın cenazesine Cumhurbaşkanı -Ahmet Necdet Sezer- düzeyinde katılımın sağladığı olumlu etkinin bir ürünü olduğunu belirtmek gerekmektedir. Bu dönemde AK Parti’nin dış politika ilkelerinden birine dönüşen komşularla sıfır sorun politikası Suriye yönetimi tarafından da kabul görmüştür. 2002-2011 arasında Türkiye-Suriye ilişkilerinin olumlu seyrinden söz etmek mümkündür. Türkiye ile Suriye arasında 2004 yılında serbest ticaret antlaşması imzalanmış, iki ülke arasındaki dış ticaret hacmi 2,5 milyon dolar seviyesine ulaşmış, siyasi yakınlaşma ekonomik ilişkilere ivme kazandırmıştır. Bu süreçte Bush yönetimi tarafından “haydut devlet” olarak kabul edilen ve dünya politikasından izole edilmeye çalışılan Suriye, Beşar Esad döneminde yumuşama politikası izlemeye yönelmiş ve başta ABD, AB, bölge ülkeleriyle yakınlaşmaya çabalamıştır. Hamas ve Hizbullah gibi terör örgütlerine destek verdiği gerekçesiyle uluslararası toplumdan izole edilen Suriye; Türkiye’nin bölgesinde başlattığı komşularla sıfır sorun politikasından yararlanarak Türkiye ile ikili ilişkilerini geliştirmiştir.[3] Suriye Cumhurbaşkanı Beşar Esad, Ocak 2004’te Türkiye’yi 57 yıl sonra ziyaret etmiş ve Türkiye’nin resmi sınırlarını tanımıştır. Bu ziyaret iki ülke arasındaki Hatay sorunun sona ermesini sağlamıştır. Türkiye Suriye arasındaki ikili ilişkilerin gelişmesinde Aralık 2004’te Başbakan Erdoğan’ın, 2005’te ise Batı ülkelerinin muhalefetine rağmen Sezer’in gerçekleştirdiği resmi ziyaretlerin yanı sıra, ABD’nin Irak’tan sonra Suriye’ye düzenleyeceği olası bir askeri müdahaleye karşı çıkacağının düşünülmesi etkili olmuştur.[4] Suriye yönetiminin Türkiye ile yakınlaşma kararı kendi iç politikası açısından bir liderlik ve kimlik değişiminin sonucudur. Esad yönetimi, Suriye’yi göreceli izolasyondan korumak ve küresel ekonomiye eklemlemek amacıyla Türkiye’ye yakınlaşmıştır.[5] 2004’ten itibaren Türkiye-Suriye ilişkileri, “stratejik ortalıklık” olarak adlandırılmaya başlamıştır. 2007 yılından itibaren Türkiye, Suriye-İsrail arasındaki barış görüşmelerinde arabuluculuk çalışmaları yürütmüştür.[6] 2009 yılında gerçekleştirilen tatbikat ile askeri alana yansıyan ilişkiler, 2010 yılında ortak petrol arama şirketinin kurulmasıyla enerji alanına kaymıştır. [7] 2009’da Yüksek Düzeyli Stratejik İşbirliği Konseyi çerçevesinde iki ülkenin toplam on bakanının katılımıyla ortak bakanlar kurulu toplantısı gerçekleştirilmesi ikili ilişkilerin geldiği boyutu göstermek açısından dikkat çekicidir.[8]

Türkiye-Suriye ilişkilerindeki olumlu seyrin terine dönmesi ise; Arap Baharı ve sonrasında meydana gelen halk hareketleriyle bağlantılıdır. Arap Baharı’nın Suriye’ye yansıması ile birlikte Türkiye-Suriye ilişkileri bozulmuş ve iki ülke arasında gelişen bir kriz ortaya çıkmıştır. Mart 2011’de başlayan protesto dalgası karşısında ilk olarak Ankara, Şam hükümetini reform yapmaya ve göstericilere karşı şiddetle baskı uygulamamaya yönelik çağrılar gerçekleştirmiştir. Yapılan görüşmelerde reform konusunun altı çizilmiş ve 2011 Mart’ının sonlarına doğru kötüleşmeye devam eden Suriye’deki krize rağmen, Türkiye Esad karşıtı bir söylemden uzak durulmuştur.[9] Suriye krizinde Türkiye’nin Suriye’deki yönetimi hedefine alarak yönetim değişikliğini talep etmesi ve rejim muhaliflerini desteklemesi, kriz yönetim sürecinde Türkiye’nin savunmacı bir konumdan saldırgan bir konuma doğru geçiş yaptığını göstermektedir.  Bu durum ve sonrasında Türkiye’nin Suriye’de rejim değişikliği talep etmesi sonucunda saldırgan kriz yönetim stratejilerine yaklaştığını ve bununla beraber meşruiyet açısından krizin tartışmalı bir durum ortaya çıkardığını göstermektedir.  

Arap Baharı’nın Suriye’de etkilerini göstermeye başlamasından sonra, Mart 2011 ile Ağustos 2011 Davutoğlu-Esad görüşmesi arasındaki süreç Türkiye açısından bir “ikna dönemi” olarak görülebilir.[10] Bu dönem kriz analizi açısından uyuşmazlık evresidir. Arap Baharı’nın ilk aşamasında, Türkiye’nin Esad’lı bir çözümden yana tavır aldığını ifade etmek mümkündür. Bu dönemde Türkiye, Suriye hükümeti ile reform yapılması konusunda mutabık kalmış ancak reformların pratiğe yansımaması sonrası artan şiddet olayları gerekçe gösterilmiş ve ikna sürecinden ziyade iktisadi, siyasi ve ekonomik yaptırımlara yönlenilmiştir. İkna sürecinin başarıya ulaşmaması, Türkiye’nin bir politika değişikliğine giderek Suriye muhalefetine destek vermeye başlamasıyla sonuçlanmıştır. Bu desteğin ilk emareleri, 1 Haziran 2011’de  içerisinde Müslüman Kardeşler’in yer aldığı Suriyeli muhaliflerin Antalya’da düzenledikleri toplantıdan itibaren gündeme gelmeye başlamıştır.[11] Aslında bu toplantıya katılan muhalifler Esad’a karşısındaki muhalefetin tamamını kapsadığını belirtmek ise mümkün değildir.  Türkiye’nin desteklediği muhalifler içerisinde daha çok Kürtler, Müslüman Kardeşler ve aşiret liderleri yer almıştır.[12]Ankara’nın Suriye muhalefetine açık desteği olarak okunabilecek bu durum Türkiye-Suriye ilişkileri açından uyuşmazlık evresinden çatışma evresine geçişin başlangıcı olarak görülebilir. Esad yönetimi, 20 Haziran 2011’de bir reform paketi açıklamış ve reformların Eylül ayında hayata geçirilmeye başlayacağını ilan etmiştir.[13] Bu süreçte Türkiye’den reform paketinin yetersiz olduğunu vurgulayan açıklamalar gelmiştir. Başbakan Erdoğan ise paketin bazı önemli maddeler içerdiğini belirtmekle birlikte siyasi partiler kanunu ve anayasal düzenlemelerin raporda yer almamasının “Türkiye’yi tatmin etmediğini” belirtmiştir.[14] Suriye Dışişleri Bakanı Muallim Naci, “Türkiye ile iyi ilişkilerini devam ettirmek istediklerini” belirtmiş ve Türkiye’nin paketle ilgili görüşünü tekrar gözden geçirmesini istemiştir.

Türkiye ise Suriye arasındaki çatışmanın Libya lideri Kaddafi’nin ve Tunus’ta Bin Ali’nin devrilmesinin ardından domino etkisinin Suriye’de de Esad iktidarını devireceği yönündeki beklentinin sonucudur. ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, Esad’ın artık meşru olmadığını deklare edip, ABD’nin “Esad’sız Suriye’nin ilk işaretini” vermesine rağmen[15] Türkiye, Esad’ın reform yapması konusundaki kararlılığını öncelikle kasım ayına kadar sürdürmüştür. Suriye’deki Başbakan Erdoğan, 6 Ağustos 2011’de “Suriye konusunu bir dış mesele olarak, bir dış sorun olarak görmüyoruz. Suriye meselesi bizim bir iç meselemizdir”[16] diyerek tarihi bir açıklama yapmıştır. Daha sonra Esad’la Şam’da altı saatlik bir görüşme yapan Davutoğlu, Hama gibi katliamların yaşanmaması için yapılması gerekenleri Esad’la paylaştıklarını ifade edip, yakın zamanda atılması gereken adımların çok önemli olduğunu vurgulamıştır.[17] Bu görüşmeyle ilgili esas kritik nokta ise, Davutoğlu’nun da daha sonra kabul ettiği, Esad’ın kendisiyle paylaştığı “teröristlerin peşini bırakmayacağız” ifadesi olmuştur.[18] Zira stratejik ortak olduklarını belirten iki ülkeden biri açısından “terörist” olarak kabul edilen unsurlar, diğeri tarafından desteklenmiştir. Bu dönemde Türkiye tarafından “Suriye halkının meşru temsilcisi” olarak görülmeye başlanan muhalif gruplar Esad yönetimi tarafından “terörist” olarak algılanmıştır. Dolayısıyla Türkiye-Suriye arasında politik düzlemdeki bakış açısı farkından kaynaklanan bir çatışma hali etkili olmaya başlamıştır. Suriye yönetimine göre  kendileri meşru otoriteye karşı ayaklanan bir kesimle mücadele etmektedir. Bu nedenle Suriye’nin söylemi “çatışmalara ‘terör gruplarının’ neden olduğunu iddia etmiş, “silahlı kuvvetleri(ne) tabi birlikler(inin) muhtelif bölgelerde silahlı terör gruplarına karşı nitelikli operasyonlar”[19] gerçekleştirdiğini belirtilmiştir.

Bu çatışma hali giderek karar alıcıların söylemlerine de yansımıştır. Örneğin; 15 Ağustos 2011’de Davutoğlu, operasyonların durmaması halinde konuşulacak bir şey kalmayacağını belirtmiş, Suriye rejiminin, Türkiye’nin operasyonların durması yönündeki çağrılarının tam tersine bir tutumla operasyonları arttırmasını eleştirmiştir.[20] Bir gün sonraki AK Parti MYK toplantısında Davutoğlu, Suriye’ye son bir uyarı olarak,  “Suriye yönetimine sesleniyorum. Operasyonları derhal durdurun. Durmazsa konuşacak bir şey kalmaz” demiştir.[21] 23 Ağustos 2011’de ise Başbakan Erdoğan, Suriye rejimine yönelik olarak, “zulümle abat olunmayacağını” söylerken, bunu deneyenlere yönelik “akıttıkları kanda boğulacaklar ifadesini kullanmıştır.[22] Türkiye’nin Suriye’de artık yalnız rejimi değil, halkı referans alan politikalar izleyeceği yönündeki açıklama ise Davutoğlu’nun, gerektiğinde Türkiye’nin dost ülke olarak Suriye’nin yanında durduğunu ama bir seçim yapılması gerektiği durumda, Türkiye’nin Suriye halkını tercih edeceğini söylemesi olmuştur.[23] Bu süreçten sonra Türkiye’nin muhaliflere olan desteğini artmaya başlamıştır. 2011 Eylül ayında şiddetlenen çatışmalarla birlikte, Suriyeli muhalifler ve Türkiye arasındaki yakınlaşma da artmıştır. Muhalifler, 15 Eylül 2011’de, İstanbul’da gerçekleştirdikleri bir toplantıda Suriye Ulusal Meclisi’nin kuruluşunu ilan etmiştir.[24] Başbakan Erdoğan ise 21 Eylül 2011’de, Suriye yönetimi Türkiye’ye yönelik bir kara propaganda başlatmış durumda olduğunu ve artık Suriye yönetimine güveninin kalmadığını belirtmiştir. Erdoğan ayrıca kendisinin Suriye yönetimi ile ilişkisini kestiğini belirtmiştir.[25]AK Parti dönemi Türkiye-Suriye ilişkileri açısından incelendiğinde partinin kullandığı “kardeşlik”, ortak “din”, “gelenek”, “kültür” gibi kavramların diğer bölgesel aktörler tarafından da paylaşıldığı düşüncesi üzerinden hareket edildiği görülmektedir. AK Parti döneminde Türk karar alıcılarının bu kavramsallaştırma içerisinde Türkiye’yi diğer bölgesel aktörlerden daha üstün ve farklı bir konumda tahayyül ettikleri belirtilmektedir.[26]  2011 Eylül’ünden itibaren Türkiye’den Suriye’ye yönelik yaptırımlar gelemeye başlamıştır. 22 Eylül 2011’de Türkiye Suriye askeri malzeme taşıyan uçaklara hava sahasını kapatmıştır. 23 Eylül’de Erdoğan Suriye’ye silah ve mühimmat taşıyan araçları engelleyeceklerini ilan etmiştir.[27] Ülkelerin uluslararası sistemin anarşik yapısının belirsizliklerine kendi çevrelerini şekillendirerek cevap verecekleri varsayımı Türkiye-Suriye krizinde kendisini göstermiştir.[28]

Bu döneme kadar Esad tarafından Türkiye’ye karşı herhangi bir açıklama gelmemiştir. Esad ilk açıklamasını 27 Kasım 2011 Arab Press’te yayınlanan röportajı ile yapmıştır. Bu röportaj, Türkiye’nin “Osmanlı’yı yeniden canlandırma hayaline” olduğunu söylemiştir.[29] Türkiye’nin muhaliflere verdiği desteği, Osmanlıyı yeniden canlandırma hayali olarak gören Suriye yönetimi açısından dış politika krizinin 27 Kasım 2011’deki bu açıklama ile başladığını söylemek mümkündür.  2011 Aralık ayının başında ise, Türkiye Suriye yönetimine yönelik içinde lider kadronun mal varlıklarını dondurulması olan,  dokuz maddelik bir yaptırım paketi ilan etmiş[30]tampon bölge taleplerini ise güçlü şekilde gündeme getirmiştir.[31] 3 Aralık 2011’de ise Esad yönetimi, Türkiye ile imzalanmışolan serbest ticaret anlaşması kapsamındaki tüm faaliyetlerin durdurulduğunu açıklamıştır.[32]

2012 yılına gelindiğinde, Türkiye’nin dış politikasının merkezinde bir an önce Esad rejiminin devrilmesi gerektiği yer almaya başlamıştır. Bu kapsamda, bölgesel ve uluslararası aktörlerin devreye sokulması, yaşanan can kayıplarının azaltılması, Türkiye’ye sığınan Suriyelilere barınma imkanı sağlanması, Suriyeli muhalefet gruplarının bir araya getirilmesine çalışılmıştır.[33] 2012’inin Şubat ayının başında BM Güvenlik konseyinde Suriye lideri Esad’a yönelik istifa çağrısı, Rusya ve Çin tarafından veto edilmesinin ardından[34] Türk Dışişleri Bakanlığı, 5 Şubat’ta “Esad’ın meşruiyetini tamamen kaybettiğini” belirten bir açıklama yayınlamıştır.[35] 25 Şubat 2012’de BM’de düzenlenen bir toplantıda Davutoğlu, “Suriye’nin kimsenin şahsi mülkü olmadığını” ifade etmiştir.  Bu açıklama Suriye Ulusal Konseyi üzerinden Türkiye’nin Suriyeli muhaliflerle artan ilişkilerini destekler niteliktedir.[36] 25 Nisan 2012’de Al-Jazeera televizyonuna bir mülakat veren Erdoğan, Suriye tarafından yapılan sınır ihlalleriyle ilgili olarak, Türkiye’nin NATO’nun bir parçası olup ve güçlü bir ordusu olduğunu vurgulayıp, ihlallerin devamı halinde, Türkiye’nin yaklaşımının farklı olacağını belirtmiştir.[37] 27 Nisan 2012’de ise Dışişleri bakanı Davutoğlu, “Suriye’deki Baas rejimini artık Türkiye için bir tehdit haline geldiğini”   ifade etmiştir. Ayrıca, “Suriye hakkında ne konuşulacaksa Ankara’da, İstanbul’da konuşulacaktır” demiştir.[38]Esad cephesinden ise, Türkiye’nin açıklamalarında NATO’yu harekete geçirme yönündeki açıklamalara provokasyon olarak nitelendirip sert tepki göstermiştir. [39] 9 Haziran 2012’de Başbakan Erdoğan Esad’ın Suriye yönetiminden gideceğini vurgulayan bir açıklama yapmıştır. ‘Beşşar Esed,’ “Er ya da geç gidecektir ve şu anda o da kendi sonunu hazırlamaktadır” demiştir.[40] 22 Haziran 2012 tarihinde ise Türk Hava Kuvvetleri’ne ait bir savaş uçağı Akdeniz’de düşürüldüğü ortaya çıkmıştır.[41] Bunun akabinde Ankara, uçağın Suriye tarafından düşürüldüğünü iddia edilmiştir.[42] Türk genelkurmayının yaptığı açıklamaya göre Malatya Erhaç’taki askeri tesislerden22 Haziran 2012’de saat 10.28’de kalkan RF-4E “Phantom” tipi savaş uçağının 11.40’ta Suriye hava sahasına girmiş; saat 11.58’de telsiz bağlantısının kesilmiş ve uçak Lazkiye kentinin 8 mil açığına düşmüştür. Askeri kaynaklar, olayın Suriye’nin hava sahasını ihlali olmadığını, Türkiye ve Suriye’nin Sahil Güvenlik botlarının uçağın düştüğü bölgede müşterek arama çalışması yaptığı bilgisini vermiştir.[43] Türkiye açısından RF-4’ün düşürülmesi krizi kendi içerisinde tırmandırmıştır. 24 Haziran 2012’de ise Türkiye Suriye’ye diplomatik NOTA vermiştir.[44] Aynı gün, Suriye Dışişleri Bakanı Yardımcısı Cihad Makdisi, olayın bir kaza olduğunu söyleyip, Türkiye ve Suriye’nin düşman olmadıklarını vurguladı. [45] Ancak Türkiye’de RF-4’ün düşürülmesi bir güvenlik ihlali olarak görülmüş ve kriz askeri boyuta taşınmaya başlanmıştır. 25 Haziran 2012’de ise Başbakan Erdoğan TSK’nın angajman kurallarının değiştiğini beyan edip, Suriye sınırındaki ihlallere hemen karşılık verileceğini ilan etmiştir.[46] Türkiye NATO’yu acil olarak toplantıya çağırmış ve NATO Genel Sekreteri Anders Fogh Rasmussen, uçağın düşürülmesini “Suriyeli yetkililerin uluslararası kuralları hiçe saymasının son örneği olduğunu” belirtmiş ve Türkiye’ye destek vermiştir.[47] 2011 krizi sürecinde öne çıkan üçüncü aktör  örgüt NATO ve BM’dir.  Bu noktada NATO’nun güvenlik şemsiyesi Türkiye’ye siyasi ve askeri destek sağlamıştır.

Ayrıca Erdoğan, 12 Temmuz 2012’de meydana geldiği iddia edilen Tiramsa katliamında 200 insan hayatını kaybetmiş[48] olmasını “bir soykırım” olarak nitelendirmiştir. 28 Ağustos 2012’de ise Davutoğlu, bir TV programında, Esad’a ömür biçerek gidişinin “yıllar değil, aylar ya da haftalarla” ölçüldüğünü belirtmiştir.[49] 3 Ekim 2012’de ise Suriye tarafından gönderilen bir top mermisinin Akçakale’ye düşmesi sonucu, beş kişi hayatını kaybetti.[50] Bunun akabinde, Türk topçu birliklerinin düşen bombanın geldiği bölgeyi “hedef aldığı” bildirilmiştir.[51] Bununla birlikte, TSK’nın yabancı topraklara girmesine izin veren tezkere mecliste kabul edilmiştir.[52] Suriye tarafından olayın kaza oluğu yönünde gelen beyanlara, Erdoğan olayların kasıtlı olduğunu ima edip, sekiz kere kaza olmasının mümkün olmadığını söylemiştir.[53] 11 Ekim 2012’de Suriye Dışişleri Bakanı Cihad Makdisi ise, Türkiye ile savaşmak istemediklerini, ama Türkiye’nin saldırması durumunda kendilerini koruyacaklarını söyledi.[54]

Davutoğlu 2013 yılı bütçe görüşmeleri sırasında:

Fiilen çökmüş bulunan ve iktidara tutunmak için her türlü yola başvurmakta beis görmeyen rejimin, halka karşı ayrım gözetmeksizin sürdürmekte olduğu şiddet eylemleri sonucunda, bugüne kadar 40 bine yakın Suriyeli hayatını kaybetmiştir. Bu sayı her geçen gün artmaya devam etmektedir. Ülke içindeki 2,5 milyondan fazla yerlerinden edilmiş kişilerin durumu, bu trajedinin vahametini daha da artırmaktadır. Bu trajedi karşısında ülkemiz, bir yandan rejimin zulmünden kaçan Suriyelilerin yaralarının sarılması için gerekli yardımı sağlamakta, bir yandan da Suriye’deki krizin en kısa zamanda barışçıl bir şekilde sona erdirilmesi amacıyla uluslararası camia ile işbirliği halinde girişimlerini ve çabalarını devam ettirmektedir. Bu çerçevede, halen ülkemizdeki barınma merkezlerinde misafir edilmekte olan Suriyelilerin sayısı 2012’nin Aralık ayı itibariyle 135 bini aşmış durumdadır. Bu bağlamda yaptığımız harcamalar da 400 milyon Dolara yaklaşmıştır. Ayrıca, yaklaşık 70 bin Suriye vatandaşı da şehirlerimizde kendi imkânlarıyla ikamet etmektedir[55]demiştir.

Suriye’de devam eden savaş ortamı ve istikrarsızlık neticesinde Türkiye’de bulunan kayıtlı Suriyeli mülteci sayısı 2 milyon 72 bini aşmıştır.[56] Kriz içerisinde sadece rejim ve muhalifler arasındaki çatışmalar değil; mültecilerin durumu da ayrı bir kriz unsuru olmaya doğru evirilmektedir.

AK Parti hükümeti, 26 Aralık 2012’de BM özel temsilcisi Lakhtar İbrahimi’nin liderliğinde süren Suriye’deki arabuluculuk görüşmeleriyle ilgili olarak, Esad’lı bir geçişin mümkün olmadığını vurgulamıştır.[57] Beşar Esad ise 23 Ocak 2013 tarihinde İran basınına verdiği demeçte, Türkiye’yi teröristlerle ilişkilendirmiş ve Suriye halkının öldürülmesinde doğrudan doğruya sorumlu olduğunu ifade etmiştir.[58] Aynı gün, Türkiye’ye NATO destekli Patriot savunma sistemleri gelerek, Türkiye’nin uluslararası alandaki güvenlik eksenli ittifak ilişkisinden istifade etmesi gerçekleşmiştir.[59] Bu durum siyasi alanda başlayan uyuşmazlığın süreç içerisinde kriz halini alarak siyasi, askeri ve ekonomik alanlara yayılan bir sürece evirildiğini göstermektedir. Esad, 17 Nisan 2013 tarihinde ülkesinin bağımsızlığının 67. yıldönümüyle ilgili bir televizyon programında, Erdoğan’ın başkanlık düşüncesini gerçekleştirmek için Kürt devleti için taviz verebilmesi ihtimali yönündeki soruya, Erdoğan’ı kendi şahsi çıkarları için “her şeyi yapabilecek” bir lider olmak ile suçlamış ve  Türk yönetimini “sıfır komşu, sıfır ahlak, sıfır dost, sıfır politika” sahibi olmakla eleştirmiştir.[60] 10 Mayıs 2013’te NBC News televizyonuna röportaj veren Erdoğan, Türkiye’nin elinde             Esad’ın kimyasal kullandığı yönünde bilgi” olduğunu belirterek, ABD’den daha net tavır almasını istemiştir.[61] O döneme kadar ABD’nin kimyasal silah kullanılmasının kırmızı çizgi olarak ilan edildiği göz önünde bulundurulduğunda Erdoğan’ın ifadelerinin bir müdahalede bulunulmasını talep ettiği açıktır. 11 Mayıs 2013’te Reyhanlı’da, 52 kişinin hayatını kaybettiği bir bombalı saldırı gerçekleşmiş ve  Dışişleri Bakanı Davutoğlu, saldırının Suriye rejimiyle alakalı Banyas saldırılarını da gerçekleştiren bir örgütün yaptığını belirtmiştir.[62] İçişleri bakanı Muammer Güler de bilgilerin bu saldırıyı, Suriye rejimi ve istihbaratı ile bağlantılı bir terör örgütünün yaptığını gösterdiğini beyan etmiştir.[63] Reyhanlı olayından itibaren Suriye krizi Türkiye’nin iç güvenliği açısından da bir risk unsuru halini almıştır.

21 Ağustos 2013’te Şam’ın Guta bölgesinde gerçekleşen kimyasal saldırıdan sonra, yüzlerce insanın hayatını kaybetmesiyle, Türkiye uluslararası toplumu harekete geçirmeye çalışmıştır. Erdoğan 26 Ağustos 2013’te “katil Esad”ın “kimyasal silahlarla şehit ettiği” insanlara dikkat çekmiştir.[64] Bunun akabinde, ABD ve İngiltere tarafından Suriye’ye kimyasal saldırı dolayısıyla sınırlı bir hava operasyonu gerçekleştirilmesi gündeme gelmiştir. Kırmızı çizgi aşıldığı için Batı’nın hızlanan operasyon hazırlıklarını ise, Türkiye yetersiz bulup, Erdoğan tarafından Suriye rejiminin tamamen devrilmesi gerektiği vurgulanmıştır. Ancak İngiltere Parlamentosu’nun askeri harekatı onaylamaması, ABD’nin ise ilerleyen haftalarda Rusya ile kimyasal silahların Suriye’den uzaklaştırılması yönünde vardığı anlaşma nedeniyle, bu harekat sınırlı olarak dahi hayata geçirilmemiştir. 16 Eylül 2013 tarihinde ise Genelkurmay Başkanlığı, Türkiye sınırını 400 metre ihlal eden bir Suriye helikopterinin angajman kuralları çerçevesinde düşürüldüğünü açıklamıştır.[65] Türkiye’den ardı ardına gelen helikopterin düşürülmesine yönelik haklılık açıklamalarının ardından, Bab-el Hava sınır kapısının yakınındaki patlamaya yönelik olarak 18 Eylül 2013’de Dışişleri Bakanı Davutoğlu, bunun Suriye’nin bir misillemesi olduğunu düşünmediklerini, “Suriye yönetiminin, bir misillemeyi zihninden dahi geçirmesinin sonuçlarına katlanacağını bilmesi lazım”[66] ifadesi ile ilan etmiştir. TSK, 5 Ekim 2013’te sınıra yaklaşan 3 Suriye uçağının F16’lar tarafından uzaklaştırıldığını açıklamıştır.[67] 14 Ekim 2013 tarihinde bir İsviçre gazetesine konuşan Dışişleri Bakanı Davutoğlu, “Silahını bırakan katil suçsuz olamaz” diye Esad rejimini hedef almış ve rejimin her ne olursa olsun, cezasını çekmesi gerektiğini ifade etmiştir.[68] Bu açıklamalara Suriye yönetiminden bir karşılık gelmemiş; ancak Türkiye sert ifadelerini sürdürmüştür.

Suriye krizinin derinleşmesi ve Başar Esad’ın ülke yönetiminden ayrılmayacağının anlaşılması üzerine  9 Ocak 2014’te Dışişleri Bakanı Davutoğlu, dış dünyanın Esad’la ilgili pozisyonundaki olumlu yöndeki farklılaşmaya işaret ederek IŞİD’in ortaya çıkmasıyla Esad’ın “ehvenişer olarak görülmeye başladığını” ifade etmiştir. Bu durum, değişen konjonktüre dikkat çekmekle sınırlı olmayan fakat aynı zamanda, Türkiye’nin Esad karşıtı pozisyonunda dış destek bulmak bağlamında sıkışmaya işaret etmekteydi.[69] Benzer şekilde 14 Mart 2013’te Davutoğlu bu sefer, Suriye rejiminin ortaya çıkardığı güç ve otorite boşluğunun bir güvenlik krizine neden olduğunu belirtip, radikal grupların faaliyetlerindeki artışın yeni gündem maddesi olmaya başladığını tekrar dile getirmiştir.[70] 23 Mart 2014’te ise Suriye Hava Kuvvetleri’ne ait bir savaş uçağının sınır ihlali yaptığı için düşürüldüğü Genelkurmay tarafından duyuruldu.[71] Düşen uçaktaki pilotun ise uçaktan atlayarak hayatta kaldığı açıklandı. Bu gelişmenin akabinde, Suriye medyasına çeşitli askeri ve sivil yetkililerin açıklamalar yaptığı haberleştirildi. Burada önemli olan nokta ise, Suriye rejiminin direkt olarak beyan bildirmekten kaçınıp, Dışişleri Bakanlığı’nda yetkili kişilerin ya da askeri kaynakların Türkiye’yi saldırganlıkla suçlamaları olmuştur.[72] Aynı gün Başbakan Erdoğan ise benzer şeylerin olması durumunda “Türkiye’nin tokadının ağır olacağını” söylemiştir.[73] 24 Mart 2014’te ise Genelkurmay Suriye füze sistemlerinin bir Türk F-16’sını Hatay üzerinde uçarken dört buçuk dakika kilitlediğini belirtip, askeri gerginliğin devam ettiğini belirten bir açıklama yapmıştır.[74] Yerel seçimler çalışmaları sırasında Akşehir ilçesinde bir konuşma yapan Davutoğlu ise “topraklarımıza tecavüz etmek isteyenlere TSK’nın hadlerini bildirdiğini” ifade etmiştir.[75] 25 Mart 2014’te ise, Genelkurmay yine benzer bir açıklama yaparak 5 adet F-16’nın 10 dakika 53 saniye süreyle Hatay’da yine füze sistemlerinin tacizine uğradığını duyurmuştur.[76] 26 Mart 2014’te AFP’ye bir mülakat veren Davutoğlu, Suriye’nin Türkiye’nin caydırıcılığını test etme cüretini göstermesine tepki göstererek, “Türkiye’nin sınır ötesi operasyon da dahil bütün askeri seçenekleri devreye sokmak için hazır olduğunu” söylemiştir.[77] Suriye BM Daimi temsilcisi Beşar El Caferi ise Türkiye’nin sınırdan teröristlerin geçişine kolaylık gösterip, destek verdiğini New York’taki BM Genel Merkez’inde açıklamıştır.[78] Dolayısıyla IŞİD’in Suriye’de güç boşluğunu doldurmasından itibaren Suriye’de terör örgütleri de bir gündem olarak öne çıkmıştır.  Genelkurmay 29 Mart 2014’te Türk F-16’larının Suriye füze sistemleri tarafından taciz edildiğini tekrar duyurdu.[79] Suriye devlet başkanı Esad Haziran 2014’te gerçekleşen seçimlerin sonuçlarının açıklanmasından sonra üçüncü dönem tekrar başkanlığa seçilmiştir. 18 Temmuz 2014’te ise yaptığı zafer konuşmasında Başbakan Erdoğan’ı hedef alıp, Erdoğan’ın hem Suriye halkını zulümden kurtarmak istemesi hem de Emevi Cami’inde namaz kılmak istemesi arasındaki ‘tutarsızlığı’ ifade etmiştir.[80] Ağustos 2014 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden sonra, Erdoğan’ın yerine Başbakanlık koltuğuna oturan Davutoğlu 28 Eylül 2014’te 29 Mayıs Üniversitesi’nce yaptığı bir konuşmada, git gide dünya gündeminde öne çıkmaya başlayan IŞİD tehditliyle ilgili olarak Esad yönetimini suçlamıştır.[81] Davutoğlu, Esad’la 10 Ağustos 2011 yaptığı görüşmede kendisine “yedi saat dil döktüğünü” belirttikten sonra “halk ve ordunun karşı karşıya gelmesinin sonuçlarını Suriye’nin bugün yaşadığını” ifade etmiştir. 2 Ekim 2014’te ise TBMM’de, Irak ve Suriye’ye yönelik sınır ötesi operasyon yapma yetkisini içeren tezkere kabul edilmiştir. Metinde IŞİD tehlikesi ve teröristlerin verimli alan buldukları kısaca geçerken, bu tarz gelişmelerin sorumlusu olarak meşruiyetini kaybetmiş Suriye rejimi olarak gösterilmiştir.[82] Artan IŞİD tehdidiyle birlikte Esad’ın gidişi yönündeki çağrılar da bir azalmaya başlamış; Esad’ın gidişinin ikincil önemde olduğunu yönelik sinyaller gelmeye başlanmıştır. Bunun farkında olan Esad, uluslararası kamuoyuna 21 Kasım 2014’te IŞİD’e karşı birlikte mücadele etme teklifinde bulunmuştur.[83]

7 Ocak 2015’te Cumhurbaşkanı Erdoğan, Kuzey Suriye’de otonom bir Kürt devleti oluşması tehlikesine dikkat çekerek, IŞİD ve PYD gibi örgütlerinin ortaya çıkma nedenini izlenen yanlış politikalar olduğunu belirtmiştir. Özellikle Türkiye’nin batılı müttefiklerini isim vermeden eleştiren Erdoğan, hava operasyonlarının netice almada mümkün olmadığını belirtip, Özgür Suriye Ordusu’na bir türlü gerekli yardımların yapılmamasının mevcut tabloyu ortaya çıkardığını vurgulamıştır.[84] 20 Ocak 2015’te Foreign Affairs dergisine bir röportaj veren Suriye Devlet Başkanı Esad, Erdoğan’ı “El-Kaide ideolojisinin uzantısı olan Müslüman Kardeşler ekolünün bir parçası olarak” nitelendirmiştir. Esad, Suriye’nin krizin ilk aşamalarından itibaren Türkiye’ye yönelttiği suçlamaların benzerlerini seslendirip, teröristlerin finansmanında Katar, Suudi Arabistan ve özellikle Türkiye rolü olduğunu ifade etmiş; Türkiye’yi terörün faaliyetlerinin lojistik üssü olarak nitelendirerek Türkiye’nin Suriye için tehdit olduğunu vurgulamıştır.[85]

Uluslararası düzende değişmeye başlayan Esad karşıtı duruş, BM Suriye temsilcisi Staffen de Mistura 14 Şubat 2015’te “Suriye’deki çözüm sürecinin Devlet Başkanı Esad’ı dışarıda bırakamayacağını” ifadesiyle dile dökülmüştür.[86]  Nitekim, 2015 Mart’ının ortalarında CIA Başkanı John Brennan ve ABD Dışişleri Bakanı John Kerry, Suriye’de çözüm için, ABD’nin Esad’la müzakere etmek durumunda kalacağı yönündeki açıklamalarda bulunmuşlardır.[87] Türkiye Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, binlerce insanı kimyasal silah da kullanarak öldüren biriyle görüşülmesinin yanlışlığına dikkat çekmiş ve Kerry’e tepki göstermiştir.[88] 22 Temmuz 2015’te benzer şekilde İngiltere Dışişleri Bakanı Phillip Hammond Suriye’de Esad rejiminin çökmesini değil, siyasi bir geçişin olmasını istediklerini dile getirmiştir.[89] 19 Eylül 2015’te ABD Dışişleri Bakanı John Kerry, Esad’la ilgili olarak ABD’nin daha esnek bir politika izleyeceğinin işaretini vermiş; Esad’la ilgili “hemen birinci gün ya da ayda olmasına gerek yok” diye eklemiştir.[90] 23 Eylül’de ise Cumhurbaşkanı Erdoğan, Esed’in Suriye’nin yalnız %15’ini kontrol edebildiğini belirtip, “butik bir devlet peşinde olduğunu” söylemiştir .[91] 24 Eylül 2015’te ise Erdoğan, gazetecilerin Suriye ile ilgili sorularını yanıtlarken, “Suriye’de Esad’lı bir  geçiş olabileceğini” söyleyerek, Türkiye’nin uzun zamandır benimsediği söylemi değiştirdiğini göstermiştir. Bu noktada önemli olan Erdoğan’ın Suriye devlet başkanından bahsederken “Esed” yerine “Esad” demeyi tercih etmesiydi.[92] Söylemdeki bu değişik karşısındaki tepkiler üzerine Erdoğan, iki gün sonra,  kendisinin Suriye politikasıyla ilgili aynı yerde durduğunu belirtip, Suriye’de çözüm ‘Esed’ ile olsa bu beş yılda olurdu diye eklemiştir.[93] Obama, BM Genel Kurulu'nda Esad’ı “masum çocukların üzerine bomba atan bir tiran” olarak anmıştır. [94] ABD Dışişleri Bakanı John Kerry, Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’ın aniden iktidarı terk etmesi yerine, “düzenli bir geçiş süreci”nin parçası olarak makul bir süre zarfında görevi bırakması gerektiğini ifade etmiştir.[95] Türkiye Esad’ın yönetimden ayrılmayacağının anlaşılmasından sonra müttefikleri ile birlikte hareket edebileceği yeni bir politikaya yönelmeye çabası içerisine girmiştir.

Suriye krizi, birden fazla özelliği ile dikkat çekmektedir. Ortadoğu’daki “Arap Baharı”nın etkisinde kalan Suriye’de rejim karşıtları ile Beşar Esad Yönetimi’nin mücadelesi Suriye’de istikrarın bozulmasına neden olurken; Türkiye ile Suriye arasındaki ilişkiler de bundan etkilenmiştir. Dolayısıyla Suriye özelinde bir dış değişimin krizi tetiklemesinden söz edilebilir. Ayrıca Türkiye’nin Suriye’deki iç istikrarsızlığa gösterdiği ilgi Suriye açısından bir güvenlik tehdidi olarak da algılanmış: ve böylece Suriye Türkiye’nin ilgisini Suriye’deki rejime yönelik yıkıcı faaliyetlerin bir parçası olarak görmüştür. Bu durum Suriye özelinde krizin tetikleyicisi olarak kabul edilebilir. Buna ek olarak tırmanan çatışmacı ilişkiler ve kriz sürecinde Türkiye’nin Suriye’deki rejim karşıtlarını siyasi ve askeri açıdan desteklemekte oluşu, Türkiye ile Suriye arasındaki ilişkilerin daha da tırmanmasına neden olmuş ve iki ülkeyi askeri bir çatışmanın eşiğine taşımıştır. Böylece şiddet içermeyen askeri yöntemlerin yer aldığı kriz yönetim stratejileri izlenmeye başlanmıştır. Kriz süreci içerisinde gerilimi dikeyde tırmandıran bir diğer önemli gelişme, Türkiye’ye ait RF-4 Keşif Uçağı’nın tartışmalı bir şekilde Akdeniz’de ulusal karasuları/hava sahası dışında düşmesidir. Türkiye bu olayda Suriye’yi suçlamış ve angajman kurallarını değiştirdiğini açıklamıştır. Tüm bu gelişmelere rağmen Suriye krizi özelinde karar alıcı için krizin tetikleyicisi gelişmenin ne olduğu yeterince açık değildir. Aslında 2011 Kasım ayı itibariyle Türkiye ve Suriye arasında başlayan kriz, iki taraflı, siyasi bir dış politika krizidir. Krizin karşı tarafı Suriye Devleti’dir. Bu noktada Suriye devletinden kast edilen ise Esad yönetimidir. Türkiye ve Suriye açısından krizi tetikleyen davranışı devlet gerçekleştirmiştir. Suriye açısından krizi tetikleyen davranış Türkiye’nin Suriye’deki rejimin değiştirilmesi talebi iken; Türkiye açısından Suriye’de sivillere yönelik baskı ve bunun beraberinde yaşanan insan hakları ihlalleridir. 2011 Türkiye-Suriye krizi tekrarlayan bir çatışma içerisinde ortaya çıkmış olmamakla birlikte gelişen süreçte pek çok kriz üretmeye devam etmektedir. Bu noktada RF-4’ün düşürülmesi, Süleyman Şah Türbesi’nin yerinin değiştirilmesi , sınır güvenliği ve hatta Rusya ile Türkiye arasındaki SU-24 krizinin aynı çatışmanın devamında meydana geldiğini belirtmek mümkündür. 2011 Türkiye-Suriye krizi, siyasi ve insani bir kriz olarak ortaya çıkmış olmakla birlikte; süreç içerisinde askerileşmeye başlamıştır. Kriz yönetim sürecinde Türkiye’de öne çıkan lider başbakanlık ve Cumhurbaşkanlığı döneminde Tayyip Erdoğan olmuştur. Ancak Erdoğan’ın cumhurbaşkanı seçilmesinin ardından Ahmet Davutoğlu krizi yönetmeye başlamıştır. Yine de genel olarak bütün kriz sürecinde Erdoğan’ın daha fazla öne çıktığını belirtmek mümkündür. Krizin Suriye tarafında ise öne çıkan lider Beşar Esad’dır.

 

2011 Suriye krizinde krizi tetikleyen eylem ülke içerisindedir. Krizin temel tetikleyicisi insani talepler ve Suriye’deki rejimin değiştirilmesi yönündeki talepleri içeren sözlü eylemdir. Bu sözlü eylemin karşısında Esad yönetimi öncelikle tepki göstermekten çekinmiş ancak Türkiye’nin muhalif gruplara devam eden desteğinin artması üzerine Türkiye’yi Osmanlı devleti hayali peşinde olmakla suçlamıştır. Suriye krizi algılanan tehdidin ciddiyeti açısından bölgede ve bölgesel alt sistemde meydana gelebilecek saygınlık ve hak kaybına işaret etmektedir. Bununla birlikte krizin süreç içerisinde değişim göstermesi, Türkiye içerisinde bombalama vb. Eylemlere neden olduğu da göz önünde bulundurulduğunda sınırlı askeri tehdit unsurları içerdiği de ifade edilebilir. Türkiye Suriye krizi karşısında şiddet içermeyen askeri eylemleri de kapsayan çoklu eylem izlemiştir. Bu kapsamda kademeli olarak baskıyı arttırdığını da ifade etmek mümkündür. Öncelikle ekonomik yaptırımlara karar vermiş, Esad ailesinin malvarlıklarını dondurmuş, RF-4 olayının ardından ise NATO ittifakından alınan  destek ile Suriye sınırına Patriot savunma sistemlerini yerleştirmiştir.

2011 Suriye krizinde Türkiye’nin uyguladığı kriz yönetim stratejisi şantajdır. Alexander George’un belirttiği üzere, şantaj stratejisi rakibin talep edilen şeyi/eylemi  gerçekleştirmeyi reddetmesi halinde  bir şekilde acı çekeceği ve zarara uğrayacağı algısını oluşturmak üzerine kurgulanmıştır. George, bu stratejide meydan okuyan tarafın krizi genelleştirerek beklenilen faydayı sağlamayı amaçladığını ifade etmektedir. Ancak şantaj, başarıya ulaştığında istenmeyen tırmanma riskinden kaçınılmasını sağlamaktadır. Şantaj stratejisi, savunmacı tarafa şantajcının blöfünü görse dahi yapılması istenilen davranışı gerçekleştirmeme olanağı sunmaktadır.[96] Suriye krizinde Türkiye’nin rejim değişikliği talepleri her ne kadar şantajın bir parçası olarak görülebilecekse de, Esad yönetiminin bu talepleri uygulamayı reddettiği göz önünde bulundurulduğunda hali hazırda başarılı biçimde uygulandığını belirtmek güçtür. Türkiye’nin kriz yönetim tekniği ise şiddet içermeyen çoklu çözümdür. İki ülke kriz sürecinde karşı karşıya gelmiş olmakla birlikte askeri açıdan doğrudan doğruya iki ülkeyi karşı karşıya getirecek bir çatışmaya girmekten uzak durulmuştur. Ancak Türkiye kriz sürecinde maddi güç açısından üstünlüğünü sürekli olarak vurgulamış; ve ibret verici güç kullanma tehdidinde bulunmuştur.

 

            Kriz sürecinde Suriye’nin Türkiye karşısında uyguladığı kriz yönetim stratejisi ise zaman kazanmadır. Düşman, statükoya meydan okumaya karar verdiğinde ya da yavaşça meydan okumaya başladığında savunmacı taraf karşılıklı olarak kabul edilebilir bir anlaşma ihtimalini ortaya çıkarmak için zaman kazanmaya çalışabilmesidir. Örneğin kriz sürecinde Türkiye’nin reform talepleri karşısında Esad, 2011 Mart ayından itibaren reform sözü vermiş ve hatta bir reform paketi açıklamasına rağmen uygulanmamıştır. Bu surum Esad yönetimin uyguladığı zaman kazanma stratejisini doğrular niteliktedir. 2015 sonu itibariyle Türkiye-Suriye krizi devam ettiğinden bu krizde kriz sonrası evre mevcut olmadığı gibi kriz sonrası bir statüden de söz etmek mümkün değildir.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

[1]“Suriye’de yeni hükümet işbaşında”, http://rudaw.net/turkish/middleeast/syria/28082014, [14.11.2015].

[2]“Suriye’de hükümet istifa etti”, http://www.internethaber.com/suriyede-hukumet-istifa-etti-337621h.htm, [12.11.2015].

[3]Ayşe Küçük, “Türkiye-İsrail İlişkilerinde Mavi Marmara Krizi: Kriz Yönetimi Açısından Bir İnceleme”, (Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, YTÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2015):140.

[4]Veysel Ayhan, Türkiye-Suriye ilişkilerinde Yeni Dönem: Yüksek Düzeyli Stratejik İşbirliği Konseyi, Ortadoğu Analiz, (Cilt: 1, Sayı: 11, Kasım 2009): 27.

[5]Samir al-Taqi and Raymond Hinnebush, “As Seen From Damascus: the Transformation in Syrian-Turkish Relations”,Turkey-Syria Relations: Between Enmity and Amity, (eds)  Hinnebush and Özlem Tür, (Farnharm: Ashgate, 2013):108.

[6]Erdem Kaya, “Suriye-İsrail Barışını Yeniden Düşünmek: Çözüm Ankara’yla Mümkün mü?”, http://www.bilgesam.org/incele/1343/-suriye-israil-barisini-yeniden-dusunmek--cozum-ankara%E2%80%99yla-mumkun-mu-/#.Vqtg7lOLS1s, [14.11.2015].

[7]Mehmet Turan Çağlar, “2011 Sonrası Türkiye-Suriye İlişkileri ve Suriye-Türkiye Krizi”, http://tdpkrizleri.org/images/pdfmakaleler/TDP-Turan-Final1.pdf, 1, [15.12.2015].

[8]“Suriye-Türkiye İlişkilerinde Dönüm Noktaları”, http://fotoanaliz.hurriyet.com.tr/galeridetay/57640/4369/11/suriye-turkiye-iliskilerinde-donum-noktalari, [15.11.2015].

[9]Aaron Stein, “IV. Stumbling in Iraq and Syria, 2011–14”, Whitehall Papers, (Vol. 83, No: 1, 2014): 59-87.

[10]Oytun Orhan, “Kuzey Suriye’de Güvenli Bölge ve Türkiye”, ORSAM Bölgesel Gelişmeler Değerlendirmesi, No: 33, Kasım 2015, 4, http://www.orsam.org.tr/tr/trUploads/Yazilar/Dosyalar/20151117_33tr.pdf , [12. 12.2015].

[11]Muammer Elveren, “Model Türkiye”, Hürriyet, 1 Haziran 2011.

[12]Ahmet Nazmi Üste ve Levent Yılmaz, “Büyük Güçler, Suriye Krizi ve Türkiye”, CBÜ Sosyal Bilimler Dergisi, (Cilt:12, Sayı:2, Haziran 2014): 196.

[13]“Beşar Esad muhalifleri böyle tarif etti”, http://www.internethaber.com/besar-esad-muhalifleri-boyle-tarif-etti-354412h.htm, [16.10.2015].

[14]Suriye’den Türkiye’ye Yanıt, Hürriyet, 22 Haziran 2011.

[15]Tolga Tanış, “Esad Artık Meşru Değil”, Hürriyet, 13 Temmuz 2011.

[16]“Erdoğan: Davutoğlu'nu Suriye’ye Göndereceğim”, Radikal, 6 Ağustos 2011.

[17]“Davutoğlu'nun Açıklaması”, Hürriyet, 9 Ağustos 2011.

[18]“Turkish Foreign Minister Meets Syria's Assad”, http://www.aljazeera.com/news/middleeast/2011/08/201189105938279417.html, [15.11.2015].

[19]Barış Çağlar, “Türkiye’nin Suriye Politikası: Yeni-Klasik Realist Bir Bakış”, Ortadoğu Analiz, Cilt:4, Sayı 47, Kasım 2012): 45.

[20]“Operasyonlar Durmazsa Konuşacak Bir Şey Kalmaz”, Hürriyet, 15 Ağustos 2011.

[21]“Şam Yönetimine ‘Söz bitti’ Mesajı”, Hürriyet, 16 Ağustos 2011.

[22]“Erdoğan: Akıttıkları Kanda Boğulurlar”, http://www.ntv.com.tr/turkiye/erdogan-akittiklari-kanda-bogulurlar,SLrAqoL9k0GxaAfEARaHEQ, [12.12.2015].

[23]“Davutoğlu: Türkiye her türlü senaryo için hazırlıklıdır”, Hürriyet, 25 Ağustos 2011.

[24]“2011’de Dünya ve Türk Dış Politikası (Eylül-Ekim)”, Zaman, 23 Aralık 2011.

[25]“Erdoğan: Gemilerimiz Akdeniz'de”, Hürriyet, 21 Eylül 2011.

[26]Ahmet Han, “Paradise Lost: A Neoclassical Realist Analysis of Turkish Foreign Policy and the Case of Turkish-Syrian Relations”, Turkey-Syria Relations: Between Enmity and Amity, (eds)Raymond Hinnebush and Özlem Tür, (Farnharm: Ashgate, 2013): 59.

[27]Çağlar, “2011 Sonrası...”, 12.

[28]Gideon Rose, “Neoclassical Realism and Theories of Foreign Policy”, World Politics, (Vol: 51, No: 1, 1998):150.

[29]Roee Nahmias, “Assad: Turkey seeking to recapture imperial days”, http://www.ynetnews.com/articles/0,7340,L-4153293,00.html, [13.12.2015].

[30]“Ankara’dan Şam’a 9 Yaptırım”, Hürriyet, 1 Aralık 2011.

[31]“Tampon Bölge Dediğimiz Hususu Ciddi Olarak Düşünüyoruz”, Hürriyet, 2 Aralık 2011.

[32]“Suriye'den Türkiye'yle ilgili önemli karar”, Hürriyet, 2 Aralık 2011.

[33]Nebi Miş, “Suriye 2012”, Ortadoğu Yıllığı 2012, (Eds) Kemal İnat, Muhittin Ataman. Sakarya: Açılım Kitap, 2013): 234.

[34]“Suriye'yle ilgili kritik tasarıya çifte veto geldi”,Hürriyet, 4 Aralık 2011.

[35]“Türkiye: Esad Meşru Değil”,Hürriyet, 5 Şubat 2012.

[36]“Davutoğlu: Suriye Kimsenin Şahsi Mülkü Değil”, http://www.ntv.com.tr/turkiye/davutoglu-suriye-kimsenin-sahsi-mulku-degil,PJHYGvacmUKnmrVBz9cF3Q , [25.12.2015].

[37]“Sınır ihlali olursa gerekeni yaparız”, http://www.erhaber.com/haber/-20943.html, [ 10.12.2015].

[38]“Dublör Olma Dönemi Kapandı”, Hürriyet, 27 Nisan 2012.

[39]“Provokasyon Yapıyorsunuz”, Hürriyet, 29 Nisan 2012.

[40]Selçuk Şenyüz, “Erdoğan: Esad Er ya da Geç Gidecektir”, Hürriyet, 8 Haziran 2012.

[41]Metehan Demir, “Suriye Açıklarında Türk Savaş Uçağı Düştü”, Hürriyet, 22 Haziran 2012.

[42]“Suriye’nin Tavrı Belirleyecek”, Hürriyet, 23 Haziran 2012. 

[43]“Türk Savaş Uçağı Suriye Karasularında Düştü”, http://www.cnnturk.com/2012/turkiye/06/22/turk.savas.ucagi.suriye.karasularinda.dustu/666139.0/index.html , [12.12.2015].

[44]“Türkiye Suriye’ye nota verdi”,Hürriyet, 24 Haziran 2012. 

[45]“Makdissi: Türkiye ve Suriye Düşman Değildir”, Hürriyet, 24 Haziran 2012. 

[46]“Başbakan'dan Tarihi Suriye Kararı”,Hürriyet, 26 Haziran 2012. 

[47]“NATO Türkiye'ye Destek İfade Etti”, http://www.bbc.com/turkce/haberler/2012/06/120626_erdogan_syria_update.shtml , [12.10.2015].

[48]“Syria crisis: Tremseh 'massacre' - Friday 13 July 2012”,  http://www.theguardian.com/world/2012/jul/13/syria-hama-massacre-live, [15.102015]

[49]“Davutoğlu, Esad'a ömür biçti”, Hürriyet, 25 Ağustos 2012.

[50]“Akçakale'ye top mermisi düştü: 5 ölü, 10 yaralı”, Hürriyet, 4 Ekim 2012.

[51]Ümit Çetin, “Türkiye Suriyeye Karşılık Verdi”, Hürriyet, 5 Ekim 2012.

[52]“Tezkere TBMM'den geçti”, Hürriyet, 4 Ekim 2012.

[53]“Erdoğan: Sekiz Kere Kaza mı Olur”,Hürriyet, 5 Ekim 2012.

[54]“Suriye: Türkiye'yle savaşmak istemiyoruz ama...”, Hürriyet, 11 Ekim 2012.

[55]Ahmet Davutoğlu, “2013 Yılına Girerken Dış Politikamız”, Dışişleri Bakanlığı’nın 2013 Mali Yılı Bütçe Tasarısının TBMM Genel Kurulu’na Sunulması Vesilesiyle Hazırlanan Kitapçık, 66, http://www.mfa.gov.tr/site_media/html/butce_2013.pdf , [16.11.2015].

[56]“Suriyeli mültecilerin sayısı 4 milyon 185 bine ulaştı”, http://www.aljazeera.com.tr/haber/suriyeli-multecilerin-sayisi-4-milyon-185-bine-ulasti,  [15.10.2015]

[57]Uğur Ergan, “Ankara: Esad’lı geçiş olmaz”, Hürriyet, 26 Aralık 2012.

[58]“Esad'dan Ankara'ya çok ağır sözler”, Hürriyet, 22 Ocak 2013.

[59]“Patriot Test Ediliyor Almanlar Dondurma Yiyor”, Hürriyet, 26 Ocak 2013.

[60]“Esad: Erdoğan çıkarları için ülkesini feda eder”, Hürriyet, 18 Nisan 2013.

[61]“Esad halkına karşı kimyasal silah kullandı”,Hürriyet, 10 Mayıs 2013.

[62]Zeynep Şafak, “Kırmızı çizgi aşıldı”Hürriyet, 13 Mayıs 2013.

[63]“Güler: "8 Mayıs'ta ihbar geldi”, Hürriyet, 14 Mayıs 2013.

[64]“Başbakan'dan önemli açıklamalar”, Hürriyet, 26 Ağustos 2013.

[65]“Genelkurmay: “Görüldü, uyarıldı, vuruldu”, Hürriyet, 16 Eylül 2013.

[66]“Davutoğlu: Suriye misilleme yaparsa sonuçlarına katlanır”, Hürriyet, 18 Eylül 2013.

[67]“TSK: Suriye uçakları ve helikopteri sınırdan uzaklaştırıldı”, Hürriyet, 6 Ekim 2013.

[68]“Davutoğlu'dan Esad için sert sözler”, Hürriyet, 14 Ekim 2013.

[69]“Davutoğlu: Esad rejimine 'ehvenişer' denilecek noktaya gelindi”, Hürriyet, 9 Ocak 2014.

[70]“Davutoğlu: O türbeye saldırırsanız...”,Hürriyet, 14 Mart 2014.

[71]Uğur Ergan, “Türkiye sınır ihlali yapan Suriye uçağını düşürdü”,Hürriyet, 23 Mart 2014.

[72]“Suriye'den Türkiye'ye ilk tepki”, Hürriyet, 24 Mart 2014.

[73]“Başbakan Erdoğan: Tokadımız ağır olacak”, Hürriyet, 24 Mart 2014.

[74]“Suriye füzeleri 4.5 dakika Türk F-16'larına kilitlendi”, Hürriyet, 24 Mart 2014.

[75]"Hadlerini bildirdi uçağı düşürdü", Hürriyet, 24 Mart 2014.

[76]“TSK'dan açıklama”, Hürriyet, 25 Mart 2014.

[77]“Davutoğlu'ndan 'sınır ötesi operasyon' açıklaması”, Hürriyet, 26 Mart 2014.

[78]“Suriye'nin BM Temsilcisi: Türk hükümeti teröristlere destek veriyor”, Hürriyet, 27 Mart 2014.

[79]“Suriye'den 6 F-16 uçağına taciz”, Hürriyet, 29 Mart 2014.

[80]“Esad’dan Başbakan Erdoğan’a sataşma”,Hürriyet, 18 Temmuz 2014.

[81]İsmail Akduman, Yaprak Koçer, hakan Çelikbaş, “Davutoğlu: Esed'e 7 saat dil döktüm”, Hürriyet, 28 Eylül 2014.

[82]“Sınır ötesi müdahale de var yabancı askerler de: 9 Soruda ‘Irak-Suriye Tezkeresi’”, http://www.diken.com.tr/9-soruda-irak-suriye-tezkeresi/, [25.11.2015].

[83]“Suriye lideri Esad'dan IŞİD'e karşı işbirliğe çağrısı”, Hürriyet, 21 Kasım 2014.

[84]Erdoğan: 'Bu hırsızlar bizi mal sahibi yaptı', Hürriyet, 7 Ocak 2015.

[85]“Syria's President Speaks”, https://www.foreignaffairs.com/interviews/2015-01-25/syrias-president-speaks, [21.1.2015].

[86]“Esad, Suriye’de çözümün parçası”, Hürriyet, 14 Şubat 2015.

[87]“ABD: Suriye savaşını bitirmek için Esad'la konuşmak zorundayız”, Hürriyet, 16 Mart 2015.

[88]“Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu'ndan Kerry'ye 'Esad' tepkisi”, Hürriyet, 16 Mart 2015.

[90]“Kerry: Esad Gitmeli ama...”,Hürriyet, 19 Eylül 2015.

[91]Vahap Munyar, “Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan: Esed butik devlet peşinde”, Hürriyet, 25 Eylül 2015.

[92]“Erdoğan: Esad'lı geçiş dönemi olabilir”, http://www.evrensel.net/haber/261345/erdogan-esadli-gecis-donemi-olabilir, [25.11.2015].

[93]Burcu Purtul, “Suriye’ye yaklaşımım aynı”, Hürriyet, 25 Eylül 2015.[94]“Obama'dan BM Genel Kurulu'nda Esad için sert sözler: Masum çocukların üzerine bomba atan bir tiran”,Hürriyet, 28 Eylül 2015.

[95]“ABD: Esad makul sürede ayrılmalı”, Hürriyet, 30 Eylül 2015.

[96]Alexander L. George, “Strategies for Crises Management”, Avoiding War, ed: Alexander George, (USA: Westwiev Press, 1991): 315.

 

Cuma, 02 Ekim 2015 06:10

IŞİD KONSOLOSLUK REHİNE KRİZİ

Özet

IŞİD Haziran ayında, Irak ordusunun kenti boşaltması üzerine 10 Haziran 2014’te Musul'un kontrolünü ele geçirmiş ve 24 saat içerisinde Musul'da bulunan Türkiye Başkonsolosluğu'nun önce boşaltılmasını talep etmiştir. Başkonsolosluğun boşaltılmaması üzerine 11 Haziran’da bombalı saldırı tehdidinde bulunarak kapının açılmasını sağlamış; içeri giren militanlar tarafından konsolosluk çalışanları ve aileleri rehin almıştır. Aynı dönemde yayınlanan haberlerde kapının 900-1000 arasında IŞİD militanı tarafından kırılarak açıldığını belirtmektedir.[1] IŞİD Rehine Krizi, Başkonsolos Yılmaz Öztürk de dâhil olmak üzere, 49 konsolosluk görevlisinin ve aile fertlerinin rehin alınarak Başkonsolosluk binasına el konulmasını kapsayan bir rehin alma olayıdır. Baskının ardından rehineler daha sonra IŞİD militanları tarafından konsolosluk binasından çıkartılarak bölgede bulunan bir karargâha götürülmüştür.

IŞİD Rehine Krizi, devlet dışı aktörlerden biri olarak tanımlanan “terör örgütü” ile Türkiye’nin rehine krizi özelinde karşı karşıya gelmesi olayıdır. Bu süreçte Türkiye bir devlet olarak devlet dışı aktörle karşı karşıya gelmiştir. Rehine Krizi, diplomatik, siyasi, insani kültürel-manevi ve algısal bir krizdirörneğidir. Türkiye IŞİD Rehine Krizi’ni, Milli İstihbarat Teşkilatı(MİT) içerisinden oluşturulan ad-hoc bir birim üzerinden yönetmiştir. Kriz her iki taraf açısından değerlendirildiğinde farklı özellikler göstermektedir. Rehine Krizi, Türkiye açısından “ani” ve “öngörüsüz” bir kriz iken; IŞİD açısından “gelişen” ve “dolaylı” bir kriz örneğidir. Aynı zamanda kriz sürecinde Kerkük’te bulunan aşiret liderleri aracılığıyla IŞİD birimlerine ulaşmıştır. Bu da aşiret liderlerinin insani bir krizde kolaylaştırıcı rol üstlendiğini göstermektedir. Rehinelerin 20 Eylül 2014’te Türkiye’ye getirilmesi ile kriz sona ermiştir. Ancak krizin sona ermesi dahi IŞİD ile Türkiye arasında  bir “takas” gerçekleştirildiği iddialarını sona erdirmeye yetmemiştir.

 

IŞİD REHİNE KRİZİ

IŞID’in Irak’taki ilerleyişi 2014 yılının Ocak ayının ilk günlerinde Ramadi ve Felluce isimli şehirleri ele geçirmeleriyle başlamıştır.[2] İŞID güçleri, Musul kentinde güvenlik güçleriyle çatışmalara 6 Haziran 2014’ten itibaren yönelmiştir. Ayrıca, örgüt aynı gün El Kahire’deki istihbarat merkezine intihar saldırısı düzenlemiştir. 7 Haziran’da Musul’un kuzeyindeki Yermuk bölgesi dâhil kentin bir bölümünde elektriği kesen örgüt, 8 Haziran’dan itibaren ise Irak güvenlik güçleri ile çatışmaya girmeye başlamıştır. Bu dönemde bölgede yaşayan siviller ise şehri terk etmeye yönelmiştir. 9 Haziran’da yoğunlaşan çatışmalar sonucunda bölgedeki Hastane ve Ninova Hükümet binası IŞİD’in kontrolüne geçmiş, aynı gün Musul’un bağlı olduğu Ninova Valisi Nuceyfi seferberlik çağrısı yapmış ancak buna rağmen 10 Haziran’dan itibaren Musul’da bulunan Nakşibendi Ordusu’nun desteğini alan örgüt, tüm şehri kontrol etmeye başlamıştır. Bunun üzerine bölgede bulunan Irak güvenlik güçleri silahlarını bırakarak kenti terketmişlerdir.[3] Şehrin IŞİD militanlarının tehdidi altında bulunması, bölgede bulunan Türk Konsolosluğu için artan bir tehlike oluşturmuştur. [4] Ancak Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu Twitter hesabından yaptığı açıklamada konsolosluğa yapılan saldırıdan 20 saat önce konsolosluğun güvenliği ile ilgili olarak yaptığı açıklamada; “…sürekli irtibat halindeyiz. Musul Başkonsolosluğumuzun güvenliği için gerekli bütün önlemler alındı[5] demiştir.

IŞİD’in Haziran ayında, Irak ordusunun kentten ayrılması üzerine Musul'un kontrolünü ele geçirerek 24 saat içerisinde Musul'da bulunan Türk Konsolosluğu'nun önce boşaltılmasını talep etmiştir. Fakat El-Cezire Türkiye’nin haberine göre Türk konsolosluğu boşaltılmaması üzerine 11 Haziran'da Türk Konsolosluğu’na bombalı saldırı tehdidinde bulunarak kapının açılması sağlanmış, içeri giren militanlar tarafından konsolosluk çalışanları ve aileleri rehin almıştır. Aynı dönemde yayınlanan diğer haberler kapının 900-1000 arasında IŞİD militanı tarafından kırılarak açıldığını belirtmektedir. IŞİD militanlarının eylemleri sırasında Konsoloslukta bulunan özel harekât polislerine "çatışmayın" emrinin verildiği yine basında yer almıştır. Sonuç olarak IŞİD Rehine Krizi, Başkonsolos Yılmaz Öztürk de dâhil olmak üzere, 49 konsolosluk görevlisinin ve aile fertlerini rehin alınarak Konsolosluk binasına el konulmasını kapsayan bir olaydır. Rehineler daha sonra IŞİD militanları tarafından konsolosluk binasından çıkartarak bölgede bulunan bir karargâha götürülmüştür.

Kriz, AKP’nin 61. Hükümet döneminde başlamış 62. Hükümet döneminde ise sona ermiştir. Krizin başlangıç tarihinde 11 Haziran 2014’te Türkiye’de AK Parti’nin çoğunluk hükümeti ile yönetilmekteydi. Bu dönemde Cumhurbaşkanlığı seçim döneminde girilmiş olmakla birlikte; 28 Ağustos 2014’e kadar Abdullah Gül cumhurbaşkanıydı. Krizin halen devam ettiği dönemde Cumhurbaşkanlığı seçimleri 10 Ağustos 2014’te Recep Tayyip Erdoğan’ın kazanmasıyla sonuçlanmış ancak henüz görev değişimi yapılmamıştı. Tayyip Erdoğan 28 Ağustos’tan itibaren göreve resmi olarak başlamıştır. 61. Hükümette başbakan yardımcıları Ali Babacan, Bülent Arınç, Bekir Bozdağ ve Beşir Atalay’da oluşurken; 62. hükümette Başbakan Ahmet Davutoğlu, Başbakan yardımcıları Numan Kurtulmuş, Yalçın Akdoğan, Ali Babacan ve Bülent Arınç olmuştur. 62. Hükümet döneminin Dışişleri Bakanı halen bu görevi yürütmekte olan Mevlüt Çavuşoğlu’dur. Türkiye’de karar alma birimi olarak kurumsal bir yapı (Bakanlar Kurulu) mevcut bulunmakla birlikte; kurulun yapısı gereği kararlar oy birliği ya da oy çokluğundan ziyade ilgili birimlerin fikirleri alınarak başbakanın onayı ile oluşturulmaktadır. Bu nedenle Türkiye’de karar alma biriminin geleneksel olarak 1-4 kişiden oluşan “küçük grup” olduğu söylenebilir. Kriz yönetim sürecinde öne çıkan lider ise hem Dışişleri Bakanı hem de Başbakan olarak Ahmet Davutoğlu’dur.

Krizin karşı tarafında ise Ebubekir El-Bağdadi önderliğinde kurulan IŞİD (ed-Devlet'ül İslâmiyye fi'l Irak ve'ş Şam) ya da yeni adıyla İslam Devleti(ed-Devlet'ül İslâmiyye) bulunuyordu. IŞİD resmi olarak tanınmayan Irak ve Suriye’deki güç boşluğundan yararlanan cihatçı bir terör örgütü olarak bilinmektedir. Başında ise Ebu Bekir El-Bağdadi bulunmaktadır. Örgütün 2003 yılından itibaren Irak’ın işgaline karşı Baas kadrolarının oluşturduğu bir direniş örgütü olduğu iddiaları da mevcuttur. ABD’nin Irak’tan çekilmesi ve 2011 yılında Arap Baharının Suriye’ye yansımalarıyla El-Kaide'ye bağlı grupların bölgede bulunan güç boşluğundan yararlanarak hareket alanı bulmasının büyük bir payı bulunmaktadır. Aralık 2013’den itibaren birbirleriyle savaşan El-Kaide unsurlarının arasından IŞİD güçlenerek çıkmıştır. Bu gruplardan El-Nusra cephesi, Suriye'de Beşar Esed’i devirmeye odaklanırken; IŞİD kurtarılmış bölgelerde devlet kurmaya yönelmiştir. El Bağdadi, 29 Haziran 2014’te “Irak-Şam İslam Devleti” olan örgütünün adını “İslam Devleti” olarak değiştirmiş ve halifelik ilan etmiştir.  

11 Haziran 2014 itibariyle Musul Konsolosluğu’ndan 49 kişinin kaçırıldığı resmen ilan edilmiştir. Dışişleri Bakanlığı yaptığı açıklamada “personelimizin emniyet içerisinde ülkemize dönmeleri için tüm imkânlar seferber edilmiştir. Bu bağlamda, Irak hükümeti nezdinde de girişimde bulunulmuş ve Başkonsolosluğumuzun emniyet ve güvenliğinin sağlanmasından sorumlu oldukları hatırlatılmıştır. Öte yandan, başta Birleşmiş Milletler ve NATO olmak üzere, uluslararası kuruluşlarda da gerekli girişimler yapılmaktadır. Sayın Bakanımız BM Genel Sekreteri ve ABD Dışişleri Bakanı ile görüşerek durumu ele almıştır”[6]denilmektedir.Aynı gün Dışişleri Bakanlığında 24 saat çalışacak bir kriz merkezi oluşturulmuştur. NATO, bilgilendirilmek üzere 11 Haziran Akşamı saat 20.00’da olağanüstü gündemle toplanmıştır. Ancak NATO'dan yapılan açıklamada, görüşmenin 4. madde kapsamında yapıldığı belirtilmiştir.[7]Musul Başkonsolosluğu’nun işgal edildiği haberi Meclis’te anında yankı buldu ve Musul konusunda bugün özel bir oturum yapılması kararı alınmıştır. Ayıca, Konsolosluk baskını TBMM’de muhalefet partilerinin sert tepkisine neden olmuştur. MHP Iğdır Milletvekili Sinan Oğan, “Daha dün bu kürsüden ‘IŞİD konsolosluğumuzu bastı basacak’ dedik. ‘Orada konsolosluk, yukarıda Allah’a aşağıda IŞİD’e emanet’ dediğimizde hop oturup hop kalkan, ‘Bunları geç, bunlar bizim gündemimiz değil’ diyen milletvekilleri nerede? Konsolosluğumuz IŞİD militanlarının elinde AKP sıraları ise bomboş. Özel harekât birliklerimizden askerlerimiz de IŞİD’in elinde. Meclis bomboş. Ne işe yarıyor bu Meclis? Başkomutan olduğunu unutan Cumhurbaşkanı da ‘Oldu bittiye müsaade etmeyiz’ demiş. Olmuş bitmiş Sayın Başkomutan.”[8] Diyerek saldırıya son derece sert tepki göstermiştir. CHP İstanbul Milletvekili Osman Korutürk ise; “Hükümetin açmış olduğu yoldan bölgeye gelen terör örgütlerinden El Kaide bağlantılı terör örgütü Musul’a el koydu. Musul’a el koyması demek Suriye ile birlikte Irak’ın da toprak bütünlüğünün ciddi tehlikeye girmesi demek.” demiştir.

Muhalefetin sert tepkisine neden olan rehine krizi, hükümet kanadında ise IŞİD'in “Türkiye'yi doğrudan hedef almadığı”  söylemine neden olmuştur. Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç “Türkiye’nin bir hedef halinde görülmediği açıktır. Ama konsolosluğa yapılan saldırı elbette Türkiye’ye ayrıca bir anlamı olduğunu göstermez. Hedef noktasında değiliz, bunu açıkça söyleyebilirim[9] cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesinde kamuoyu algısını yönetmeye çalışmıştır. Yine Arınç “Konsolosluğun içinde yapılması gereken ne varsa yapılmıştır. İrtibat devam etmiştir ve orada bayrağımız dalgalanmaya, güvenlik güçleri elleri tetikte beklemeye başlamıştır”  demiştir.[10]

Türkiye, krizin başlangıcından itibaren karşısında muhatabın niteliği nedeniyle “farklı” bir kriz yönetim stratejisi izlemeye gitmiştir. Bu kapsamda basına yansıyanlara göre 14 Haziran’dan itibaren Başkonsolosluk rehinelerinin serbest bırakılması için Kerkük’ün ileri gelen aşiret liderini devreye sokmuştur. Türkiye’nin aşiret liderleri aracılığıyla IŞİD’e ulaştığı ve rehinelerin serbest bırakılması için temaslarda bulunduğu bu dönemde ifade edilmeye başlanmıştır.[11] Başbakan Erdoğan ise konu hakkındaki ilk açıklamayı 16 Haziran 2014’te yapmıştır. “Maalesef içeride siyasette sorumluluk bilinci içerisinde davranması gerekenlerin, tahrik içerisinde olduklarını görüyorum ve bu süreci ne yazık ki oradaki vatandaşlarımızı yok farz ederek değerlendiriyorlar. Bize adeta tahrik ifadeleriyle yükleniyorlar. Tabii biz bu tahriklere gelemeyiz. Bu işin sorumluluğunu taşıyanlar, başta Cumhurbaşkanı olmak üzere, şahsım, Genelkurmay Başkanım, ilgili bakan arkadaşlarım, MİT, yoğun bir şekilde bu işi anbean takip ediyoruz. Burada öncelikle birincil adımımız oradaki vatandaşlarımızı, kardeşlerimizi salimen ülkemize getirebilmektir. Bunun için her türlü görüşmeler sürdürülüyor.[12] Ayrıca Erdoğan “konu ile ilgili olarak yazılıp çizilmesinin hassas olan sürece zarar verdiğini” beyan etmiştir. Aynı haber, Başbakan Erdoğan Başkanlığı’nda 15 Haziran 2014’de Irak’taki gelişmelerin ele alındığı bir güvenlik toplantısı yapıldığı ifade edilmektedir. Başbakanlık Resmi Konut’ta gerçekleşen toplantıya, Başbakan Yardımcısı Beşir Atalay, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Necdet Özel, MİT Müsteşarı Hakan Fidan ve Dışişleri Müsteşarı Feridun Sinirlioğlu katılmış ve toplantı yaklaşık 2 saat devam etmiştir. Ancak bu güvenlik zirvesinde ne tür kararlar alındığı bilinmemektedir. 16 Haziran günü Bakanlar Kurulu toplantısının ardından açıklamalar yapan Hükümet Sözcüsü Bülent Arınç “Bizim hem konsolosluk görevlilerimizle hem de şoförlerimizle irtibatımız var. Amacımız onların sağ salim yurtlarına dönmesidir[13] demiştir. Ayrıca Arınç, “Bazen ABD, bazen BM, bazen Irak Bölgesel Yönetimi yetkilileri de dahil görüşmelerimiz sürüyor. Bu görüşmeler olumlu bir yöne doğru evrilmektedir. Halkımız şundan emin olsun, inşallah yakında bu vatandaşlarımızın sağ salim yurtlarına döndüklerini göreceğiz.” demiştir. Bu söylem, krizin başlangıcında Türk karar alıcıların olayın kısa sürede çözüleceğini düşündüklerini ortaya koymaktadır.

17 Haziran itibariyle Ankara 9. Ağır Ceza Mahkemesinin kararıyla Türkiye’nin Musul Başkonsolosluğu'nda bulunan ve IŞİD terör örgütü tarafından bilinmeyen bir yerde tutulan Türk vatandaşlarının güvenliklerinin sağlanması için soruşturma tamamlanıncaya kadar Rehine Krizi’ne ilişkin basın-yayın yasağı getirilmiştir.  Rehinelerin hayatlarının tehdit altında olduğu krizlerde, genel olarak dikkatleri rehinlere çekmemek ve hayatlarını daha fazla risk altına sokmama eğilimi vardır. Zira, basın-yayın yoluyla yayılan algı kısa süre içerisinde rehin alanların paniğe kapılmalarına neden olabilir. Bir panik anında ilk yapılacak olanın rehinelerin hayatlarına son vermek olduğu göz önünde bulundurulduğunda Türkiye’nin İŞID Rehine Krizi’ndeki tavrının bu tür krizlerde özgü olarak rasyonel olduğu söylenebilir.

Krizin yumuşama eğilime girdiği evreyi belirlemek açısından net bir tarih vermek mümkün değildir. Çünkü olayın gerçekleştiği ilk iki günün ardından MİT mensupları 5 kez IŞİD ile temas kurduğu ve olumlu yanıt aldıkları belirtilmiştir. Ancak bu temasların tam olarak hangi tarihte gerçekleştirildiğine ilişkin net bir bilgi yoktur. Basına yansıyanlara göre, Türkiye 14 Haziran'dan itibaren krizi yönetmek üzere yerel unsurlar aracılığı ile (Kerkük'te bulunan aşiret liderleri) IŞİD’e ulaşmış; rehinelerin serbest bırakılması için temas sağlamıştır. IŞİD ile Rehinelerin serbest bırakılması konusunda anlaşma ise 13 Eylül tarihinde sağlanmıştır.  Basından takip edilenlere göre, Türk personel IŞID militanlarının eline geçtiği andan itibaren takibe alınmış; Başkonsolos Öztürk ile telefon görüşmeleri yapılmış; personeldeki bütün telefonların GPS takibi sağlanmıştır. Buna ek olarak “insan istihbaratı” devreye sokularak rehinelerin tutulduğu yerler istihbarat elemanları tarafından sürekli gözlenmiştir. Bu sayede rehinelerin bulunduğu yer 8 kez yer değiştirilmesine rağmen irtibat sürdürülmüştür. Yapılan anlaşma( ya da pazarlık) gereğince rehineler, MİT’in özel operasyon birimleri tarafından Akçakale sınırındaki Telabyat şehri sınır kapısında teslim alınmıştır.20 Eylül 2014’te rehineler Türkiye’ye getirilmiştir. IŞİD tarafından rehin alınan Musul Başkonsolosu ile beraberindeki 48 kişi 101 gün sonra serbest bırakılmışlardır. Ayrıca, MİT’in süreçteki önemini anlatan bir haberde IŞİD militanlarının krizin ilk günlerinde rehineleri bırakma eğilimde olduklarını fakat “merkez karargâhından” gelen olumsuz tavır nedeniyle geri adım attıklarını ifade etmektedir.[14] Hürriyet gazetesinde Deniz Zeyrek’in haberine göre; IŞİD komutanlarının rehineleri Kürt bölgesinde bırakmak istemedikleri şayet böyle bir teslimat yapılırsa kendi güvenliklerini sıkıntıya düşeceğini belirtiklerini ifade etmektedir. Bu nedenle ‘güvenli bölgede teslimat’ seçeneğinin öne çıktığı anlaşılmaktadır. Belirtilen teslimat için 8 Eylül’de otobüslerle yola çıkılmış, Musul’da 3 yerel personel bırakılmış ve bu esnada Suriye topraklarındaki IŞİD bölgelerinden ilerleyen 2 otobüse, silahlı “IŞİD militanları eşlik” etmiştir.[15] IŞİD’e yakınlığıyla bilinen Takva haber sitesine göre; “İslam Devleti medya kaynakları, kesinlikle hiçbir fidyenin alınmadığı ve ‘iki devletin karşılıklı masaya oturması sonucu’ mutabakata varıldığını” belirtiştir. Aynı siteye göre Türkiye'yi temsilen MİT Dış Operasyonlar Daire Başkanlığınca yürütülen görüşmelerin karşı tarafında ise ‘İslam Devleti Dışişleri Bakanlığı’ vardı.[16]

Rehinelerin Türkiye’ye getirilmesinin ardından açıklama yapan Başbakan Davutoğlu, “Sabaha karşı saat yarım sularında ilk temaslarımız yoğunlaştı ve sabah 05.00'de de ülkemize geldiler. Gece boyu yakından takip ettik gelişmeleri, biraz önce Sayın Cumhurbaşkanımıza arz ettik. Bu mutlu olay hepimizi güzel bir sabaha hazırladı" demiştir. Ayrıca, operasyonun istihbarat biriminin kendi yöntemleriyle gerçekleştirdiği bir çalışmayla Türk vatandaşlarının yurda döndüğünü belirtmiştir.[17] Bülent Arınç ise: "Çok şükür, Milli İstihbarat Teşkilatımızın, yereldeki bütün imkânları da kullanarak, burunları bile kanamadan konsolosluk görevlilerimizi Türkiye'ye getirmiş olmasına eminim 76 milyon insanımız ve dostlarımız çok sevindi"[18] demiştir.

Rehinelerin Türkiye'ye getirilmesinin ardından özellikle dış basında Türk rehinelerin karşılığında bir takas yapıldığı iddiası gündeme gelmiştir. Bu iddialar Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “velev ki takas yapılmış olsun”, “49 vatandaşımızın karşılığı hiçbir şeyle değişmez” cevabına yol açmıştır.  23 Eylül’de yayınlanan bir habere göre IŞİD'e rehinelerin karşılığında Türkiye, El-Tevhid Tugayı’ından Hacı Bekir'in eşinin ve çocuklarının bulunduğu 50 kişi vermiştir. Cumhurbaşkanı Erdoğan’nın belirttiğine göre IŞİD ile “pazarlık yapılmış ancak hiçbir biçimde fidye ödenmemiştir”. Aynı zamanda BBC Türkçe’nin TİMES dergisinden alıntılayarak yaptığı haber, IŞİD militanlarının konsolosluk personeline karşı takas edildiklerini doğrulamaktadır. Türkiye rehinelerin ülkeye dönmesinin ardından 24 Eylül’de IŞİD’e karşı askeri, siyasi her türlü desteği sağlayacağını ilan etmiştir.

Krizin meydana geldiği dönemde Dünya, ABD’nin siyasal etkinliğinin halen sürmekte olduğu; bununla beraber birden “çok merkez ”in güçlerini arttırmalarından dolayı “çok merkezli” olarak tanımlanmaktadır. 2000’li yılların ortalarından itibaren özellikle Pekin ve Moskova Dünya’da önemli güç merkezleri olarak ortaya çıkmıştır.

IŞİD Rehine Krizi’nde krizi tetikleyen eylem, Türkiye’nin Musul Başkonsolosluğu’nda gerçekleşmiştir. Bu nedenle krizin tetikleyicisi Türkiye sınırlarının dışındadır. Krizi tetikleyen aktör ise artık günümüzde devlet dışı aktörlerden biri olarak kabul edilen IŞİD terör örgütüdür. Kriz ortaya çıkışı yönüyle ani bir kriz özelliği göstermektedir. Zira Musul’un IŞID tarafından ele geçirilmesi dahi, bir haftadan daha kısa sürmüştür. Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun yaptığı açıklamalardan anlaşıldığı üzere Musul’da tehlikeli bir halin yaşandığı bilinmekle birlikte militanların Türk Başkonsolosluğu’nu hedef alması beklenmeyen bir eylemdir. Bu nedenle kriz Türkiye açısından “ani” ve “öngörüsüz” bir kriz olma özelliği gösterirken; IŞİD açısından “gelişen” ve “dolaylı” bir kriz örneğidir. Çünkü IŞİD’in Musul’a gerçekleştirdiği harekat doğrudan doğruya Türkiye ile arasında bir kriz çıkartmaya yönelik değildir. Kriz konusu içeriğine göre değerlendirildiğinde, diplomatik-siyasi, insani, kültürel-manevi ve algısal bir krizdir. Olayın diplomatik-siyasi bir kriz olarak tanımlanmasının nedeni, krize neden olan olayın savunmacı tarafın siyasi hak ve çıkarlarına, hedeflerine yönelik bir tehdit ve/veya saldırı olarak algılanması ile tırmanan kriz durumunun ‘siyasi kriz’ olarak tanımlanmasından ileri gelmektedir.  Siyasi krizlere örnek gösterilebilecek biçimde olayda IŞİD kendisinin meşru gördüğü gerekçelere dayanarak herhangi bir siyasi hedef ve/veya önceliğini elde edebilmek için bir fiili durum yaratma gayreti içerisine girmiştir. Olayın Başkonsolosluğun işgali ve görevlilerin rehin alınmasını ihtiva etmesi de siyasi niteliğinin bir göstergesidir. Ayrıca, 49 görevlinin rehin alınması durumu en başta özgürce yaşama haklarının engellenmesine yönelik bir eylem olduğu için krizin insani bir boyutu bulunmaktadır. Krizin kültürel, manevi ve algısal boyutu, Türkiye’nin devlet olarak imajının rehineler nedeniyle sarsılmasından ve yine IŞİD’in elinde bulunan rehineler aracılığı ile Türk karar alıcılarda tehdit algısı oluşturmasından kaynaklanmaktadır.

 Krizin tetikleyicisinin niteliği itibariyle eylem; şiddet içermeyen askeri ve siyasi niteliği olan bir eylemdir. Olayın şiddet içermeyen askeri bir eylem olarak tanımlanmasının nedeni Türk dış politikası kriz incelemeleri grubunun şiddeti zarar veren –kurşun atılmış mı?- sorusu üzerinden sınırlandırmasından ileri gelmektedir. Olayda militanların silah zoruyla konsolosluğu işgal etmesi şiddet içermemekle birlikte, askeri bir eylem olarak tanımlanmış ve olayın diplomatik bir misyonda gerçekleştirilmesi itibariyle olayın siyasi yönüne vurgu yapılmıştır. Musul Başkonsolosluğu’nun işgal edilmesi, Türkiye’nin yıpratılmasına yönelik bir eylemdir. Ayrıca olay İŞID’in bir güç gösterisi olarak okunmalıdır. Ortadoğu’da düzen kurucu ülke olma iddiasında bulunan Türkiye’nin konsolosluğunun işgal edilmesi örgütün bölgede fiili bir durum yaratma iddiasında olduğunu göstermektedir.

Türkiye’nin olaya ilk tepkisi sözlü bir eylem olmuştur. Ancak bu noktada örgütün tehdidinin sınırlı tutulması amacıyla Türk karar alıcılar konsolosluk çalışanları ile iletişim halinde olduklarını ifade etmiş olmakla birlikte “rehine” yerine “misafir” sözcüğünü kullanmayı tercih etmişlerdir. Ayrıca Türkiye olayın başından itibaren bölgedeki Kürt aşiretler üzerinden iletişime geçmiş ve şiddet içermeyen diğer diye tanımlanabilecek bir tepki geliştirmiştir. Türkiye açısından tehdidin ciddiyeti siyasi, saygınlık ve hak kaybı, sınırlı askeri tehdit, uluslararası sistem ve bölgesel sistemde etki kaybı olarak tanımlanabilir.

Türkiye’nin IŞİD’e karşı kriz yönetiminde “zaman kazanma” stratejisini seçmiştir. Bilindiği gibi zaman kazanma stratejisi, Düşman/rakip statükoya meydan okumaya karar verdiğinde ya da yavaşça meydan okumaya başladığında savunmacı taraf karşılıklı olarak kabul edilebilir bir anlaşma ihtimalini ortaya çıkarmak amacıyla uygulanmaktadır.  Savunmacı tarafın acil çıkarına yönelik tehdidin müzakere ile ortadan kaldırılabildiği durumlarda zaman kazanma stratejisi dış politika kazanımları için yeni ihtimaller yaratmaktadır. Ayrıca zaman kazanma stratejisinin sıklıkla rehine krizlerinde uygulandığı bilinmektedir. Radikal bir “terör örgütü” olarak tanımlanan IŞİD’e karşı Türkiye, rehinelerin kurtarılması için dolaylı yollardan müzakere etmiş; bir anlamda yerel unsurlar ve MİT üzerinden gerçekleştirilen bir pazarlık sürdürülmüştür. Ayrıca bölgedeki aşiretler üzerinden sürdürülen görüşmeler askeri olmayan bir baskı stratejisinin uygulandığını göstermektedir. Dolayısıyla Türkiye’nin şiddet içeren ve kendisini IŞİD ile karşı karşıya getirecek herhangi bir eylemden kaçındığıNATO üyelerinin saldırıya uğrayan üyeye askerî yardımda bulunacakları varsayan  NATO’nun 5. Maddesini işletmekten kaçındığı ve NATO’ya bilgi vermekle yetinmesinden de anlaşılmaktadır.

 IŞİD ise, olayı “oldu-bittiye getirme” ve Türk çalışanları elinde bulunması üzerinden “şantaj” yapmaya yönelmiştir. Kriz yönetim stratejilerine göre saldırgan taraf, savunmacı tarafın tartışmalı konudaki konumunu korumayacağını düşündüğü durumda hızlı, kararlı bir harekette bulunarak statükoyu değiştirme girişiminde bulunduğu durumlar oldu-bitti olarak açıklanmaktadır. Normal şartlar altında oldu-bittiye getirme stratejisi uygulayan ülke hem ulusal hem de uluslararası arenada güçlü bir kınama riski ile karşı karşıya kalabilmektedir.[19] Ancak IŞİD gibi bir örgüt için bu tür bir kınanma riski bir tehdit değildir.

Birçok çeşidi olan şantaj stratejisinde eğer rakip talep edilen şeyi gerçekleştirmeyi reddederse bir şekilde acı çekeceği ve ciddi zarara uğrayacağı algısını oluşturmak üzerine kurulmuştur. Alexander George, bu stratejide meydan okuyan tarafın krizi genelleştirerek beklenilen faydayı sağlamayı amaçladığını ifade etmektedir. Şantaj stratejisi şantajcıya güç kullanmadan ortaya çıkmasını istediği sonuca ulaştırdığında avantajlı bir stratejidir. Şantaj, başarıya ulaştığında istenmeyen tırmanma riskinden kaçınılmasını sağlamaktadır. Şantajın başarıya ulaşması, karşı tarafın saldırgan tarafın elinde bulundurduğu koza önem atfetmesinde gizlidir. Böyle bir durumda şantajcı tamamen taleplerini geri çekebileceği gibi isteklerini karşı tarafın kabul edebileceği makul bir seviyeye düşürebilir ya da değişik bir saldırgan strateji izlemeye yönelebilir.[20] IŞİD rehine krizinde basın-yayın yasağı getirilmesi, olayla ilgili açıklama yapmaktan kaçınılması örgütün alarm durumuna geçerek, rehinelere zarar vermesinin önüne geçilmeye çalışılmıştır.[21]

Bu noktada IŞİD’in kriz yönetim tekniği de aynı şekilde müzakere(pazarlık) ve şiddet içermeyen çözüm üzerine odaklanmıştır. Çünkü pek çok kişinin kafasını kestiği görüntüleri yayınlayan örgüt bu örnekte rehinelere fiili anlamda bir zarar vermemiştir. Olayda şiddetin seviyesi, her an rehinelere zarar verilebileceği ve bu görüntülerin servis edilebileceği ihtimali üzerinden Türkiye’ye psikolojik şiddet ve baskı yaratma amacını taşımaktadır. IŞİD Rehine krizinde, krize müdahil olan herhangi bir üçüncü aktör ve müdahil bir örgüt yoktur. Örneğin: NATO Genel Sekreteri Anders Fogh Rasmussen,  “NATO’nun devreye girmesini sanmadığını” açıklamış, BM Genel sekreteri Ban-ki Moon “BM Genel Sekreteri olarak, diplomatlara yönelik bu tür terör saldırılarını en sert biçimde kınıyorum. Diplomatları ve sivilleri hedef alan bu saldırılar, hiçbir şekilde haklı görülemez. Yaşadığım şoku anlatmama imkan yok. Bu, kesinlikle kabul edilemez” diyerek olayı bireysel olarak kınamıştır. ABD ise12 Haziran 2014’te olayı en güçlü şekilde kınadığını açıklamakla yetinmiştir.

IŞİD Rehine Krizi, üzerinde bir çeşit “uzlaşı” sağlanarak çözülmüştür. Dış basında bu uzlaşının Türkiye’nin elinde bulundurduğu İŞID militanları karşılığında örgüt ile pazarlık edilerek -50 kişinin örgüte teslim edilmesi- sağlandığı düşünülmektedir. Zira IŞİD militanları Türkiye sınırının hemen yakınında rehineleri MİT’e teslim etmiştir. Olayda,  sonucun niteliği itibariyle bir uzlaşı sağlanmış; ancak konsolosluk çalışanları Türkiye’ye getirilmiş olmasına rağmen krizin sonucunun niteliği belirsiz kalmıştır. Çünkü kriz sonrasında Musul Başkonsolosluğu boşaltılmış ve kriz sonrası dönemde ilişkiler de bir önceki döneme geri dönmemiştir. Çünkü kriz sonrası evrede bunun sağlanabilmesi için teorik olarak IŞİD’in Musul işgalinden önceki güne geri dönülmesi gerekmektedir. Bu da reel düzlemde mümkün değildir.   Ayrıca Türkiye’nin rehineleri geri almasıyla krizin sona ermekle birlikte, Musul’daki IŞİD işgali devam etmiştir.

 Türkiye IŞİD Rehine Krizi’nde muhatap farklılığı nedeniyle özgün bir değerlendirme yapmaya yönelmiştir. Bu kapsamda rehineleri elinde tutan IŞİD birimlerinin yapısı, daha önceki rehine olaylarındaki davranışları, söz konusu gruplara söz geçirebilen aşiret ve kişilerle detaylı bir çalışma yapma yolunu seçmiştir. İlk 2 gün içinde kurtarma gerçekleştirilemediği için rehinelerin kurtarılmasında sürenin uzama ihtimali öngörülmüştür. Kriz döneminde bölgede yaşanan çatışmalar, ABD’nin öncülük ettiği IŞİD’e karşı uluslararası koalisyon girişimleri, IŞİD açısından 49 Türkiye Cumhuriyeti vatandaşının serbest bırakılmasını, rehin tutulmasından daha avantajlı hale getirmiştir. Bu nedenle koalisyon güçlerinin IŞİD’e karşı giriştiği hava operasyonu rehinelerin serbest bırakılmasında etkili olmuştur.  Ayrıca IŞİD’in özellikle Kürt gruplarla çatışmaları, serbest bırakma koşullarının oluşmasını geciktirmiştir.

 


[1] “Arınç: Rehinelerle İrtibatımız Var”, Cumhuriyet, [16.06.2014].

[2] “El Kaide’ye bağlı örgüt Ramadi ve Felluce’yi aldı”, Milliyet, 3 Ocak 2015.

[3] “Irak’ta IŞID İlerleyişi: 8-15 Haziran 2014 Irak Bülteni”, http://improkul.impr.org.tr/?p=2888, [27.03.2015].

[4] Aynı gün Suriye’de Musul’a bağlı Gavyera ilçesinde 31 Türk TIR şoförü IŞİD tarafından kaçırıldı “Dışişleri: Irak'ta 80 Türk Rehin”,Hürriyet, 11 Haziran 2014.

[5] Ahmet Davutoğlu, @Ahmet_Davutoğlu, twitter hesabı, 10 Haziran 2014.

[6] No: 196, “11 Haziran 2014, Musul’daki Başkonsolosluğumuz Yerleşkesine Gerçekleştirilen Baskın Hk.”, http://www.mfa.gov.tr/no_-196_-11-haziran-2014_-musul_daki-baskonsoloslugumuz-yerleskesine-gerceklestirilen-baskin-hk_.tr.mfa [27.03.2015].

[7] Uğur Ergan, “NATO'da 'Musul' toplantısı”, Hürriyet, 12 Haziran 2014.

[8] “İşgal İnfiali”,Hürriyet,  12 Haziran 2014.

[9] “Bülent Arınç'tan ilginç çıkış”,Hürriyet, 13 Haziran 2014.

[10] “Hedefleri Türkiye değil”,Hürriyet, 14 Haziran 2014.

[11] Ramazan Yavuz ve Felat Bozarslan ,“Türk rehineler için Erbil'den zırhlı araçlar gönderildi”, Hürriyet, 14 Haziran 2014

[12] Ümit Çetin, “Durum IŞİD Ötesi”, Hürriyet, 16 Haziran 2014.

[13] “Arınç: Rehinelerle irtibatımız var”,Hürriyet, 16 Haziran 2014.

[14] Deniz Zeyrek, “Dakika dakika uydudan izledi”, Hürriyet, 21 Eylül 2014.

[15] Deniz Zeyrek, “Dakika dakika uydudan izledi”, Hürriyet, 21 Eylül 2014.

[16] “Türk rehineler nasıl serbest bırakıldı?”, http://www.takvahaber.net/guncel/turk-rehineler-nasil-serbest-birakildi-h9846.html, [29.03.2015].

[17] “Davutoğlu müjdeli haberi Bakü'de verdi”, AA, 20 Eylül 2014.

[18] “Arınç: Burunları bile kanamadan getirildiler”, AA, 20 Eylül 2014.

[19] George, Alexander L. George, “Strategies for Crises Management”, Avoiding War, ed: Alexander George,  (USA: Westwiev Press, 1991): 382.

[20] George, “Strategies for…”, 380.

[21] Benzer bir stratejinin Suriye’de IŞİD militanları tarafından kaçırılan gazeteci Bünyamin Aygün için de uygulandığı bilinmektedir. Bkz. Bünyamin Aygün, IŞİD’in Elinde 40 Gün, (İstanbul: Doğan Kitap, 2015) içinde Serpil Çevikcan, “Bünyamin Nasıl Kurtarıldı?”, 14. 

CoalaWeb Traffic

Today678
Yesterday2162
This week5095
This month26563
Total643708

Who Is Online

10
Online

18-10-17

TFPC Hızlı İletişim

S5 Box

ÜYE GİRİŞ

Sitemize Hoş Geldiniz

Yine Bekleriz, Dileriz Yararlı Olmuştur...

S5 Register