LAÇİN İDİL ÖZTIĞ MAKALELER
TÜBİTAK /SOBAG 1001 Projesi / Proje No. 112K172
Türkiye'de Dış Politika Krizlerinde Karar Verme ve Kriz Yönetimi Süreç Analizi
  • Üyelik
LAÇİN İDİL ÖZTIĞ

LAÇİN İDİL ÖZTIĞ

Perşembe, 11 Şubat 2016 10:28

Ana Sayfa 1935 Bulgaristan Krizi

 


1935 BULGARİSTAN KRİZİ

İki savaş arası olan bu dönemde statükocu- revizyonist-ülkeler rekabet halindedir. 1. Dünya Savaşı’nın kazanan ülkeleri olan İngiltere ve Fransa uluslararası sistemde statükonun devamından yanayken yenilen ve ağır şartlar dayatılan Almanya, İtalya ve Bulgaristan düzenin değişmesinden yanadır.[1] Statükocu ülkeler Locarno ve silahsızlanma anlaşmaları ile 1930’larda düzeni kendi lehlerinde koruma yoluna gitmişlerdir. İtalya 1935’te Habeşistan’a saldırmış, Almanya, Locarno Anlaşmasını ihlal ederek 1936’dan itibaren Ren bölgesini işgal etmiştir. Ancak, Milletler Cemiyeti’nin revizyonist ülkelerin silahlanmasına sessiz kalması ve ABD’nin izolasyonist dış politika izlemesi 2. Dünya Savaşı’na giden süreci hızlandırmıştır.

Genel olarak uluslararası sitemin yapısına bakıldığında klasik güç dengesine dayanmaktadır. Sistem düzeyi açısından bakıldığında İngiltere’nin gücünü sorgulayan yeni aktörlerin sistem içerisinde varlığını güçlendirdiği görülmektedir.

İki savaş arası olan bu dönemde uluslararası sistemdeki revizyonist-statükocu rekabeti Balkanlar bölgesi özelinde de yaşanmaktadır.1920’lerden itibaren İtalya’nın revizyonist politikaları Yugoslavya, Yunanistan ve Arnavutluğu tehdit etmeye başlamıştır. İtalya’nın bu politikaları Balkan bölgesini istikrarsızlaştırmış ve özellikle On iki Adalar’ı elinde bulundurması dolayısıyla sınır komşusu olan Türkiye’de 1930’lardan itibaren Türk karar alıcıları açısından ulusal güvenlik tehdidi olarak görülmüştür.[2]

İtalya’ya karşı Yunanistan, Yugoslavya ve Romanya statükocu kampta yer alırken, Bulgaristan giderek revizyonist politika izlemeye başlamıştır. Türkiye bu dönemde Balkan ülkeleri ile antlaşmalar yaparak Balkan bölgesinde istikrarı korumaya yönelik politikaları izlemiştir.[3]Arnavutluk ile 15 Aralık 1923'te, Bulgaristan ile 18 Ekim 1925'te Ankara'da Dostluk Antlaşması ve Yugoslavya ile 28 Ekim 1925'te Ankara'da Barış ve Dostluk Antlaşması imzalanmıştır.[4] Balkan ülkeleri revizyonist ülkelerin artan tehdidi karşısında 9 Şubat 1934 yılında Türkiye, Yunanistan, Yugoslavya ve Romanya Balkan Antantı’nı imzalamışlardır.[5] Türkiye bu tarihten sonra Balkan bölgesinde istikrarı korumak için Sovyetler Birliği, İngiltere ve Fransa ile anlaşmalar yapmıştır.[6] Ancak, Bulgaristan revizyonist ülkelerle yakınlaşmış ve Balkan Antantı’nı kendi ulusal güvenliği açısından engel ve tehdit olarak algılamıştır. Balkan Antantı bölgesel barışı korumada başarılı olamamıştır. Türkiye dışında imzacı ülkelerden bazıları savaşa dahil olmuşlardır. Yunanistan ve Yugoslavya Antant üyeleri olarak bu süreçte işgale uğramıştır.

Diğer yandan, dönemin siyasi karar alma sürecinin dayanmış olduğu hukuksal zemini 1924 Anayasası belirlemektedir. Bu anayasaya göre dış politikaya ilişkin kararlar yürütme erkini tarafından alınmaktadır. Yürütme erkini elinde bulunduranlar tek parti yöneticileri olmalarından ötürü, bu dönemde yürütmenin yasama üzerinde etkisi söz konusudur.[7] Tek parti döneminde TBMM’nin dış politika konusundaki yetkileri savaş ilanı ve antlaşma yapma gibi yetkilerle sınırlıdır.[8] Kurtuluş Savaşı sonrası Atatürk’ün orduyu iç ve dış politikadan uzak tutmak istemesi sonucu bu dönemde ordunun dış politikada üzerindeki etkisi teknik meseleler ile sınırlı kalmıştır.[9]

Dış politika kararlarını alınması ve uygulanması sürecinde siyasal karar alıcıların tercihlerini kolaylaştıracak bilgi ve deneyim ise kamu bürokrasisi içerisinde bulunmaktadır. Hariciye Vekaleti (Dışişleri Bakanlığı) dış politikanın diplomatik, siyasi ve kimi zaman hukuki kısmını şekillendirirken, Milli Müdafaa Vekaleti (Savunma Bakanlığı), Erkan-ı Harbiye-i Umumiye Riyaseti (Genelkurmay Başkanlığı) dış politikanın güvenlikle olan kısmını destekleyen bilgi ve seçenekleri üreterek Hükümetin dış politikasının oluşumunda yardımcı olurlar. Daha alt seviyede olmakla birlikte kimi zaman hükümetin dış politika kararlarını verirken ihtiyaç duyduğu bilgiyi istihbarat ile ilgilenen Milli Amele Hizmet Teşkilatı (Milli İstihbarat Teşkilatı) sağlayabilmektedir.[10]1924 Anayasası’nda cumhurbaşkanının yetkileri yabancı devletlere atanacak Türkiye Cumhuriyetinin siyasi temsilcilerini tayin etmek ve yabancı devletlerin siyasi temsilcilerini kabul etmek ile sınırlıdır. Ancak, tek parti döneminde cumhurbaşkanının dış politikada merkezi rolü olduğu görülmektedir.[11]Bu dönemde ebedi şef olarak kabul edilen Mustafa Kemal Atatürk’ün hem iç hem dış politika karar alma mekanizmalarında büyük etkisi söz konusudur. Atatük dış politika çizgisinin ana hatlarını Başbakan İsmet İnönü ve Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras’a danışarak Atatürk belirlemektedir.[12] Dar bir kadro tarafından alınan kararlar, CHP Meclis Grubu’nda onaylandıktan sonra TBMM’ye getirilerek meşruluk kazandırılmaktadır.[13]

1930’lara gelindiğinde modernleşme reformları büyük ölçüde tamamlanmış, rejim konsolide olmuştur. Bu dönemde kırsal kesimin modernize olması amacıyla ‘Halkodaları’ ve ‘Köy Enstitüleri’ kurulmuştur. 1929 ve 1930 dünya ekonomik bunalımı Türkiye’yi de etkilemiş, tarım üretimi gerilemiştir.Bu dönem ekonomi politikaları ile ilgili tartışmalara sahne olmuştur. Muhalefetteki Serbest Cumhuriyet Fırkası liberalizmi savunurken, iktidardaki Cumhuriyet Halk Fırkası devletçiliği savunuyordu.[14]

1935’te yapılan nüfus sayımına Türkiye’nin nüfusu 16.158.567’dir. Toplam nüfusun %76,5’i köyde, % 23,5’i şehirde yaşamaktadır.

Şimdi de krize uyuşmazlık, çatışma, kriz öyküsü ve temel bilgiler açısından bakıldığında şöyle bir tabloyla karşılaşılmıştır.

27 Kasım 1919 tarihinde imzalanan Neuilly Antlaşması ile Bulgaristan’ın askeri gücü sınırlandırılmıştır. 24 Temmuz 1923 günü imzalanan Lozan Antlaşması’nın  ‘Trakya Sınırına İlişkin Sözleşmesi’nin 1.maddesine göre Türkiye'nin Yunanistan ve Bulgaristan ile olan sınırlarının her iki yanındaki 30 km’lik bölge  askerden arındırılmış ve bu bölge üzerinde hiçbir ülkenin uçağının uçmaması kararlaştırılmıştır.[15]

Lozan sonrası Türkiye ve Bulgaristan’ın birbirlerinden toprak talebinde bulunmamaları ve azınlıklara karşı saygılı tutumları neticesinde iki ülke arasındaki ilişki dostane olarak nitelendirilebilir.[16] 1929 yılında İsmet İnönü, “Bulgaristan ile münasebatımız iyi hissiyat ile meşbudur. Komşu memleketin inkişaf ve saadeti bizim samimi dileğimizdir” diyerek ikili ilişkilerin dostane olduğunu vurgulamıştır.[17] Aynı yıl,Bulgaristan Kralı Boris III “Türk-Bulgar Dostluğu yalnız iki milletin, iki hükümetin menafii iktisadiyesinden ve emniyetlerinin mütekabilen tahtı zamana alınması noktai nazarından değil, belki iki hükümetin Avrupa'dan Asya'ya giden yol üzerinde bulunmaları itibariyle, beynelmilel siyaset sahasında sulhü umuminin muhafazası emrinde kıymet ve ehemmiyeti büyüktür” diyerek Türk-Bulgar ilişkilerinin önemini vurgulamıştır.[18]

Uyuşmazlık evresi:Türkiye-Bulgaristan arasındaki uyuşmazlık süreci Türkiye’nin Balkan ülkeleri ile güvenlik antlaşmaları yapması ile şekillenmiştir. Bulgaristan, 5 Ekim 1930’da ve 20-26 Ekim 1931 tarihlerinde gerçekleşen Balkan Konferanslarına katılmış, ancak 23-26 Ekim 1932 tarihinde gerçekleşen 3. Balkan Konferansından çekilmiştir. Bunun üzerine,  20-24 Eylül 1933 tarihleri arasında Başbakan İsmet İnönü ve Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras Sofya’yı ziyaret etmiş ve 6 Mart 1929 tarihinde Türkiye ile Bulgaristan arasında imzalanmış olan Tarafsızlık, Uzlaştırma, Yargısal Çözüm ve Hakemlik Antlaşmasının 5 yıllık bir süre için uzatılmasını kabul edilmiştir. Türk heyeti Bulgaristan’ın Balkan Antantı’na katılması için çaba sarf etmiş, ancak Bulgaristan Balkan Antan’na katılmayı reddetmiştir.[19]

7 Mart 1934 tarihinde Türkiye-Yunanistan, Türkiye-Yugoslavya ve Türkiye-Romanya arasında karşılıklı dostluk ve tarafsızlık antlaşması imzalandı.[20] Bulgaristan’ın bu antlaşmaların gizli maddeleri olduğunu iddia etmesi iki ülke arasında karar alıcılardaki algısal güvensizliği pekiştirmiştir. Bulgaristan, Balkan devletlerinin Milletler Cemiyeti’ne üye olduğunu ancak sınırlarını korumak için başka bir yolu tercih ettiklerini, bu antlaşmaların Milletler Cemiyeti’ni kuran ilkelere uygun olmadığını belirterek sınır güvenliği ile ilgili görüş ayrılığı olduğunu göstermektedir.[21]

28 Kasım 1935 tarihinde üçlü Türk-Yugoslav-Rumen askerî anlaşması imzalanmıştır. Bulgar Ordu Bakanlığı bu askeri antlaşmaların Bulgaristan’a Neuilly Antlaşması’nın askerî hükümlerini değiştirme olanağını vermeyeceğini ve Bulgaristan’ın sergileyeceği saldırgan tutum karşısında üç devlet arasındaki koordinasyonu sağlama amacı özelliği taşıyacağını belirtmiştir[22] Bulgaristan giderek revisyonist eğilimler sergilerken Türkiye’nin statükocu kampta yer alması iki ülke arasında uyuşmazlığın devam ettiğinin göstergesidir.

12 Mart 1935 tarihinde Türkiye’nin 1923 Lozan Antlaşması ile askersizleştirilmiş olan Trakya  bölgesine  asker yerleştirmeye başlar.[23] Bu dönemde Türkiye, Trakya’ya üç piyade ve bir süvari tümeni, kolordu ve tümen topçu birliği, istihkâm ve havacı birlikleri yerleştirmiştir.[24]  Balkan bölgesinin giderek istikrarsızlaşması ve İtalyan tehdidi Türkiye’nin silahlanma faaliyetlerinin itici gücünü oluşturur. İtalya’nın 1934 yılından itibaren On iki Adalarda askeri hareketliliği arttırması ve Akdeniz’i Mare Nostrum (Bizim Deniz) olarak tanımlaması Türkiye tarafından ulusal güvenlik tehdidi olarak görülmüştür.[25] Aynı tarihte, Mussolini’nin 2. Beş Yıllık Faşist kongresinde İtalya’nın Asya ve Afrika’da yayılmacı siyaset izleyeceğinin sinyallerini vermesi ve 1935’te Habeşistan’a saldırması Türkiye’nin tedirginliğini arttırmıştır.[26]

Türkiye’nin Trakya bölgesinde silahlanma girişimleri Bulgar karar alıcıları açısından krizi tetikleyen unsur olmuştur. 15 Mayıs 1935 tarihinde İstanbul Bulgar konsolosu Türk ve Yunan hükümetlerinin Bulgaristan’a karşı ortaklaşa harekatta bulunacağına inandıklarını belirtir. Bulgaristan hükümeti, Türkiye’nin Balkan devletleri ile imzaladığı askeri anlaşmalar neticesinde 1925 yılında imzalanan Dostluk Antlaşması’nın yükümlülüklerini yerine getirmeyeceğinden endişe etmektedir.[27] Ordu Kurmaylığı Başkanı Tümgeneral T. Georgiev de konu ile ilgili Bulgaristan’ın tehdit altında olduğunu belirtmiştir.[28] Bulgar yetkililerin bu açıklaması Türkiye’nin silahlanma girişimlerinin Bulgaristan açısından savaş tehdidi olarak algılandığını göstermektedir.

Her ne kadar Bulgar karar alıcılar açısından Türkiye’nin silahlanması krizi tetikleyen unsur olsa da, Bulgar karar alıcılar krizi tırmandırmamayı tercih etmişlerdir. 6 Nisan 1935 tarihinde Bulgaristan’ın Ankara Büyükelçisi Pavlof Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras’a Bulgaristan’ın Milletler Cemiyeti statükosunu bozmayacağını ve hiçbir ülkeye saldırmaya niyeti olmadığını belirtmiştir.[29]

Bu dönemde Bulgaristan Ordu Kurmaylığı olası savaş durumunda Türk ordusunun durumu ve kapasitesi ile ilgili raporlar yayımlamakta, Bulgar Askerî Kurmaylığı da Doğu Trakya’daki Türk askerinin sayısını ve çalışmaları yakından takip etmektedir.[30] 1937 yılında Genelkurmay Başkanı Mareşal Fevzi Çakmak komutasında Trakya’da kapsamlı manevraları düzenlenir. Edirne Bulgar konsolosunun bu manevraları Bulgar hükümetine güç ve üstünlük gösterisi olarak aktarması Bulgar karar alıcıları açısından krizin devam ettiğinin göstergesidir.[31]

1930’lu yılların ortalarından itibaren Türk dış politikasının ana ekseni yeni bir düzenleme ile Boğazların silahlanmasının meşruiyet kazanması olmuştur. Dolayısı ile Türkiye’nin Bulgaristan ile olan krizi sonlandırma girişimleri 1938’de başlamıştır. Bu tarihte ‘Balkan Diplomasisi’ çerçevesinde Başbakan Celal Bayar ve Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras Yunanistan ve Yugoslavya ziyaretleri sonrasında Bulgaristan’ı ziyaret ederler. Bulgaristan Çar’ı III. Boris ve Başbakan Köseivanof ile görüşmeler yapılır ve ve 31 Temmuz 1938’de Selanik Anlaşması imzalanır. Selanik Anlaşmasına göre Bulgaristan’ın silahlanmasının önündeki sınırlamalar kaldırılmış;  Türk-Bulgar ve Bulgar-Yunan sınırları boyunca silahsızlandırılmış olan bölge kaldırılmış ve Balkan Antantı üyeleri ve Bulgaristan birbirlerine kuvvet kullanmama konusunda taahhütte bulunmuşlardır.[32]

Türkiye, Selanik Anlaşması ile Bulgaristan’a karşı düşmanca bir tutum takınmayacağını resmi olarak taahhüt etmiş ve Türkiye’nin silahlanması ile ilgili Bulgar karar alıcıları tarafından algılanan ulusal güvenlik sorunu ortadan kalkmıştır. Diğer bir ifade ile, Selanik Antlaşması Türkiye’nin Bulgar sınırındaki silahsızlandırma halinin kaldırılması durumuna meşruiyet kazandırmış, Bulgaristan’ın silahlanmasının önünün açılması ile 1934 yılında meydana gelen algısal güvenlik krizi son bulmuştur.

Sonuç olarak, Türkiye ve Bulgaristan arasında uyuşmazlık Türkiye’nin Balkan ülkeleri ile güvenlik antlaşmaları imzalaması ile başlamış, krizi ortaya çıkaran mesele Türkiye’nin Trakya’daki topraklarını silahlandırması olmuştur. Kriz ortaya çıkmasından hemen sonra sonlanmamış, Türkiye Boğazların statüsünün değişmesine yönelik bir dış politika çizgisi izlemiştir. Montrö ve Selanik Antlaşması ile Bulgaristan’ın silahlanmasının zımni olarak kabul edilmesi ile kriz sonlanmıştır. Kriz sonrası evrede ise Bulgaristan revizyonist ülkelere yaklaşmıştır.

Kriz yönetim süreciyse şu şekilde analiz edilmektedir. 2Mart 1935 tarihinde Türkiye’nin Trakya bölgesini silahlandırması Bulgar karar alıcılar açısından krizi tetikleyen bir faktör olmuştur. Türkiye 1935-1938 yılları arasında Bulgaristan’a karşı zaman kazanma stratejisi uygulamıştır. Bölgede revisyonist eğilimlerin yükselişe geçtiği 1935-1938 yılları arasındaki Türkiye’nin dış politika önceliği İtalyan tehdidini bertaraf etmek olmuştur. 1936’da İtalya’nın On iki Adalar’da asker sayısını arttırması ve havalimanı yapması Türkiye’nin endişesini arttırıcı bir faktör olmuştur.[33]

Artan güvenlik tehditlerine karşı Türk karar alıcıları Boğazları askerden arındıran 1923 Lozan Boğazlar Sözleşmesi’ni değiştirmeye dönük diplomatik girişimlerde bulunmuşlardır. 1933 yılında düzenlenen Londra Silahsızlanma Konferansı’nda bu talebini dile getirseler de, başarılı olamamışlardır. Türkiye 11 Nisan 1936 tarihinde Milletler Cemiyeti’ne üye bütün ülkelere nota göndermiş, Karadeniz ve Akdeniz’de istikrarsızlığın arttığını, ülkelerin deniz ve hava kuvvetlerini güçlendirdiklerin, silahlanma eğiliminin artış gösterdiğini, Lozan Boğazlar Sözleşmesi’nin savaş ve barış durumlarını dikkate aldığını, savaşa yakın kriz durumlarını yok saydığını vurgulayarak boğazların yeni statüye kavuşması gerektiğini belirtmiştir.[34]

Türkiye’nin notası olumlu karşılanmış 26 Haziran 1936 tarihinde İngiltere, Fransa, Sovyetler Birliği ve Balkan ülkeleri ile Montrö Sözleşme imzalanmıştır.[35] Bu sözleşme ile Lozan Boğazlar Sözleşmesi’nin Boğazları, Bozcaada ve Gökçeada’yı silahsızlandıran maddesi kaldırılmıştır.[36] Türkiye revisyonist ülkelere karşı güvenlik tedbirleri aldıktan sonra müzakere yönetimi ile Bulgaristan ile yaşadığı krizi sonlandırma girişiminde bulunmuştur. Bulgaristan’ın silahlanmasının önündeki engelleri kaldıran Selanik Antlaşmasının imzalanması ile Bulgar karar alıcıları açısından kriz sona ermiştir.

1935 krizine çatışma-krizilişkisi açısından bakıldığında tekrarlanmayan çatışma içerisinde ortaya çıkan özelliği göstermektedir. Diğer bir ifade ile, kriz uzun soluklu, zamana yayılmış bir krizdir. Bir çatışma sürecinde ortaya çıkmadığı için özgün, tekrarlanmayan kriz niteliğindedir.Ortaya çıkış şekline göre bakıldığındaysa 1937 krizi gelişen kriz özelliği taşımaktadır. 1931-1934 yılları arasındaki uyuşmazlık sürecinde Bulgar karar alıcılar Türkiye’nin kendi güvenliği ile ilgili atmış olduğu adımların kendine karşı olmadığına ikna olmuş olsaydı uyuşmazlığın krize dönüşmesi engellenebilirdi. Krizi tetikleyen aktör Türkiye (devlet) olmuştur. Yani, Kriz boyunca tetikleyici eylem içeride olmuştur. Krizde taraf aktör sayısı tek taraflı olmuştur. Başka herhangi bir devlet müdahil olmamıştır. Kriz boyunca Türkiye, İtalyan tehdidine karşı güvenlik ve dış politika stratejileri izlemiş, krizi nihayete erdirme yönündeki girişimleri ancak 1938’de başlamıştır.

Krizi tetikleyen eylemin Türkiye’nin Trakya bölgesindeki askeri varlığını arttırması olmasına rağmen o dönemdeki uluslararası ve bölgesel koşullar göz önüne alındığında Türkiye’nin bir kriz yaratma niyetinde olmadığını söylemek mümkündür. Diğer bir ifade ile, Türkiye kendi güvenlik kaygıları sonucu Lozan Antlaşması ile askersizleştirilen bölgede asker konuşlandırarak fiili bir durum meydana getirmiştir. Bulgar karar alıcıların bu fiili durumu kendilerine karşı bir güvenlik tehdidi olarak yorumladıkları için bu kriz algısal güvenlik krizi niteliğindedir.

Krizi genel niteliğine/kategorisine göre değerlendirdiğimizde Bulgaristan krize algısal güvenlik(siz)lik perspektifinden yaklaşmıştır. Türkiye’nin silahlanma politikası kendi güvenliğini sağlamaya dönük olmasına rağmen Neuilly Antlaşması ile silahlanması sınırlanan Bulgaristan açısından kendi güvenliğine tehdit olarak değerlendirilmiştir.Krize içerik açısından bakıldığında ise askeri, güvenlik, diplomatik ve siyasi alanları kapsamaktadır. Sınırın silahlandırılması ile tetiklendiği için askeri ve güvenlik boyutu olan bir krizdir. Türkiye, krizi sonlandırmak amacı ile diplomatik ve siyasi kanalları kullanmıştır.

Krizin tetikleyicileri şiddet içermeyen askeri eylem ve dış değişim olarak tasnif edilebilmektedir. Kriz yaratan olaya sözlü tepki (şiddet içermeyen diğer) şeklinde olmuştur.  Kriz tetikleyicisinin şekliysesilahlanma şeklinde kendini göstermiştir.

Krize söz konusu olan tehdidin ciddiyeti sınırlı askeri tehdit olarak gözlemlenmiştir. Revizyonist-statükocu ülkeler arasında gerilimin arttığı ve Bulgaristan dışındaki Balkan ülkeleri arasında siyasi işbirliğinin arttığı bu dönemde silahlanma faaliyetleri Bulgaristan açısından endişe ile izlenmiştir. Uyuşmazlık döneminde Türkiye müzakere yolu ile ikna yöntemine başvurmuş, kriz boyunca zaman kazanma stratejisi uygulamıştır. Bu stratejinin uygulanmasında Türkiye’nin Boğazların statüsünün değişmesi noktasındaki dış politika önceliğinin büyük payı vardır. Bulgaristan’ın kriz yönetim stratejisi de krizi askeri ve siyasi araçları kullanarak tırmandırmadığı için zaman kazanma stratejisi şeklindedir.

Türkiye ve Bulgaristan kriz yönetim tekniği olarak müzakere yönetimini kullanmıştır. Kriz boyunca herhangi bir şiddet unsuru söz konusu değildir.  Kriz boyunca üçüncü aktör olarak herhangi bir devlet müdahil olmamıştır. Ancak, Balkan Antantı çerçevesinde Bulgaristan’ın algısal güvenliksizliğini ortadan kaldıracak girişimlere destek verilmiştir. Sonucun şekli resmi antlaşma ile olmuş, kriz sonrası bölgede silahlanma ile ilgili zımni yeni statü meydana gelmiştir.

 


[1]Baskın Oran, “Uluslararası Ortam ve Dinamikler”, Baskın Oran (der.) Türk Dış Politikası: Kurtuluş Savaşından Bugüne Olgular, Belgeler, Yorumlar, Cilt 1: 1919-1980, İstanbul: İletişim Yay., 2001, s. 242.

[2]İlhan Uzgel, “1923-1934 Dönemi”, Oran, Türk Dış Politikası…, s.293.

[3]William Hale, Turkish Foreign Policy since 1774, 3. Baskı, New York: Routledge, 2000, s. 45.

[4]İsmail Soysal, Türkiye'nin Siyasal Andlaşmaları, Cilt 1, Ankara:TTK Yay., 1989, ss. 245-253.

[5]Oran, “Batıda Dış Politika: Denge/İttifak Sorunu”,  Oran, Türk Dış Politikası…,.s. 254.

[6]Hale, Turkish Foreign Policy since 1774…, s. 250.

[7]Mümtaz Soysal, Dış Politika ve Parlamento (Yasama-Yürütme Karşılaştırmalı), Ankara: Sevinç Yay., 1964, s.104.

[8]Ramazan Gözen “Türk DIŞ Politikasinda Karar Alma Mekanizması, Turgut Özal ve Körfez Krizi”, Yeni Türkiye, (Türk Siyaseti Özel Sayısı), Sayi:9, Yil:2,1996, ss.286-302.

[9]Mithat Baydur, “Üniformalı Demokrasi”, Yeni Türkiye, Sayı 17, Yıl 3, 1997 s. 1261-1275; Müge Aknur, “TSK’nın Dış Politika Üzerindeki Etkisi”,  Cüneyt Yenigün ve Ertan Efegil (der) Türkiye’nin Değişen Dış Politikası, 1. Basım, Ankara: Nobel Yay., 2010,  ss. 127-149.

[10]Bu Konuda Bkz,; Erdal İlter, Milli İstihbarat Teşkilatı Tarihçesi, Ankara: MİT  Yay., 2002.

[11]Sükrü Karatepe, Tek Parti Dönemi, Istanbul, Agaç Yay., 1993, s.106; Gencay Saylan, “Türkiye Cumhuriyeti’nde Devlet Yapısının Evrimi”,Cumhuriyet Dönemi Türkiye Ansiklopedisi, Cilt:2, İstanbul, İletisim Yay.,1996, s.390.

[12]İlhan Uzgel, “TDP’nin Oluşturulması”, Oran, Türk Dış Politikası…, s. 74.

[13]Cemil Koçak, “Siyasal Tarih 1923-1950”, Sina Aksin (der.), Türkiye Tarihi 4, Çağdaş Türkiye 1908-1980, Istanbul, Cem Yayinevi, 1992, s.171.

[14]Erik Jan Zürcher, Modernleşen Türkiye’nin Tarihi, 14. Baskı, İstanbul: İletişim, 2003, ss. 283-286.

[15]Seha L. Meray,  Lozan Barış Konferansı Tutanaklar-Belgeleler, Cilt 8, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 1993, ss.60-63.

[16]Lüdmil Petrov, “XX. Yüzyılın Otuzlu Yıllarında Bulgaristan ve Türkiye (Siyasi İlişkiler)”,XX.Yüzyılın İlk Yarısında Türk-Bulgar Askeri-Siyasi İlişkileri, Ankara: Genelkurmay Yay., 2005, s. 167.

[17]Kazım Öztürk, Türkiye Cumhuriyeti Hükümetleri ve Programları, İstanbul: Ak Yay., 1968, s.118.

[18]Bilal N. Şimşir,Atatürk ve Yabancı Devlet Başkanları, Cilt 1, Ankara: TTK Yay.,1993, ss. 504-5.

[19]Melek Fırat, “Balkan Antantı”,Oran, Türk Dış Politikası…, ss.350-1.

[20]“Balkan Misakı Dün Mecliste Müzakere Ve Kabul Edildi”, Cumhuriyet, 7 Mart 1934, S. 1.

[21]“Bulgaristan’ın Balkan Misakı’na Karşı Vaziyeti”, Cumhuriyet, 1 Nisan 1934, s. 1.

[22]Sevo Yavaşçev, “Bulgar Genelkurmayının Türkiye ve Türk Ordusuna Karşı Tutumu”, Genel Kurmay Başkanlığı, XX. Yüzyılın İlk Yarısında Türk-Bulgar Askeri ve Siyasi İlişkileri, Ankara: Genel Kurmay Basımevi, 2005,  s. 167.

[23]Soner Çağaptay, Islam, Secularism and Nationalism in Modern Turkey: Who is a Turk, New York: Routledge, 2006, s. 141.

[24]Yavaşçev, Bulgar Genelkurmayının Türkiye ve Türk Ordusuna Karşı Tutumu…”, s. 172.

[25]Haluk Ulman, Türk Dış Politikasına Yön Veren Etkenler (1923 - 1968),  Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Dergisi, Cilt 22, S. 3, (Eylül - 1968), s. 252; Oran, Türk Dış Politikası…, s.295.

[26]İlhan Uzgel, “1923-1934 Dönemi”, Oran, Türk Dış Politikası…, ss.295-6.

[27]Yavaşçev, “Bulgar Genelkurmayının Türkiye ve Türk Ordusuna Karşı Tutumu…”, ss. 171-4.

[28]Yavaşçev, Bulgar Genelkurmayının Türkiye ve Türk Ordusuna Karşı Tutumu…”, s. 174.

[29]“Bulgaristan Silahlanmıyacak”, Zaman, 3 Nisan 1935, s. 6.

[30]Yavaşçev, Bulgar Genelkurmayının Türkiye ve Türk Ordusuna Karşı Tutumu…”, s. 177.

[31]Yavaşçev, Bulgar Genelkurmayının Türkiye ve Türk Ordusuna Karşı Tutumu…”, s. 176.

[32]Penelope Kissoudi, The Balkan Games and Balkan Politics in the Inter War Years 1929-1939: Politicians in Pursuit of Peace, New York: Routledge, 2009, s. 161.

[33]İlhan Uzgel, “1923-1934 Dönemi”, Oran, Türk Dış Politikası…,s.296.

[34]Ömer Göksel İşyar, Karşılaştırmalı Dış Politikalar: Yöntemler-Modeller-Örnekler ve Karşılaştırmalı Türk Dış Politikası, 2. Baskı, Bursa: Dora Yay., 2013, s.455.

[35]Şule Güneş, “Türk Boğazları”,ODTÜ Gelişmeleri Dergisi, Cilt 34, 2007, s.2289.

[36]Çağaptay, Islam, Secularism and Nationalism in Modern Turkey…, s. 127.

Perşembe, 28 Ocak 2016 14:53

Ana Sayfa 1992 Nahçivan Krizi

1992-1993 NAHÇIVAN KRİZİ

Soğuk Savaş’ın son döneminde ABD ve SSCB arasında güç mücadelesinin arttığı  “İkinci Soğuk Savaş” yaşanmıştır.[1]  1989’da Berlin Duvarı’nın yıkılması ve 1991’de Sovyetler Birliği’nin çökmesi ile iki kutuplu sistem yerini çok kutuplu sisteme bırakmıştır. Bu yeni dünya düzeni içerisinde ABD öncü durumdadır. Sovyetler Birliği’nin çökmesi ile NATO’nun rolü sorgulanmaya başlamıştır.[2]

Soğuk Savaş sonrası süper güçlerin rekabetinden kaynaklanan güvenlik endişeleri yerini daha küçük devletlerin güvenlik endişelerine bırakmıştır.[3] Diğer bir deyişle, Soğuk Savaş dönemine damgasını vuran nükleer savaş tehdidi yerini iç savaş, mülteci sorunu,  terörizm, bölgesel çatışmalar gibi dinamiklere bırakmıştır. Genel olarak uluslararası sitemin yapısına bakıldığında ABD önderliğinde çok merkezli sistem,  sistem düzeyi açısından bölgesel alt sistem mevcuttur.

Sovyetler Birliği’nin dağılması ile Kafkasya ve Orta Asya bölgesinde Azerbaycan, Ermenistan, Gürcistan, Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan, Tacikistan ve Türkmenistan bağımsızlığını kazandı. Bu dönemde Sovyetler Birliği’nin çökmesi ile bölgede siyasi istikrarsızlık hakim oldu. Bölgeden Sovyet Birliği’nin çekilmesi ile meydana gelen güç boşluğunu diğer devletlerin doldurmaya çalışması ile bölge devletlerarası stratejik ve ekonomik rekabetin odağı oldu. [4]

Ortadoğu’ya yakın olması ve enerji kaynaklarına sahip olması nedeniyle Kafkasya ABD’nin ilgi odağı oldu. Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından  bölgede etkisi zayıflasa da Rusya,  bölgedeki ayrılıkçı güçleri destekleyerek etki alanının genişletme siyaseti izledi. Dağlık Karabağ savaşında Ermenistan’ı askeri açıdan destekleyerek çatışmaya müdahil oldu.  Bununla birlikte, Körfez Krizi sonrasında ABD’nin yayılmacı siyasetinden endişe eden Rusya

Kafkasya bölgesinde ABD ile güç yarışına girdi.[5] Türkiye’nin bölge ile olan ilişkisi 1990’ların ilk başında kültürel temelli olmuş,[6] 1990’ların ortalarında Azerbaycan ve Gürcistan ile enerji anlaşmaları imzalanmıştır.[7] Türkiye 1988’den itibaren cereyan eden Ermenistan-Azerbaycan sorununda Azerbaycan tarafını desteklemiş, Azerbaycan’a siyasi ve diplomatik destekte bulunmuştur. Ermenistan’ın 1991 yılında 1921 Kars Antlaşması ile oluşturulmuş sınırı tanımaması sonucu 1992 yılında Türkiye Ermenistan ile diplomatik ilişkileri kesmiştir.[8] Türkiye, Ermenistan ilişkilerinin yeniden düzelmesi olarak Ermenistan’ın Türkiye üzerindeki toprak taleplerinden vazgeçmesi, soykırım iddialarını bırakması ve Karabağ sorununun çözülmesi şartına bağlamıştır. İran bölgede mezhep temelli dış politika çizgisi izlemiştir. Güney Azerbaycan bölgesi ve Hazar’ın paylaşımı meselesi İran-Azerbaycan ilişkilerinde algısal güvensizlik yaratan bir unsur olmuştur.

Diğer yandan, önemin siyasi karar alma sürecinin dayanmış olduğu hukuksal zemini 1982 Anayasası belirlemektedir. Bu anayasaya göre güçler ayrılığı ilkesi söz konusudur. 1982 Anayasasının çizmiş olduğu çerçeve içerisinde dış politika karar alma mekanizmasının içinde yer alan başat aktör hükümet (Bakanlar Kurulu) olarak karşımıza çıkmaktadır. Hükümet dış politika konularında karar almakta ve bunların uygulanması ile ilgili Dışişleri Bakanlığı’na talimat vermektedir.[9] Dışişleri Bakanlığı yürütmenin aldığı dış politika kararlarını uygulamaktadır. Bununla birlikte, Dışişleri Bakanlığı Milli İstihbarat Teşkilatı dış politika ile bilgi toplamak, bu bilgiler ışığında yaptığı değerlendirmeleri siyasi makamlara sunmakla yükümlüdür.[10]

TBMM’de ise dış politika konuları tartışılmakla beraber TBMM’nin dış politika konusundaki asıl yetkisi meclis araştırması, genel görüşme, gensoru ve meclis soruşturması yollarıyla yürütmenin aldığı kararları denetlemektir. Cumhurbaşkanı yabancı ülkelere temsilci göndermek ve kabul etmek, uluslararası anlaşmaları onaylama ve istisnai hallerde Türk Silahlı Kuvvetleri’nin (TSK) kullanılmasına karar verme yetkileri vardır. Cumhurbaşkanının almış olduğu kararların siyasi sorumluluğu ise Bakanlar Kurulu tarafından üstlenilmektedir. TBMM’nin dış politika kararlarını denetlemekle beraber uluslararası hukukun meşru gördüğü durumlarda TSK’nın kullanılmasına veya yabancı silahlı kuvvetlerin Türkiye’de bulunmasına izin verme yetkisi bulunmaktadır.

1982 Anayasası çerçevesinde TSK’nın dış politika karar alma sürecindeki rolü danışmanlık, planlama ve savunma gibi yetkilerle sınırlıdır. 1961 Anayasası ile oluşturulan Milli Güvenlik Kurulu (MGK) ise milli güvenlik ile ilgili aldığı kararları Bakanlar Kurulu’na bildirir. Milli Güvenlik Konseyi (MGK) 1980-1983 döneminde Türkiye’de başat karar alıcı aktör olmuş, 1983 genel seçimlerinin ardından 1989’a kadar MGK üyeleri Cumhurbaşkanlığı Konseyi üyesi olarak karar alma mekanizmasında bulunmuşlardır. 1983 yılında kurulan Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliği (MGKGS) milli güvenlik ile ilgili meselelerde kapsamlı dış politika önerileri oluşturmaktadır. Aynı zamanda, MGKGS, Bakanlar Kurulu ile MGK arasında eşgüdüm sağlamakla görevlidir.[11]

Turgut Özal 1989-1993 yılları arasında cumhurbaşkanlığı yapmış, bu dönemde Yıldırım Akbulut, Mesut Yılmaz ve Süleyman Demirel başbakan sıfatıyla görev yapmışlardır. 1993 yılında Süleyman Demirel cumhurbaşkanı, Tansu Çiller başbakandır. Turgut Özal cumhurbaşkanlığı döneminde bürokrasiyi geri plana iten uygulamalara girmiştir.[12] Bürokrasideki hiyerarşik düzene önem vermeyerek ve geleneksel dış politika söylemini reddederek pragmatik ve ekonomi ağırlıklı dış politika söylemine ağırlık vermiştir.[13] Turgut Özal, cumhurbaşkanlığı döneminde, Dışişleri Bakanlığı, TSK, TBMM gibi kurumların dış politikadaki etkisini azaltarak dış politikanın oluşturulmasında aktif bir rol üstlendi. Çoğu zaman dış politika kararları verirken Dışişleri Bakanlığını dışarıda tutarak ve doğrudan diplomatlar ile ilişki kurarak Bakanlığı’nın dış politikadaki etkisini azalttı.[14] ANAP’ın mecliste çoğunluğa sahip olması ve ANAP tarafından desteklenmesi Cumhurbaşkanı Özal’ın dış politikada aktif tutum sergilemesine zemin hazırlamıştır.[15]

Cumhurbaşkanı Özal bürokrasi temelli dış politika çizgisini göz ardı ederek pragmatik, ekonomi ağırlıklı ve bir dış politika söylemine ağırlık vermiştir. Batı’lı ülkelerle ilişkileri geliştirmekle birlikte Batı eksenli dış politika geleneğinden farklılaşmıştır. Orta Asya, Kafkaslar, Ortadoğu ve Balkanlar ile ilişkileri geliştirerek çok yönlü bir dış politika uygulamıştır.[16] 1 Eylül 1991 TBMM açılış konuşmasında Turgut Özal Türkiye’nin Kafkaslar ve Orta Asya bölgesi için bir lider olabileceğinin altını çizmiştir.[17]

Döneme siyasi açıdan insan hakları ihlalleri, olağanüstü hal uygulamaları ve Kürt sorunu damgasını vurmuştur. Dışa bağımlı, neoliberal ekonomi politikası uygulanmıştır. Güneydoğu bölgesinde GAP aracılığıyla bölgesel kalkınma projesi hayata geçmiştir. Medya, kamuoyu, ordu ve iş dünyası dış politikanın şekillenmesine katkıda bulunan aktörlerdir.[18] 12 Eylül dönemi yasaklarının kalkması ile medyada dış politika daha rahat tartışmaya başlanmış, medya kamuoyunun oluşumunda etkin bir rol üstlenmiştir. Cumhurbaşkanı Özal dış ekonomik politika izlediği için iş dünyasından gelen bakanlar ekonomi kararlarında etki sahibi olmuşlardır. [19]

Döneme siyasi açıdan insan hakları ve Kürt sorunu damgasını vurmuştur. Dışa bağımlı, neoliberal ekonomi politikası uygulanmıştır. 1990 itibarı ile yapılan nüfus sayımında toplam nüfus 56.473.035’dir. Nüfusun %59’u il ve ilçe merkezlerinde %41’i belde ve köylerde yaşamaktadır. Nüfusun 28.607.047’u erkek, 27.865.988’i ise kadınlardan oluşmaktadır.Şimdi de krize uyuşmazlık, çatışma, kriz öyküsü ve temel bilgiler açısından bakıldığında şöyle bir tabloyla karşılaşılmıştır.

3 Aralık 1920’de imzalanan Gümrü Antlaşması ile Türkiye’nin doğu sınırı çizilmiştir. 16 Mart 1921 Moskova Antlaşması Türkiye’nin doğu sınırlarlarını teyit etmiş ve Nahçıvan’ın statüsünü belirlemiştir. Bu antlaşma ile Sovyetler Birliği ve Türkiye “Nahçıvan kesiminin koruyuculuk hakkını üçüncü bir devlete karşı hiçbir zaman bırakmamak koşulu ile Azerbaycan’ın koruyuculuğunda özerk bir bölge oluşturulması konusunda” anlaşmaya varmışlardır.Bu antlaşma ile Nahçıvan topraklarının Aras talveg çizgisinin doğusu ile Tağna Dağı– Veli Dağ– Bağırsık– Kömürlü Dağ çizgisi arasından sıkışmış üçgen kesiminde, bu toprakların Kömürlü Dağ’dan başlayıp Saray Bulak– Ararat İstasyonundan geçerek Kara Su’nun Aras ile birleştiği yerde sona eren sınır çizgisinin Türkiye, Azerbaycan ve Ermenistan yetkili temsilcilerinden oluşacak bir komisyon eliyle belirlenmesi kararlaştırılmıştır.[20]

Türkiye, ayrıca 13 Ekim 1921 tarihinde Ermenistan, Azerbaycan ve Gürcistan’la Kars Antlaşmasını imzaladı. Bu antlaşma, dostluk antlaşmasıdır ve içerik olarak Moskova antlaşması ile benzerlikler gösterir. Bu antlaşma ile Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti ile Ermenistan, Azerbaycan ve Gürcistan Sosyalist Sovyetler Cumhuriyetleri Hükümetleri Nahçıvan bölgesinde Azerbaycan’ın koruyuculuğunda özerk bir ülke oluşturulması konusunda anlaşmışlardır. Bağıtlı Taraflar, toprakları üzerinde, karşı taraf ülkesinin ya da ona bağlı topraklardan birinin hükümeti rolünü üstlenmek savında bulunan örgüt ve grupların kurulmasını ya da yerleşmesini ve öteki ülkeye karşı savaşım amacında olan grupların yerleşmesini hiç bir zaman kabul etmemeyi yükümlenirler.[21]

Ermenistan 23 Ağustos 1990 tarihinde bağımsızlığını ilan etmiştir. Türkiye, Ermenistan’ı bağımsızlığını ilan etmesinden kısa bir süre sonra tanımış ve insani yardım malzemesi göndermiştir. Türkiye’nin, Ermenistan ile komşuluk ilişkilerini geliştirmekteki kararlılığını, Ermenistan’ı Karadeniz Ekonomik İşbirliği’ne davet ederek sürdürmüştür.[22] Ancak, Ermenistan Bağımsızlık Bildirgesi’nde 1915 yılında yaşanan olayların “soykırım” olarak tanınması için çalışacağını deklare etmiş, bu deklarasyonun Ermenistan Cumhuriyeti’nin anayasasına temel oluşturacağı belirtilmiştir.[23] Ermenistan, Türkiye ile sınırını belirleyen 1921 Kars ve Moskova Antlaşmalarının geçerli olmadığı iddiasını da gündeme taşımıştır.[24] Bağımsızlık Bildirgesi’nde Türkiye’nin Doğu Anadolu Bölgesi, Batı Ermenistan olarak nitelendirilmiştir.

Ermenistan’ın bağımsızlık sonrası soykırım iddialarını gündeme getirmesi ve Türkiye ile olan sınırı tanımaması Türkiye-Ermenistan ilişkilerini gerginleştiren faktörler olarak ele alınabilir. Türk karar alıcıları bakımından olaya bakıldığında Nahçıvan Krizi 1992’de Ermenilerin Nahçıvan’ın Sederek İdari bölgesini işgal etmesi ile başlamıştır. Sederek,Sharur, Babak, Ordubad, Julfa, Kangarli, Shahbuz ile birlikte Nahçıvan’ı oluşturan 7 bölgeden biridir.[25] Sederek’in Türkiye-Nahçıvan sınırında bulunması sebebiyle Türkiye açısından stratejik önemi haizdir. Sederek’e Ermeni saldırıları Nahçıvan’ın Ocak 1990’da Sovyetler Birliği’nden bağımsızlığını ilanından hemen sonra başladı. Bu tarihte Ermeniler Sederek’e bağlı Kerki köyünü işgal etti.[26]

1992’den itibaren Nahçıvan’da yoğun çatışmalar yaşanmıştır. 3 Mayıs 1992 tarihinde Ermeni çeteler Nahçıvan’a saldırmış, Türkiye sınırına yakın köylere topçu ateşi açmıştır.[27] Saldırılar karşısında Demirel “Anormal bir durum yok. Hudut ihlali var sadece. Kars Valisi ile konuştum. Endişe edilecek bir durum olmadığını söyledi. Alarm yaratmaya neden olacak bir şey yok. Bush ile görüşeceğim” şeklinde konuştu.[28] Ermeni çeteler 7 Mayıs’ta Günnük köyü ve Şuşa kentini ele geçirmiştir.[29] Ermeni saldırıları karşısında Türkiye’nin ilk tepkisi sözsel nitelikte olmuştur. Başbakan Demirel, ABD Başkanı George Bush’u arayarak Nahçıvan’da Ermeni saldırılarının devam etmesi halinde Türkiye’nin garantör ülke olarak sessiz kalmayacağını bildirmiştir.[30]

18 Mayıs 1992 tarihinde Ermeniler, Sederek’e tekrar saldırı düzenlemiştir.[31] Daha önce belirtildiği üzere Sederek’in Türkiye ile Nahçıvan arasındaki sınır bölgesinde olması açısından stratejik önemi haizdir. Sederek’in düşmesi durumunda Türkiye ile Nahçıvan arasında sınır bağı kopmuş olacaktır. Sederek’e saldırılar devam ederken Nahçıvan yarı özerk bölge yönetiminin lideri olan Haydar Aliyev Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Ünal Ünsal görüştü. Haydar Aliyev bu görüşmede durumun kritik bir önemi olduğunu ve Sederek’in her an Ermeni güçlerine düşebileceğini belirtti ve Türkiye’den müdahale talebinde bulundu.[32]

Sederek’e gerçekleşen Ermeni saldırıları Türk karar alıcılar açısından krizi tetikleyen bir gelişme olmuştur. Bu tarihten sonra Türk karar alıcılar arasında askeri müdahaleye ilişkin yoğun tartışmalar başladı. Dışişleri Bakan Vekili Onur Kumbaracıbaşı “Nahçıvan Karabağ’a benzemez. İmza koyduğumuz anlaşmalar var. Göz göre göre sınır değişikliğine izin vermeyiz. Ermenilerin daha fazla işin tadını kaçırmalarına izin vermeyeceğiz” şeklinde konuştu.[33] Dışişleri Bakanı Hikmet Çetin Türkiye’nin Ermenistan’ın Nahçıvan’a dönük saldırılarına daha fazla sessiz kalamayacağını ifade etmiştir. Çetin, Türkiye’nin bu konudaki politikasının “silahla sınır değiştirilemez” şeklinde olduğunu belirtmiştir.[34] Dışişleri Bakanlığı Nahçıvan ile ilgili silah zoruyla oldu-bittilerin hiçbir şekilde kabul edilemeyeceğini deklare etmiştir.[35]

18 Mayıs 1992 tarihinde Başbakan Vekili Erdal İnönü “Nahçıvan’ın varlığına neden olmuş anlaşmada imzası bulunan bir ülke olarak, Nahçıvan’ın toprak bütünlüğünün korunması ve orada yaşayan insanların bir kazaya uğramaması için büyük dikkatimiz var” diyerek açıklamada bulunmuştur.[36] Erdal İnönü “Orada [Nahçıvan’da] dışarıdan gelen saldırıların durdurulması, saldırganların geri dönmesi, bütün bunların devletlerin ortak gücü ile yeni bir çatışmaya yol açmadan düzeltilmesini istiyoruz” diye konuştu.[37]İnönü, Ermenistan Dışişleri Bakanı Raffi Ovanisyan’ı telefonla arayarak, Nahçıvan’a yönelik saldırının hemen durdurulması gerektiğini ve saldırıların devam etmesi durumunda sonucun çok ağır olacağını bildirmiştir.[38] Türkiye’nin Nahçıvan’ın toprak bütünlüğü ile ilgili endişesi, Rusya Federasyonu ve ABD temsilcilerine anlatılmıştır.[39]

19 Mayıs 1992 tarihinde Türkiye’nin Ermenistan sınırına bir mekanize tugay ve tümen konuşlandırmıştır.[40] Demirel’in başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu’nda bir bildiri yayınlanmıştır. Bildiride “Ermenilerin son saldırıları karşısında Türkiye’nin bugüne kadar izlediği dengeli ve müzakereler yoluyla barışın sağlanmasına yönelik politikasının ciddi bir şekilde etkilenmesi kaçınılmaz olacaktır” denilmiştir.[41] Türkiye’nin sınıra asker konuşlandırması ve Ermeni saldırıları karşısında Türkiye’nin politika değişikliğine gideceğini bildirmesi Türkiye’nin krizi tırmandırdığının bir göstergesidir.

Aynı gün Nahçıvan konusu Meclis Genel Kurulu’nda görüşülmüştür. Dışişleri Bakanı Hikmet Çetin şu şekilde konuşmuştur:

“Nahçivan Cumhurbaşkanı Sayın Haydar Aliyev ve Sayın Meclis Başkanıyla sürekli görüşmekteyiz. Ermeniler, Nahcivan sınır boyundaki kendi topraklarından top ve roket atışlarıyla, zaman zaman, saldırılarını artırarak sürdürmektedirler, öyle ki, sınıra 20 kilometre mesafedeki Şaror Kaymakamlığı dahi, bu uzun menzilli atışlardan isabet almıştır. Sayın Aliyev, Ermenistan Cumhurbaşkanı Petrosyan’la iki defa telefonla görüştüğünü, Petrosyan'ın, kendisine, top ve roket atışlarının durdurulacağına dair söz verdiğini belirtmiş; ancak, biraz önce kendileriyle yaptığım konuşmada, azalmış olmakla birlikte, tümüyle giderilemediğini söylenmiştir. Durumu yerinde incelemek üzere Nahcivan’a derhal bir heyet göndermekteyiz. Heyetimiz, Nahçıvan’ın maruz kaldığı saldırıyı bütün unsurlarıyla yerinde belirlemeye ve gözlemler yapmaya çalışacaktır.

            …

Kafkasya'da, 7 milyonluk Azerbaycan ve 60 milyonluk Türkiye arasında sıkışmış olan 3,5 milyonluk küçük bir ülkenin saldırgan davranışlarına karşı çıkmak için derhal silaha sarılmak cihetine gitmek, gerekirse en son yapılacak işi, en başta yapmak olurdu; bu da, meselenin kendi boyutlarının dışına taşmasına ve genel bir Müslüman - Hıristiyan ihtilafına dönüşmesine yol açabilirdi. Biz, Azerî kardeşlerimizin haklı davalarının sözcülüğünü üstlenerek, hukuk dışı davranan tarafı dünyaya tescil ettirdik ve uluslararası toplumun sorumluluğu üstlenmesini sağlamaya çalıştık. Savaş alanındaki halihazır durum elbette ki geçicidir. Azerbaycan, bu haksız durumun düzeltilmesinde, sadece Türkiye'yi değil, artık, dünyayı da giderek arkasında bulacaktır”.[42]

21 Mayıs 1992 tarihinde Azeriler Ermeniler tarafından ele geçirilen Sederek bölgesindeki Kırmızılar tepesini geri almıştır. Akabinde, bu bölgedeki Mil tepesinin alınması için Azeriler Ermenilerle çatışmaya girmişlerdir. Haydar Aliyev, Türkiye’den asker istemediklerini belirtmiştir. Ancak, durumun belirsizliği karşısında “her gün yeni gelişmeler oluyor. İşler kötüye giderse bu hiç istemeyeceğimiz anlamına gelmesin” diyerek çatışmaların dinamiğine göre Türkiye’den askeri yardıma açık olduklarının sinyallerini vermiştir. [43]

Haydar Aliyev, açıklamasında, Ermenistan Devlet Başkanı Levon Ter Petrosyan’ın iki ülke arasında ateşkes sağlanması için Türkiye’nin müdahale etmeme koşulu getirdiğini belirtmiştir. Aliyev “Petrosyan, Nahçıvan ile Ermenistan’ın işbirliği ile olayların önlenebileceğini söylüyor. Bana açıkça Türkiye’nin olaylara karışmamasını, böyle bir durumun sağlanması durumunda ateşkesi durdurmaya hazır olduklarını söyledi. Ben de kendisine savaşın Ermenistan tarafından başlatıldığını, bunu Nahçıvan’ın üzerine yıkmanın yanlış olacağını hatırlattım ve anlaşma yapmaya hazır olduğumuzu bildirdim. Bu görüşmeden sonra Ermenistan’ın Savunma Bakanı Serkisyan’la telefon bağlantısı kurdum. Aynı sözleri o da söyledi” diye konuştu.[44]

23 Mayıs’ta Ermenilerin Sederek’te başlattığı çatışmalar dururken, Azeri milislerin Ermeni tarafına yaptığı top atışları devam etti.[45] 25 Mayıs’ta Demirel Rusya Federasyonu başkanı Boris Yeltsin ile bir araya geldi. Yeltsin görüşme sonrası Rusya’nın Kafkasya bölgesinden askerlerini çekeceğini ve eski SSCB sınırları içindeki mevcut anlaşmazlıkların politik yollardan çözülmesinden yana olduğu mesajını verdi.[46] Görüşme sonrasında imzalanan Türk-Rus ortak bildirisinde Ermenistan kınandı ve Ermenistan-Nahçıvan sınırında yaşanan çatışmaların endişe verici olduğu vurgulandı.[47]

28 Mayıs 1992 tarihinde Başbakan Demirel Türkiye’yi Nahçıvan’a bağlayan Hasret-Umut köprüsünün açılışında “Kim kuvvet kullanarak kullanarak toprak kazanma yoluna giderse, bilmelidir ki, kendisinden daha kuvvetlisi de vardır ve pişman olacaktır” demesi Türkiye açısından krizin devam ettiğinin bir göstergesidir.[48] Türkiye’nin güç kullanma tehdidine rağmen Nahçıvan’a saldırılar devam etmiştir. 31 Mayıs’ta Ermeniler Nahçıvan’ın Ordubad bölgesinin Çotam, Genze, Soyuk ve Çilid köylerini top ateşine tutmuştur.[49]  6 Ağustos 1992 tarihinde Ermeni çeteleri Nahçıvan’a saldırılarını arttırmışlardır. Ermeni kuvvetleri Nahçıvan’ın doğusundaki Şaşur kentini ve bazı köyleri top ateşine tutmuştur.[50]

6 Nisan 1993 tarihinde Türkiye’nin, Nahçıvan sınırına yine askeri birlik konuşlandırmıştır. Sınırda askeri hareketliliğin artması Ermenistan tarafından endişe ile karşılanmış, Ermenistan’ın Moskova Büyükelçisi Feliks Mamikonyan bu durumun Ermenistan’ı misillemeye zorladığını ve Ermenistan’ın saldırıya uğraması durumunda Rusya’dan askeri yardım almayı düşündüklerini belirtmiştir.[51] Bu açıklama, Türkiye’nin sınır politikasının Ermeni karar alıcılar için kriz yaratan durum oluşturduğunu göstermektedir. Diğer bir ifade ile, Türkiye’nin sınıra asker konuşlandırması Ermenistan’da Türkiye’nin saldırıda bulunacağına ilişkin tehdit algısında artmaya yol açmıştır. Ermenistan Devlet Başkanı Levon-Ter Petrosyan’ın “Bugüne kadar sorunun barışçıl yoldan çözümlenmesi için uluslar arası camianın harcadığı çabalar, Bakü ve Ankara yüzünden sonuçsuz kaldı” şeklindeki açıklaması Türkiye-Ermenistan arasındaki gerginliği yansıtmaktadır. [52]

7 Nisan 1993 tarihinde Kırgızistan gezisinde Cumhurbaşkanı Turgut Özal, Nahçıvan’a asker gönderilmesini önerdi. Özal  “…Ermeni hududunda siz ciddi bir manevra, ciddi bir şey yapsanız, üç tane merminiz de o tarafa düşse…Ne olur?  Yani mesele sen fazla ileri gidersen ben buradayım demektir. Bunu lafla değil, fiilen yapmak lazım…” şeklinde konuştu.[53] Yine konu ile ilgili, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde Türkiye Daimi Temsilcisi Mustafa Akşin, “Türkiye, Azerbaycan’ın işgaline izin vermeyecek, Azerbaycan’ı savunacak” diye konuştu.[54]

3 Eylül 1993 tarihinde gerçekleşen Çankaya zirvesinde asker gönderme yetkisi için TBMM’ye gidilmesi tartışıldı. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, Başbakan Tansu Çiller, Dışişleri Bakanı Hikmet Çetin, Milli Savunma Bakanı Nevzat Ayaz, Genel Kurmay Başkanı Orgeneral Doğan Güreş’in katıldığı toplantıda Azerbaycan ile karşılıklı güvenlik ve işbirliği anlaşmasının yapılması ve Azerbaycan’a yönelik bir saldırı durumunda Türkiye’nin bölgeye asker göndermesi seçeneği masaya yatırılmıştır.  Sonuç olarak, toplantıda Körfez Savaşında olduğu gibi Ermeni saldırılarını durdurmak amacıyla TBMM’den yetki alınması noktasında toplantı yapılmıştır.[55] Aynı tarihte, TSK ait jet uçaklarının Türkiye-Ermenistan sınırında keşif uçuşu yapması, Türk karar alıcıların krize verdiği tepkinin askerileşme derecesini arttırdığını göstermektedir.[56]

11 Eylül 1993 tarihinde Ermenistan sınırına TSK tarafından tank, top, uçaksavar, zırhlı personel taşıyıcı, havan birlikleri ile yığınak yapılmaya başlaması ile Türk karar alıcılar açısından krizin tırmandırmaya devam etmiştir. Ermeni askerleri de sınırın diğer tarafında eş zamanlı olarak siper kazmaya başlaması Türkiye’nin sınırdaki askeri hareketliliğinin Ermenistan tarafından tehdit olarak algılandığı ve bir kriz durumu oluştuğunu göstermektedir.[57]12 Eylül’de Türkiye’nin Nahçıvan-Ermenistan sınırında yerleştirilen tank, top, uçaksavar ve uzun menzilli ağır topların namlularının Ermenistan’a çevrilmesi iki ülke arasında yüksek savaş ihtimali olduğunu göstermektedir.[58]

12 Eylül’de kriz iki taraflı tırmanma seyri gösterse de sonra Nahçıvan’da çatışmalar geçici olarak durmuştur. 1 Haziran 1994 tarihinde Ermeni güçleri Sederek bölgesini topçu ateşine tutmuş, Sederek’in Günnet köyüne girip, bölgeye ait tepeleri ele geçirmişlerdir.[59] Çatışmalar 1996 yılında tekrar şiddetlenmiş, Şubat ayında Nahçıvan’a bağlı Yerashavan köyünde Azeri ve Ermeni birlikleri arasında çatışmada birçok kişi yaşamını yitirmiştir.[60] Ancak, 1994 ve 1996 yıllarında yaşanan çatışmalar Türk ve Ermeni karar alıcılar açısından kriz olarak nitelenmemiştir.

Türk karar alıcılar açısından kriz dönemi 1992-1993 dönemini kapsamaktadır. Türkiye’nin krizi tırmandırması Ermenistan karar alıcılar açısından krizin tetikleyicisi olmuş, sonuç olarak iki ülke savaşın eşiğine gelmiştir. Ancak, krizin tırmanmasından hemen sonra unutulma evresine girdiği gözlemlenmektedir. Bu tarihten sonra Nahçıvan’daki çatışmalar seyrekleşmiş, iki ülkenin gündeminden düşmüştür. Kriz sonrası evrede Ermenistan’ın Nahçıvan’ı işgalinin büyük oranda engellendiği görülmektedir. Ancak, exclave sayılan Karki bölgesi halen Ermenistan işgali altındadır. Karki, hukuken Azerbaycan’ın bir parçası olsa da, de facto olarak Ermenistan’ın kontrolü altında kalmıştır.[61] Ermenilerin Azerbaycan’ın Karki bölgesini işgal etmesi ile birlikte bölgede yaşayan Azeri nüfusu terk etmiş ve bu tarihten sonra Karki, Tigranashen diye anılmaya başlanmıştır.[62]

Nahçıvan konusunda kriz yönetim süreci şu şekilde analiz edilmektedir. Nahçıvan krizi Türkiye’nin garantörlüğünü üstlendiği Nahçıvan’ın toprak bütünlüğünün ihlal edilmesi neticesinde ortaya çıktığından ötürü Türkiye açısından dolaylı kriz niteliğindedir.

1990 yılında Nahçıvan’da gerçekleşen Ermeni saldırıları 1992 yılında yoğunlaşmıştır. Artan Ermeni saldırıları karşısında Türkiye’nin ilk tepkisi sözlü uyarı niteliğinde olmuştur. 18 Mayıs’ta Türkiye ile Nahçıvan sınır bölgesinde yer alan Sederek’e saldırı düzenlenmesi Türk karar alıcıları açısından kriz yaratan durum olarak değerlendirmiştir. Türkiye sınırına asker konuşlandırarak ve gerekirse güç kullanacağını deklare ederek krizi tırmandırmıştır. 3 Eylül 1993 tarihinde iki tarafın da karşılıklı olarak sınırına asker yığması savaşın eşiğine gelindiğinin göstergesidir. Ancak krizin sonuçlanması hukuksal bir düzenleme ile gerçekleşmemiştir. Bu tarihten sonra Nahçıvan’da çatışmalar kısa süreli olarak durmuş, Nahçıvan konusu Türkiye’nin ana gündem maddesinden çıkmıştır. Çatışmaların Türkiye’nin diplomatik ve askeri baskıları neticesinde azalması nedeniyle sonucun niteliği Türkiye açısından üstünlük sağlayıcı ve zımni uzlaşı kategorisinde değerlendirilebilir. 1994 ve 1996 yıllarında milis gruplar arasında küçük çaplı çatışmalar olsa daNahçıvan’ın toprak bütünlüğü korunmuştur.

Nahçıvan krizi  çatışma-kriz ilişkisi açısından bakıldığında tekrarlanmayan çatışma; ortaya çıkış şekline göre bakıldığındaysa ani kriz özelliği göstermektedir. Krizi tetikleyen aktörün başından beri Ermenistan  (devlet) olmuştur. Yani krizler boyunca tetikleyici eylem dışarıda olmuştur. Krizde taraf aktör sayısı iki taraflı olmuştur. Kriz sürecince herhangi bir devlet ya da örgütün doğrudan müdahalesi olmamıştır.

Kriz çıkaran tarafın niyetine bakıldığında Ermenistan doğrudan Türkiye’nin toprak bütünlüğüne bir tehdit teşkil etmemesine rağmen Türkiye, Nahçıvan’ın toprak bütünlüğünü garanti altına alan uluslararası antlaşmalara taraf olması sonucu Nahçıvan sorununa müdahil olmuştur. Dolayısıyla, Türkiye açısından kriz Nahçıvan’ın toprak bütünlüğünün tehdit edilmiş olması ve saldırıya uğraması ile ortaya çıkmıştır.

Krizi genel niteliğine/kategorisine göre değerlendirdiğimizde Türkiye açısından dolaylı kriz özelliği taşımaktadır. İçerik açısından bakıldığında ise askeri, güvenlik, diplomatik, siyasi ve hukuksal alanları kapsamaktadır. Sederek idari bölgesi Türkiye’nin Nahçıvan sınırında bulunması sebebiyle stratejik öneme sahiptir. Türkiye Nahçıvan’ın toprak bütünlüğünü korumak için diplomatik, siyasi ve askeri yöntemleri denemiştir. Meselenin Türkiye açısından kriz olması Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası antlaşmalardan kaynaklanmaktadır.

Krizin tetikleyicileri sistemdeki dış değişim, siyasi ve dolaylı şiddet olarak tasnif edilebilmektedir.Kriz tetikleyicisinin şekliyse sistemdeki değişim, anlaşma ihlali ve statü ihlali olarak tasnif edilebilmektedir. Kriz yaratan olaya ilk tepki sözlü tepki, siyasi tepki, şiddet içermeyen askeri eylemleri kapsayan çoklu tepki şeklinde olmuştur.

Krize söz konusu olan tehdidin ciddiyeti siyasi, saygınlık ve hak kaybı, toprak kaybı ve varlığa yönelik tehdit şeklindedir. Ermeni saldırıları Nahçıvan’ın toprak bütünlüğünü tehdit etmiştir. Bu tehdit karşısında Türkiye’nin yükümlü olduğu uluslararası antlaşmaları göz ardı ederek sessiz kalması Türkiye’nin imajını zedeleyici sonuçları olabilirdi.

Türkiye kriz boyunca zorlayıcı diplomasi stratejisini uygulamıştır. Türkiye’nin kriz yönetim tekniği 3. aktör desteği ve şiddet içermeyen askeri yöntemlerine başvurduğu görülmektedir. Kriz döneminde Türk yetkililer ABD ve Rusya temsilcileri ile bir araya gelerek Türkiye’nin Nahçıvan’ın statüsü konusundaki endişelerini dile getirmişlerdir. Türkiye en son seçenek olarak sınırına asker yığarak krizi tırmandırma yöntemine başvurmuştur. Ermenistan’ın kriz yönetim stratejisi sınırlı tersine çevrilebilir tepki şeklindedir. Ermenistan krizin ilk safhalarında şiddet içermeyen çözüm yöntemlerini kullanırken, krizin son safhasında şiddet içeren çözümlere başvurmuştur.

Kriz boyunca şiddetin seviyesi ibret verici güç kullanma tehdidi düzeyinde kalmıştır. Kriz boyunca üçüncü aktör olarak Birleşmiş Milletler, Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT), ABD ve Rusya dolaylı olarak müdahil olmuştur. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin Dağlık Karabağ ile ilgili aldığı 822 sayılı kararında Azerbaycan ve Ermenistan’ın kötüye giden siyasi-güvenlik ilişkisinin endişe kaynağı olduğu vurgulanmış ve Ermenistan’ın Kelbecer dahil olmak üzere işgal ettiği diğer Azerbaycan topraklarından çekilmesi talep edilmiştir.[63] Soğuk Savaş döneminde Avrupa’nın bütünlüğünün korunması maksadıyla oluşturulan Helsinki Nihai Senedi’ne dayanan AGİT, 1996 yılında Lizbon zirvesinde Ermenistan ve Azerbaycan’ın toprak bütünlüğünün korunmasını içeren tavsiye kararları almıştır.[64]

Nahçıvan’daki çatışmalar ile eş zamanlı olarak meydana gelen Dağlık Karabağ’daki Azerbaycan-Ermenistan savaşında Rusya Ermenistan’a siyasi ve askeri destek vermiştir. 1991 yılında Rusya-Ermenistan güvenlik antlaşması imzalanmıştır.[65] 1992’den itibaren Rusya Ermenistan’a silah ve yakıt yardımı yapmış, Rus askerleri Ermeni askerlerinin yanında savaşmıştır.[66] Rusya’nın Ermenistan’da askeri varlık göstermesi Türkiye-Ermenistan-Azerbaycan ilişkilerin seyrinde Rusya’nın stratejik tercihinin Ermenistan’dan yana olduğunu göstermiştir.  Benzer şekilde, Azerbaycan’ın kendi topraklarındaki İran Azerileri üzerindeki etkisinden endişelenen İran Dağlık Karabağ savaşında Ermenistan’ı desteklemiştir.[67]Rusya ve İran’ın Ermenistan’ı destekleyen politikaları krizin genel seyri içerisinde Türkiye’nin askeri seçenekler daha az dillendirmesine yol açmıştır.

Kriz süresince Türkiye, ABD ve Rusya ile iletişimini hiç koparmamış, Türkiye’nin Nahçıvan’ın toprak bütünlüğü ile ilgili endişeleri bu ülkenin temsilcilerine anlatılmıştır. 5 Mayıs 1994’te Azerbaycan, Ermenistan, Dağlık Karabağ ve Rusya Federasyonu arasında imzalanan ve Dağlık Karabağ savaşını sonlandıran Bişkek Protokolü ile Ermenistan’ın işgal ettiği Azerbaycan topraklarından çekilmesi kararlaştırılmıştır.[68]

Nahçıvan krizinde sonucun niteliği Türkiye açısından Nahçıvan’ın toprak bütünlüğü ile ilgili üstünlük sağlayıcı ve zımni uzlaşı şeklinde olmuştur. Kriz sonrası durumda Moskova Antlaşması ile garanti edilen Nahçıvan’ın toprak bütünlüğün meselesinin korunmuş olmasıyla krizi sınırlandırdığı için başarı ile yönetilmiş bir kriz yönetim süreci görülmektedir.   Diğer bir ifade ile kriz yönetim sürecinde statüko antenin sağlandığı görülmektedir. Krizin sonucu zamanla unutulma şeklinde olmuştur. 1993’ten sonra Nahçıvan’daki çatışmalar bir süreliğine durduktan sonra 1994 ve 1996 yıllarında milis gruplar arasında ateşkes ihlali sayılabilecek küçük çaplı çatışmalar olsa da bunlar krize dönüşmemiştir. Ancak, 1993 yılından sonraki dönemde Nahçıvan özelinde herhangi bir çatışmanın Türk ve Ermeni karar alıcılar açısından kriz teşkil ettiğine dair herhangi bir resmi açıklama ya da eylem gözlemlenmemiştir.

 


[1] Baskın Oran (der) Türk Dış Politikası: Kurtuluş Savasından Bugüne Olgular, Belgeler, Yorumlar, Cilt 2: 1980-2001, Istanbul: Iletisim, 2001, s. 12.

[2]Mustafa Aydın, “Türkiye Farklı Alternatifleri Bir arada Yaşamak Zorunda”, Habibe Özdal, Osman Bahadır Dinçer, Mehmet Yegin (der.) Mülakatlarla Türk Dış Politikası: Cilt3,  Ankara: USAK Yay., 2010, s. 9.

[3] Matthew  Evangelista, Ülkesel Yapı ve Uluslar arası Değişim, Michael W. Doyle ve G. John Ikenberry (der) Uluslararası İlişkiler Teorisinde Yeni Düşünce, İstanbul :Beta Yay., 2015, s. 225.

[4] Mustafa Aydın, “Kafkasya ve Orta Asya’yla İlişkiler”, Oran, Türk Dış Politikası…, s. 366-370.

[5] Ariel Cohen, "Azerbaijan and U.S. Interests in the South Caucasus: Twenty Years After Independence", Diba Nigar Göksel ve Zaur Shiriyev (der) The Geopolitical Scene of the Caucasus: A Decade of Perspectives, Toplumsal Katılım ve Gelişim Vakfı, 2013, ss. 52-55; 66.

[6] Elin Suleymanov, "The South Caucasus: Where the U.S. and Turkey Succeeded Together", Diba Nigar Göksel ve Zaur Shiriyev (der) The Geopolitical Scene of the Caucasus…,s. 15.

[7] Gulshan Pashayeva, The Nagorno-Karabakh Conflict in the Aftermath of the Russia-Georgia War, Diba Nigar Göksel ve Zaur Shiriyev (der) The Geopolitical Scene of the Caucasus…, s. 249.

[8] Mustafa Aydın, “Büyük Oyundan Bölgesel Rekabete (1995-2000)”, Oran, Turk Dış Politikası…, s. 408.

[9] Gözen, İmparatorluktan Küresel Aktörlüğe…, ss. 12-14.

[10] Ercüment Yavuzalp, Liderlerimiz ve Dış Politika, Ankara: Bilgi Yay.,,1996,  s. 326.

[11]Muharrem Aksu, “Türk Dış Politikası Karar Alma Mekanizmasında Türk Silahlı Kuvvetlerinin Etkinliği ve 2003 Sonrası Değişim”, Demirel Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi, Cilt 17, Sayı 3, 2012, ss.444-448.

[12] Gözen, İmparatorluktan Küresel Aktörlüğe…,, s.74.

[13]Muhittin Ataman, “Özalist Dış Politika: Aktif ve Rasyonel bir Anlayış”, Bilgi, Sayı 7, Yıl 2, 2003, ss. 49-64; Ercüment Yavuzalp, Liderlerimiz ve Dış Politika, Ankara: Bilgi Yay., s.317.

[14]Müge Aknur, “TSK’nın Dış Politika Üzerindeki Etkisi”, Cüneyt Yenigün ve Ertan Efegil (der) Türkiye’nin Değişen Dış Politikası,  Ankara: Nobel Yayın, 2010, ss.130-131.

Ramazan Gözen, “Türk Dış Politikasında Karar Alma Mekanizması, Turgut Özal ve Körfez Krizi”, Yeni Türkiye, Cilt 2, Sayı 1,  1996, ss. 286-302.

[15] Gözen, İmparatorluktan Küresel Aktörlüğe…,s. 314.

[16] Muhittin Ataman, "Özalist Dış Politika: Aktif ve Rasyonel bir Anlayış", Bilgi, Sayı 7, No. 2, 2003, ss. 49-64.

[17] TBMM, Yasama Yılı Açılışlarında Cumhurbaşkanlarının Konuşmaları (1 Eylül 1990-1 Ekim 2011), 2. Cilt, Ankara: TBMM Basımevi, 2011, ss. 3-9.

[18]İlhan Uzgel, “TDP’nin Olusturulması”, Oran, Türk Dış Politikası…, s. 81.

[19]Uzgel, “TDP’nin Olusturulması…”,ss.80-4.

[20]  İsmail Soysal, Türkiye'nin Siyasal Antlaşmaları, Cilt 1, Ankara, 1989, ss.32-38.

[21] Soysal, Türkiye'nin Siyasal Antlaşmaları…, ss. 41-47.

[22] Araz Aslanlı, “Karabağ Sorunu ve Azerbaycan-Türkiye-Ermenistan İlişkileri”, Uluslararası Avrasya Strateji Dergisi, Cilt 1, Sayı 1, s.179.

[23]Ermenistan Bağımsızlık Deklarasyonuhttp://www.gov.am/en/independence

[24] Aslanlı, “Karabağ Sorunu…”,s.179.

[25] Nahchivan Authonomous Republic http://nakhchivan.preslib.az/en_a1.html

[26] Salih Sılay Koçer, “The Impact of Mountainous Karabagh Conflict on Nakhchevan Autonomous Republic of Azerbaijan”,  Review of Armenian Studies, Cilt 9, Sayı 3,2005, s. 2.

[27] “Nahçıvan Ermeni Ateşi Altında”, Milliyet, 4 Mayıs 1992, S.11.

[28] “Anormal Bir Durum Yok”, Milliyet, 5 Mayıs 1992, S.17.

[29] “Nahçıvan’a Ermeni Saldırısı”, Milliyet, 8 Mayıs 1992, S.7.

[30] “Demirel: Nahçıvan’a Seyirci Kalamayız”, Milliyet, 8 Mayıs 1992, s.7.

[31] “Sederek Kasabası Düşüyor”, Milliyet, 19 Mayıs 1992, S.7.

[32] “Askeri Müdahale Tartışması”, Milliyet, 19 Mayıs 1992, S.7.

[33] Derya Sazak “Nahçıvan’a Müdahale”, Milliyet, 19 Mayıs 1992, S.12.

[34] “Çetin: Seyirci Kalamayız”, Milliyet, 19 Mayıs 1992, S.7.

[35] “Askeri Müdahale Tartışması”, Milliyet, 19 Mayıs 1992, S.7.

[36] “Sınırlar Değişmez”, Milliyet, 19 Mayıs 1992, S.7.

[37] “Sınırlar Değişmez”, Milliyet, 19 Mayıs 1992, S.7.

[38] “Sınırlar Değişmez”, Milliyet, 19 Mayıs 1992, s.7.

[39] “Sınırlar Değişmez”, Milliyet, 19 Mayıs 1992, s.7.

[40] “Eller Tetikte”, Milliyet, 20 Mayıs 1992, s.1.

[41] “Askeri Müdahaleden önce BM”,Milliyet, 20 Mayıs 1992, s.7.

[42]78’inci Birleşim Dönem 19, TBMM Tutanak Dergisi, Cilt 11 Yasama Yılı 1, s. 204-205. https://www.tbmm.gov.tr/tutanaklar/TUTANAK/TBMM/d19/c011/tbmm19011078.pdf

[43] “Aliyev’in Endişesi”,Milliyet, 22 Mayıs 1992, s.7.

[44] “Aliyev’in Endişesi”, Milliyet, 22 Mayıs 1992, s.7.

[45] “Nahçıvan’da Savaş Var mı Yok mu”, Milliyet, 24 Mayıs 1992, s.7.

[46] “Rus Ordusu Çekiliyor”,  Milliyet, 26 Mayıs 1992, S.7.

[47] “Diplomatik Başarı”,  Milliyet, 27 Mayıs 1992, S.1.

[48] “Ermeni’ye Gözdağı”, Milliyet, 29 Mayıs 1992, s. 1.

[49] “Nahçıvan Karanlıkta”, Milliyet, 1 Haziran 1992, s. 7.

[50] “Nahçıvan Ateş Altında”, Milliyet, 7 Ağustos 1992,, s.6.

[51] “Erivan’dan Misilleme”, Milliyet, 6 Nisan 1993, s. 14.

[52] “Erivan’dan Misilleme”, Milliyet, 6 Nisan 1993, s. 14.

[53] “Askeri Önlemler Şart”, Milliyet, 3 Nisan 1993, s. 15.

[54] “”Azerbaycan’ı Savunuruz”, Milliyet, 8 Nisan 1993, s.1.

[55] “Çiller’e Asker Gönderme Yetkisi”, Milliyet, 4 Eylül 1993, s.19.

[56] “Çilller’e Savaş Yetkisi”, Milliyet, 4 Eylül 1993, s.1.

[57] “Ermenistan Sınırına Yığınak”, Milliyet, 12 Eylül 1993, s.18.

[58] “Namlular Hedefte”, Milliyet, 13Eylül 1993, s. 1.

[59] “Ermeniler Nahçıvan’da İlerledi”, Milliyet, 1 Haziran 1994, s.17.

[60] “Kafkasya’da Karmaşa”, Milliyet, 26 Şubat 1996, s. 16.

[61]Simon Gwyn Roberts, Shades of Expression: Online Political Journalism in the Post-colour Revolution Nations, Chester: University of Chester Press,  2013, s.150.

[62]Nicholas Holdin, Armenia: With Nagorno Karabagh, Guilford: Guilford Press, 2011, s. 158.

[63] 822 sayılı Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararı http://2001-2009.state.gov/p/eur/rls/or/13508.htm

[64]1996 Lizbon Zirvesi www.osce.org/mc/39539?download=true

[65] Rajan Menon, “After Empire: Russia and the Southern ‘Near Abroad’”, Michael Mandelbaum(der) The New Russian Foreign Policy, New York: A Council on Foreign Relations Book, 1998, s. 130.

[66] Heiko Krüger, The Nagorno-Karabakh Conflict: A Legal Analysis, Heidelberg: Springer, 2010, s. 22.

[67]Fariz İsmailzade, “The Geopolitics of the Nagorno-Karabakh Conflict “,GLOBAL DIALOGUE, Cilt 7, Sayı 3-4, 2005 http://worlddialogue.org/content.php?id=354

[68]BişkekProtokolü http://peacemaker.un.org/sites/peacemaker.un.org/files/ArmeniaAzerbaijan_BishkekProtocol1994.pdf

1988-1991 KUZEY IRAK SIĞINMACI KRİZİ

1991’de Sovyetler Birliği’nin çökmesi ile iki kutuplu sistem yerini çok kutuplu sisteme bırakmıştır. Bu yeni dünya düzeni içerisinde ABD öncü durumdadır. Soğuk Savaş döneminde ABD’nin bölgede izlediği politika bölgeden Batı’ya petrol akışını sağlama, İsrail’in güvenlik çıkarlarını koruma ve siyasi değişiklikleri engelleme yönünde olmuştur.[1] 1980’de Jimmy Carter’ın ABD’nin Körfez’deki çıkarlarını korumak için güç kullanımı dahil her türlü metodu kullanacağını açıklaması ABD’nin bölge politikasına ışık tutmaktadır.[2] Bu dönemde ABD, Sovyetlere karşı Arap ülkeleri, İsrail, İran ve Türkiye arasında stratejik ortaklık oluşturmak istese de başarılı olamamıştır.[3]

Bölgesel dengeleri değiştiren gelişmelerden biri İran’daki İslam devrimi olmuştur. Amerika karşıtı bir dış politika izlemeye başlayan İran’ın İslami devrimi Körfez’e yayma siyaseti sadece Körfez ülkelerinde değil, çıkar ve güvenlik ekseninde İsrail ve ABD’de de kaygıya yol açmıştır. ABD geleneksel Ortadoğu politikası bölgede desteklemediği herhangi bir devletin bölgesel güç kazanmasını engellemeye çalışmıştır. İran Devrimi’ni tehdit olarak algılayan ABD, İran’ı çevreleme politikası izlemiş, 1980-88 İran-Irak savaşı sırasında Irak’ı desteklemiştir.[4] İran-Irak savaşı 1988’de sağlanan ateşkesle sonlanmış, savaşta taraflarda herhangi biri açık bir üstünlük sağlayamamıştır. 1985 sonrasında ise Irak savaş süresince ilgilenmediği iç işlerine daha fazla ilgi göstermeye başlamıştır. Bu bağlamda, savaş sırasında kendine sorun çıkartan Iraklı Kürtlere yönelik baskılarını arttırmıştır.

Irak 1990’da Kuveyt’i işgal ederek saldırgan dış politika eğilimini sürdürmüştür.[5] ABD, Irak’a müdahale ederek Irak’ın bölgesel güç olma politikasını önlemiştir. Ancak, Soğuk Savaş döneminde Ortadoğu bölgesinde mevcut olan göreceli istikrar, Soğuk Savaş’ın bitimiyle yerini istikrarsızlığa bırakmıştır. Bölgede göç sorunları, mezhep çatışmaları, terörizm hakim olmuştur. Bu dönemde ABD’nin bölge politikası Körfez bölgesinin güvenliğini sağlama, kitle imha silahlarının yayılmasını önleme ve Arap-İsrail barışını tesis etme üzerine olmuştur.[6]

Genel olarak uluslararası sitemin yapısına bakıldığında iki kutuplu sistemin dağılma işaretleri verdiği görülmektedir. Sistem düzeyi açısından baskın aktörler ABD ve Sovyetler Birliği’dir. Soğuk Savaş dönemindeki bloklar arası meydan okumadan Batı güçlenerek çıkmıştır. Soğuk Savaş sonrası dönemde ise Batı kendini yeniden tanımlamaya başlamıştır. Avrupa, ABD’den uzaklaşmaya başlamış ve “Birleşik Avrupa” fikri yükselişe geçmiştir. Uluslararası sistemde yeni dünya düzeninin hangi esaslar üzerinde oluşacağına dair tartışmalar hakimken, ABD tek kutuplu bir dünya inşa etme politikası izledi. ABD’nin Körfez krizi ile birlikte Irak’a müdahale etmesi bu politikanın ilk basamağı olarak değerlendirilebilir.[7] Soğuk Savaş sonrasında süper güçlerin rekabetinden kaynaklanan güvenlik endişeleri yerini daha küçük devletlerin yaratmış olduğu güvenlik endişelerine bırakmıştır.[8] Diğer bir deyişle, Soğuk Savaş dönemine damgasını vuran nükleer savaş tehdidi yerini Afrika, Balkan, Ortadoğu, Kafkaslar ve Orta Asya  gibi bölgelerde iç savaş, sığınmacı sorunu,  terörizm, bölgesel çatışmalar gibi dinamiklere bırakmıştır.

1975-1979 yılları arasında göreceli istikrarlı olan Körfez bölgesinde dengeler Saddam Hüseyin’in iktidara gelmesi ve 1979 İran İslam Devrimi ile değişti.[9] Mısır 1979 Camp David Antlaşması’nı imzalaması sonucu Ortadoğu’da liderlik konumunu yitirdi. 1979’da iktidara gelen Saddam Hüseyin Ortadoğu’da güç boşluğunu doldurma politikası izledi. Ancak, 1980-1988 İran-Irak savaşı ile Ortadoğu giderek istikrarsızlaştı.[10] Soğuk Savaş sonrası dönemde ABD, bölgedeki enerji kaynaklarını kontrol ederek bölgedeki hakimiyetini arttırdı. 1980-88 İran-Irak savaşı ile İran’ın bölgesel gücü zayıflamış, Körfez krizi ile Irak tecrit edilmiştir Bununla birlikte, Türkiye’nin, Mısır’ın, Suudi Arabistan’ın ve İsrail’in bölgedeki etkileri arttı.[11] Körfez Savaşı sırasında Türkiye’nin Körfez Koalisyonuna katılması Irak ile 1973’ten itibaren geliştirdiği ekonomik, ticari, mali, enerji alanlarındaki işbirliğinin sekteye uğraması anlamına geliyordu.[12] Körfez Savaşı’ndan hemen sonra ekonomik olarak toparlanmak ve ABD’nin bölgede, özellikle Suudi Arabistan ve Mısır üzerindeki etkisini azaltma için İran, Türkiye, Pakistan ve Suriye ile ilişkilerini geliştirmeye yönelmiştir.[13]

Özellikle, 1991 Körfez Krizi sonrası bölgede ayrılıkçı hareketler, mezhep savaşları, iç savaşlar ve terörizm hakim oldu. İran Iraklı Kürtleri Irak yönetimine karşı, Irak İranlı Kürtleri İran yönetimine karşı, Suriye ise Türkiye’deki Kürtleri Türkiye’ye karşı desteklemiştir.[14] Kürtlerin bölge ülkeleri tarafından birbirlerine karşı kullanılması bölge ülkelerini istikrarsızlaştırmış ve ikili ilişkilerinin gerilmesine sebebiyet vermiştir.

Diğer yandan, önemin siyasi karar alma sürecinin dayanmış olduğu hukuksal zemini 1982 Anayasası belirlemektedir. Bu anayasaya göre güçler ayrılığı ilkesi söz konusudur. 1982 Anayasasının çizmiş olduğu çerçeve içerisinde dış politika karar alma mekanizmasının içinde yer alan başat aktör hükümet (Bakanlar Kurulu) olarak karşımıza çıkmaktadır. Hükümet dış politika konularında karar almakta ve bunların uygulanması ile ilgili Dışişleri Bakanlığı’na talimat vermektedir.[15]Dışişleri Bakanlığı yürütmenin aldığı dış politika kararlarını uygulamaktadır. Bununla birlikte, Dışişleri Bakanlığı Milli İstihbarat Teşkilatı dış politika ile bilgi toplamak, bu bilgiler ışığında yaptığı değerlendirmeleri siyasi makamlara sunmakla yükümlüdür.[16]

TBMM’de ise dış politika konuları tartışılmakla beraber TBMM’nin dış politika konusundaki asıl yetkisi meclis araştırması, genel görüşme, gensoru ve meclis soruşturması yollarıyla yürütmenin aldığı kararları denetlemektir. Cumhurbaşkanı yabancı ülkelere temsilci göndermek ve kabul etmek, uluslararası anlaşmaları onaylama ve istisnai hallerde Türk Silahlı Kuvvetleri’nin (TSK) kullanılmasına karar verme yetkileri vardır. Cumhurbaşkanının almış olduğu kararların siyasi sorumluluğu ise Bakanlar Kurulu tarafından üstlenilmektedir. TBMM’nin dış politika kararlarını denetlemekle beraber uluslararası hukukun meşru gördüğü durumlarda TSK’nın kullanılmasına veya yabancı silahlı kuvvetlerin Türkiye’de bulunmasına izin verme yetkisi bulunmaktadır.

1982 Anayasası çerçevesinde TSK’nın dış politika karar alma sürecindeki rolü danışmanlık, planlama ve savunma gibi yetkilerle sınırlıdır. 1961 Anayasası ile oluşturulan Milli Güvenlik Kurulu (MGK) ise milli güvenlik ile ilgili aldığı kararları Bakanlar Kurulu’na bildirir. Milli Güvenlik Konseyi (MGK) 1980-1983 döneminde Türkiye’de başat karar alıcı aktör olmuş, 1983 genel seçimlerinin ardından 1989’a kadar MGK üyeleri Cumhurbaşkanlığı Konseyi üyesi olarak karar alma mekanizmasında bulunmuşlardır. 1983 yılında kurulan Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliği (MGKGS) milli güvenlik ile ilgili meselelerde kapsamlı dış politika önerileri oluşturmaktadır. Aynı zamanda, MGKGS, Bakanlar Kurulu ile MGK arasında eşgüdüm sağlamakla görevlidir.[17]

1983 seçimlerini ANAP kazanmış, Turgut Özal başbakan olmuştur. Kenan Evren’in cumhurbaşkanlığı süresinin 1989’da bitmesi ile Turgut Özal cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturmuştur. Özal’ın cumhurbaşkanı olması ile parti liderliği ve hükümet başkanlığı da el değiştirmiştir. 1991’e kadar ANAP lideri Yıldırım Akbulut başbakan olmuş, 1991’den sonra DYP-SHP koalisyonunu iktidara gelmiştir.

Turgut Özal cumhurbaşkanlığı döneminde bürokrasiyi geri plana iten uygulamalara girmiştir.[18] Bürokrasideki hiyerarşik düzene önem vermeyerek ve geleneksel dış politika söylemini reddederek pragmatik ve ekonomi ağırlıklı dış politika söylemine ağırlık vermiştir.[19] Turgut Özal, cumhurbaşkanlığı döneminde, Dışişleri Bakanlığı, TSK, TBMM gibi kurumların dış politikadaki etkisini azaltarak dış politikanın oluşturulmasında aktif bir rol üstlendi. Çoğu zaman dış politika kararları verirken Dışişleri Bakanlığını saf dışı bırakarak ve doğrudan diplomatlar ile ilişki kurarak Bakanlığı’nın dış politikadaki etkisini azalttı.[20] ANAP’ın mecliste çoğunluğa sahip olması ve ANAP tarafından desteklenmesi Cumhurbaşkanı Özal’ın dış politikada aktif tutum sergilemesine zemin hazırlamıştır.[21]

Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın karar alma mekanizmasında anayasal sınırlarını zorlaması bir tür karar alma krizi yaratmıştır. Cumhurbaşkanı Özal’ın Körfez Krizindeki aktif, pragmatik hatta revizyonist dış politika tutumu ile askeri, bürokratik ve siyasi kesimin Türk dış politikasının geleneksel, statükocu öncelliklerini korumaya çalışan tutumu arasında ayrışma yaşanmıştır. Bu kesim sınırların askeri kuvvet kullanarak yeniden düzenlenmesine karşı çıkmıştır.

Özal’ın Körfez savaşı sırasında Türkiye-Irak petrol boru hatlarının kapatılmasında diğer dış politika aktörlerinin fikirlerine danışmadan karar vermesi geleneksel dış politika çizgisinden ayrıldığını göstermektedir.[22] Bu dönemde TSK, dışişleri bürokrasisi ve muhalefet liderleri TSK’nin Misak-ı Milli sınırları dışına çıkmaması ve Ortadoğu’da macera aramaması fikrini paylaşıyorlardı.[23] Özal’ın dış politika yaklaşımı dönemin muhalefet liderleri olan Erdal İnönü, Bülent Ecevit ve Necmettin Erbakan tarafından anti-demokratik olarak nitelendirilmiş, üç lider Saddam yönetimini ziyaret ederek Özal’a karşı denge siyaseti izlemişlerdir.[24]

Irak’a karşı izlenen siyaset konusunda karar alma birimi içinde yer alan aktörler arasındaki görüş ayrılığı giderilemediği için Türkiye’nin Irak’a koalisyon güçleri ile birlikte müdahale etme siyasası yaşama geçirilememiştir. Bu görüş ayrılığı giderilemediği için Dışişleri Bakanı Ali Bozer’, Savunma Bakanı Sefa Giray, Genelkurmay Başkanı Necdet Torumtay istifa etmiştir.[25] Yine, Körfez krizi esnasında İncirlik Üssü konusu Özal ile Akbulut arasında yetki kullanımı sorununa yol açmıştır. Özal, İncirlik Üssü’nün Bakanlar Kurulu kararı ile açılmasını isterken, Akbulut’un ısrarı sonucu konu Meclis’e götürülmüştür.[26] Yine, Özal’ın Basra Körfezi’ne savaş gemisi ve asker gönderilmesi fikri askeri, bürokratik ve siyasi kesimin karşı çıkması sonucu hayata geçirilmemiştir.[27]

Aynı şekilde, Körfez savaşı sonrası sığınmacı krizinin yönetiminde Özal ile birlikte Başbakan Akbulut, TSK ve dışişleri bürokrasisinin de etkin olduğu gözlemlenmektedir. Sığınmacılar konusunda Cumhurbaşkanı Özal Türkiye’nin Irak’a müdahale edeceğini belirtirken, Genelkurmay Başkanlığı Genel Sekreteri Tuğgeneral Hurşit Tolon Kuzey Irak’a müdahale amaçlı bir hazırlığın olmadığını ifade etmiştir. Sonuç olarak,  bürokratik mekanizmanın dinamikleri Özal’ın cumhurbaşkanlığı döneminde geleneksel dış politika çizgisinin korunmasını sağlamıştır.

Özal’ın dış politika karar alma sürecindeki aktif tutumu devlet tecrübesi ve kişilik özellikleri ile yakından ilgilidir. Özal Türkiye’nin dış borç sorununun çözümü için aktif bir ekonomi diplomasisi yürütmüş, Türk ekonomisinin liberalleşmesinde rol oynamıştır. Kriz dönemlerinden başarı ile çıkmış, bu da liderlik özelliğini kuvvetlendirmiştir. Bununla birlikte, Özal’ın parlamenter sistem yerine başkanlık sistemini tercih etmesi ve bu yönde bir dönüşümü arzulaması arasında yakın bir ilişki vardır. Sonuç olarak, kişilik özellikleri, edindiği tecrübeler ve siyasi tercihleri Özal’ın aktif dış politika çizgisini belirleyen faktörler olarak karşımıza çıkmaktadır.[28]

Döneme siyasi açıdan insan hakları ihlalleri, olağanüstü hal uygulamaları ve Kürt sorunu damgasını vurmuştur. Dışa bağımlı, neoliberal ekonomi politikası uygulanmıştır. Güneydoğu bölgesinde GAP aracılığıyla bölgesel kalkınma projesi hayata geçmiştir. Medya, kamuoyu, ordu ve iş dünyası dış politikanın şekillenmesine katkıda bulunan aktörlerdir.[29] 12 Eylül dönemi yasaklarının kalkması ile medyada dış politika daha rahat tartışmaya başlanmış, medya kamuoyunun oluşumunda etkin bir rol üstlenmiştir. Cumhurbaşkanı Özal dış ekonomik politika izlediği için iş dünyasından gelen bakanlar ekonomi kararlarında etki sahibi olmuşlardır.[30]

Krize uyuşmazlık, çatışma, kriz öyküsü ve temel bilgiler açısından bakıldığında ise şöyle bir tabloyla karşılaşılmıştır.

1980’lerde Kürt sorunu Türkiye-Irak ilişkilerinin dinamiğini belirleyen temel unsur olmuştur. Bu dönemde Suriye ve İran’ın Kürt örgütlerine destek vermesi sonucu Türkiye Irak ile yakınlaşmıştır. 1980’de iki ülke enerji, sulama ve ulaşım alanlarında işbirliği gerçekleştirmiştir.[31] PKK’nın Suriye’den ayrılıp Kuzey Irak’a yerleşmesi sonucu “güvenlik” Türkiye ve Irak arasında ilişkileri belirleyici temel unsur olmuştur. 1983’ten itibaren PKK’nın gerilla taktiği kullanması ile Türkiye sınır güvenliğini arttırıcı önlemler aldı. 15 Ekim 1984 tarihinde imzalanan Türkiye-Irak Güvenlik Protokolü ile iki ülke birbirlerinin topraklarında 5 km.lik alanda sıcak takip hakkı yapılmasını kabul etmiştir.[32]

Saddam Hüseyin 1979 yılında iktidara geldiğinde Kürt, Şii ve Türkmen gruplarına karşı baskıları arttırmıştır. Kürdistan Demokrat Partisi (KDP) ve Kürdistan Yurtseverler Birliği’nin (KYB) seçimlere girmesini engellemiş ve Kürtleri ve Türkmenleri Irak’ın güneyine göçe zorlamıştır.[33] İran-Irak savaşının başlamasından sonra İran yönetimi muhalif Kürt gruplarla işbirliği içine girmiş ve onları silahlandırmıştır.[34] İran-Irak savaşı sırasında Peşmerge güçleri İran’ın desteğiyle Kuzey Irak’ta bazı bölgelerde üstünlük sağladılar.[35] Savaş Irak’ın aleyhine döndüğü zaman Peşmerge güçleri İran ordusunun da desteği ile Halepçe’yi ele geçirdi. Bunun üzerine Irak güçleri 16 Mart 1988 tarihinde Halepçe bölgesine askeri müdahalede bulundu. Operasyonlar sırasında sivillere yönelik kimyasal silahların kullanıldığı saptandı.[36]

Sonuç olarak, 5.000 kişi öldü, 7.000 kişi yaralandı ve 800 köy yok edildi.[37]Sivillere yönelik saldırıların artması sonucunda bir milyon Iraklı Kürt İran ve Türkiye sınırlarına yöneldi ve bu bölgelerde sığınmacılar sorunu yaratmış oldu. Artan sığınmacı sayısı dolayısıyla İran’ın sınırlarını kapaması üzerine Kürtler Türkiye sınırına yığıldılar.[38] Türkiye’nin sığınmacı akınına karşı ilk tepkisi sınırı kapatmak oldu. Türkiye’nin sınırı kapamasında sığınmacı akınına yönelik önceden hazırlıklı olmamasının yanı sıra güvenlik kaygıları da etkili oldu. Özellikle, karar alıcılar sınırdan PKK militanlarının geçeceğinden endişe ettiler.[39] Akabinde, ulusal ve uluslararası baskılar neticesinde Türkiye sığınmacıları sıkı aramalardan geçirdikten sonra “geçici misafir” olarak kabul etti.[40] Sığınmacılar Türkiye’deki kamplara yerleştirildi. 20.000 sığınmacı Şakitan ve Miçiç köyleri civarına yerleştirildi. 40.000 sığınmacı Çukurca ilçesi sınırları içindeki köylere yerleştirildi. 10.000 kişi de Diyarbakır’da Dicle Nehri kıyısında kurulan geçici iskan bölgesine yerleştirildi.[41]

Sığınmacılar arasında PKK militanlarına rastlanmaması sonucu Türkiye sığınmacılar konusunu insani boyutu ile ele almıştır. 3 Eylül 1988 tarihinde Asayiş Kolordu Komutanı Hulusi Sayın yaptığı açıklamada Sayın “Bölgede güvenlik önlemleri alınmıştır. Muhtemel PKK sızmasına karşı, [sığınmacıların] soruşturmaları sürüyor. Güvenlik olarak tüm bölgeye hakimiz. Hiçbir sorunumuz yok. En büyük sorun iaşe, sağlık ve iskan sorunudur. Bunun da hükümetin direktifleriyle çok kısa sürede çözümleneceğini umuyorum” şeklinde konuştu.[42]

Resmi açıklamalar Türkiye’nin sığınmacı konusunu insani boyutu ile ele aldığını vurgulamaktadır. Türkiye sığınmacılar konusuna insani boyuttan yaklaşırken, Irak ise sığınmacıları tehdit olarak değerlendirmiş ve sığınmacıların geri verilmesini talep etmiştir.  4 Eylül 1988 tarihinde Irak’ın Ankara Büyükelçisi Abdülcabbar Cevad  “Türk topraklarında barınak bulanların çoğunluğu teröristtir. Suçludur. Aralarında PKK militanları da var. Türkiye bunları Irak’a vermelidir” diye konuştu.”[43] Irak’ın, 1984 yılında imzalanan Protokol ile kabul edilen sıcak takip hakkının Türk-Irak sınırını geçen sığınmacılara karşı uygulanmasını talep etmesi üzerine Dışişleri Bakanı Mesut Yılmaz Irak’ın 1984 Protokolü’nü kullanmasına izin vermeyeceklerini ve Türkiye’nin topraklarına sığınanların iade etmeyeceğini belirtti.[44]

1984 Protokolü ile ilgili iki ülke karar alıcılarının görüş ayrılığında bulunması sığınmacılar konusunun iki ülke arasında uyuşmazlığa dönüştüğünün bir göstergesidir. Diğer bir deyişle, Türkiye ve Irak 1984 Protokolü ile ilgili ortak hukuksal zeminde buluşamamışlardır. Irak, sığınmacıların arasında milis güçlerin olduğunu iddia edip Türkiye topraklarında sıcak takip hakkını kullanmayı talep ederken, Türkiye sığınmacılar arasında milis güçlerin olmadığını, dolayısı ile 1984 Protokolünün işlemeyeceğini vurgulamıştır.

Irak yönetimi 6 Ekim 1988 tarihinde Kürtlere genel af ilan etmiştir.[45] Irak’ın Ankara Büyükelçisi Tarık Abdülcabbar Cevad aynı gün düzenlediği basın toplantısında Türk ve Irak sınır bölgelerinin her iki devletin kontrolünde olduğunu ve Irak’ın sıcak takibe ihtiyacı olmadığını belirtmiştir. Tarık Abdülcabbar Cevad  şöyle konuştu:

“Türkiye ve Irak sıcak takibi niçin istiyorlardı? Çünkü o zaman bu bir ihtiyaçtı. Savaş sırasında Irak ordusu çok meşguldü, bölgede bir otorite boşluğu belirmişti. Bugün ne Irak ne Türkiye sıcak takip istemiyor, çünkü Irak ordusu bugün 13 yıldır giremediği topraklara girmiş durumda. O zaman Türk ordusu teröristleri sınırın öbür tarafında takip etmek için ihtiyaç duyuyordu. Oysa şimdi, hem Türk, hem Irak tarafındaki dağlık bölgeler, iki ülkenin kontrolü altında. Onun için sıcak takip istemiyoruz. Anlaşmayı uzatıp uzatmamak konusundaki görüşmeler de diplomatik kanallardan devam ediyor”.[46]

Ankara Büyükelçisi Tarık Abdülcabbar Cevad’ın konuşması 1984 Protokolünde belirtilen sıcak takip hakkının kullanımı ile ilgili iki ülke arasında ortaya çıkan uyuşmazlığın ortadan kalktığını göstermektedir. Af ilanı ile birlikte Ekim 1988 tarihinde Türkiye ve İran’a sığınan Kürtler Irak’a geri dönüş süreci başladı.

Sonuç olarak, 1988 Kürt sığınmacı akını Türkiye ve Irak arasında uyuşmazlığın ortaya çıkmasına sebebiyet vermiştir. Diğer bir ifade ile, sığınmacıların geri dönüşü ile ilgili taraflar görüş ayrılığı yaşamış ancak diplomatik-siyasi ilişkiler bozulma aşamasına gelmeden durum yönetilmiştir. Af ilanı sonrası sığınmacıların Irak’a geri dönmesi ile Türkiye-Irak ilişkilerinde 1984 Protokolü ile ilgili olarak ortaya çıkan uyuşmazlık eylemsel alana taşınmadan giderilmiştir. Söz konusu protokol ise Ekim 1988 tarihinde yürürlükten kalkmıştır. 5-7 Temmuz 1990 tarihlerinde Türkiye 1984 Protokolünün tekrar yürürlüğe konması için çalışmalar başlatmıştır. Ancak, tarafların şartlar konusunda anlaşamamaları üzerine protokol yenilenmemiştir.[47]

Halepçe katliamı sonrası Türkiye’ye sığınan Iraklı Kürtler sorunu, tarafların 1984 Protokolü’nün kullanımı farklı pozisyon belirlemesi ile sınırlı kalmıştır. Bu konuda ortaya çıkan uyuşmazlık Irak’ın sığınmacıları genel af ilan ederek kabul etmesiyle ortadan kalkmıştır.  Ancak, bu uyuşmazlığın iki taraf arasında hukuksal bir zemine dayanarak çözülememiş olması sonucu 1991 Körfez savaşı sonrasında ortaya çıkan sığınmacı akını Türk karar alıcıları açısından krizin tetikleyicisi olmuştur.

2 Ağustos 1990 tarihinde Irak, Kuveyt’i işgal ve akabinde ilhak etmiştir. Bunun üzerine, Birleşmiş Milletler 660 sayılı kararında Irak’ı kınayarak Kuveyt’ten çekilmesini istedi.[48] Irak’ın 8 Ağustos’ta Kuveyt’i işgal etmesi sonucu Birleşmiş Milletler 19 Kasımda aldığı 678 numaralı kararında 660 sayılı kararın uygulanması için güç kullanılmasına yetki verdi.[49] Amerika Birleşik Devletleri liderliğinde uluslararası koalisyon Kuveyt’teki Irak birliklerine 24 Şubat 1991 tarihinde saldırı düzenledi. Irak’ın 3 Nisan 1991 tarihinde Güvenlik Konseyi’nin 687 sayılı kararını kabul etmesi ile Irak ile Kuveyt ve koalisyon güçleri arasında ateşkes gerçekleşmiştir.[50]

Irak’ın Kuveyt’ten çekilmesinin akabinde Irak’taki muhalif gruplar ayaklanmıştır. İlk ayaklanan grup Şiiler oldu. 1 Mart 1991 tarihinde Şii muhalifler Basra ve Necef’te ayaklanma başlattı. Ayaklanma kısa sürede Irak’ın güneyindeki Şii bölgelerine yayıldı. Şii ayaklanmasının hemen ardından bu kez Kürtler ayaklandılar. Kürtler 20 Mart’ta Kerkük’ü ele geçirdiler.[51] 1 Nisan 1991 tarihinde Irak birlikleri Kerkük, Dohuk, Zaho ve sınır bölgesinde yer alan Habur’da üstünlüğü ele geçirdiler.[52] Bunun üzerine Irak merkezi güçleri Irak’ın güney ve kuzey bölgelerinde saldırı başlatmıştır. Uzaktan havan atışları ve askeri baskılar sonucu Şiiler ve Kürtler Irak’ı terk etmeye zorlanmıştır. Şiiler, İran ve Suudi Arabistan’a sığınırken, Kürtler çoğunlukla Türkiye sınırına dayandılar.

2 Nisan 1991 tarihinde Türkiye’nin yaklaşık 200 bin Kürt sığınmacı Türkiye sınırında beklemeye başlaması üzerine[53] toplanan Milli Güvenlik Kurulu (MGK) sınırın kapatılmasına karar verdi. Bununla birlikte, MGK kararında sığınmacılar ile ilgili olarak “insan haklarının temel unsurunu teşkil eden yaşam hakkının korunması için gereken insani tedbirleri almayı” kararlaştırmıştır. Bununla birlikte, Irak’ın sivil halka saldırısını önlemek için Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin toplantıya çağrılması, Birleşmiş Milletler Güvenlik Kurulu’nun daimi üyelerinin büyükelçilerinin Ankara’ya çağrılıp kendilerine durum değerlendirilmesi yapılması, Irak’ın Ankara büyükelçisinin Dışişleri Bakanlığı’na davet edilerek Irak’ın sivillere yönelik saldırıların durdurulmasının talep edilmesi kararları alınmıştır. Bunlara ek olarak, sınır güvenliği ile ilgili her türlü tedbirin alındığı vurgulanmıştır.[54]

MGK’nın kararlarına ilişkin olarak Irak'ın Ankara Büyükelçisi Rafi Dahham Mücvel el-Tikriti MGK’nın sığınmacılar ile almış olduğu kararları Bağdat’a ilettiklerini belirtti. El-Tikriti açıklamasında Irak’ın Türkiye’ye dönük saldırgan tavrının olmayacağını da belirtti.[55]  El Tikriti, Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Tugay Özçeri ile olan görüşmesinde Irak'ın Türkiye'ye karşı kötü niyeti bulunmadığını vurguladı ve Irak güçlerinin ülke güvenliğini sağlamaya çalıştıklarını belirtti.[56] Bu açıklama, Türkiye’nin Kürt sığınmacıları kabul etmesinin Irak açısından kriz yaratan bir durum olarak değerlendirmediğini göstermektedir.

Karar alıcı bakımından krizi tetikleyen eylem sığınmacı akınının devam etmesi ile ortaya çıkmıştır. Hükümet yetkilileri askeri müdahalenin de seçenekler dahilinde olduğunu vurgulamıştır. Bir hükümet üyesi 3 Nisan’da yaptığı açıklamada “Sınır birliklerimiz şu anda alarm durumundadır. Güvenlik Konseyi’nin derhal duruma el koymasını ve tüm uluslararası camianın, bu insanlık sorununu çözmek için bir araya gelmelerini istedik. Bu girişimin ciddiyeti ortadadır. Konsey’in duruma el koyacağını umuyoruz. Bu, her şeyden önce bir uluslararası sorundur. Bunu da belirttik. Öte yandan, tüm uyarı ve önerilerimiz sonuçsuz kalırsa ve Saddam’ın hükümeti bu insanları fiilen ateş gücüyle Türkiye topraklarına sürmeye devam ederse, askeri müdahale yaparız. Bu hususta Milli Güvenlik Kurulu’nun önceki günkü toplantısında yapılan açıklamanın son maddesinde yer alan ‘Sınır güvenliğimiz için her türlü tedbir alınmıştır” ibaresi açıklayıcıdır. Bunun anlamı, gerektiğinde askeri müdahale dahil her türlü tedbirin alınacağıdır. Irak açısından taşıdığı mesaj budur” diye ifade etmiştir.[57]

Aynı tarihte Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Murat Sungar, hükümet yetkililerinin Irak’ın Ankara Büyükelçisi El-Tikriti’nin Dışişleri Bakanlığı’na çağırarak Irak’ın Kuzey Irak’ta sivil halkın üstüne ateş açıp, halkın Türkiye-Irak sınırına doğru kaçmak zorunda bırakılmasını eleştirdiğini ve Irak hükümetinden buna son vermesini talep ettiklerini ifade etmiştir. Murat Sungar “Bu, bir ültimatom ya da protesto değil, ciddi bir uyarıdır. Irak hükümetinin dikkati çekilmiş, uyarılmışlardır. Büyükelçi, bu mesajı derhal Bağdat’a ileteceğini bildirdi” diye konuştu. Sungar “Bizce öncelikli unsur, sivil halk üzerindeki silahlı baskıların ilk planda durdurulmasıdır.  Aksi halde göç devam eder. Önce Saddam’ı bu hareketten alıkoyacak bir karar alınacaktır. Acil yardım da aynı anda başlatılmalıdır. Buna tüm dünyanın çare bulması lazım” diye konuştu.[58]

4 Nisan 1991 tarihinde Türk sınırına yığılan Kürt ve Türkmen sayısı 400.000’e ulaştı. Ankara Büyükelçisi Rafi el-Tikriti, Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Tugay Özçeri’ye yaptığı ziyarette Irak’ın toprak bütünlüğünün sağlanması amacıyla, güney ve kuzey bölgesinde ayaklanmalara karşı tedbir alındığını, bunun Türkiye’ye dönük hiçbir kasıtlı amaç taşımadığını, sadece iç istikrarı koruma amaçlı bir hareket olduğunu belirtmiştir.[59] Milliyet gazetesinde yer alan bir habere göre ismi açıklanmayan bir hükümet yetkilisi konu ile ilgili şu şekilde konuşmuştur:

“Türkiye’nin sınırı açmasını isteyenler var. Ancak yanlış adrese geliyorlar. Gidilecek adres Bağdat’tır. Bir devlet silah zoruyla kendi vatandaşlarını göçe zorluyor. Saddam yönetiminin amacı iki etnik gruptan, Kürtler ve Türklerden kurtulmaktır. Bir tarafta Avrupa’da etnik grupların, Kürtlerin haklarından söz ediyorlar, diğer taraftan Irak iki etnik gruptan tümüyle kurtulmak istiyor. Bu yürüyen, sığınmak isteyen insanlar savaş veren insanlar değildir. Silahlı değildir. Kadın, çocuk ve yaşlılardır. Şimdi Türkiye’ye kapılarınızı açın diyorlar. İki sene önce 60 bin insanı aldık. Destek göreceğimize bol bol tenkit gördük. Şimdi yaşanan olay bir milletlerarası meseledir. İnsanlık camiasının ve öncelikle Güvenlik Konseyi’nin sorumluluğunda olan bir konudur. Öncelikle bütün dünya Bağdat yönetimini savaşta kullanmadığı uçak ve helikopterlerle sivil halka yönelik yaptığı saldırıları durdurması için baskı altına almalıdır”. [60]

Hükümet yetkilisi sığınmacı krizinin insani boyutuna vurgu yapmış, krizin iki ülke arasında yaşanan bir mesele olmaktan çıktığını, uluslararası camianın sorumlu olduğunu vurgulamıştır. Benzer şekilde, Dışişleri Bakanı Ahmet Alptemoçin krizin insani ve güvenlik boyutunun olduğunu vurgulamış, Güvelik Konseyi’nin toplanması gerektiğini belirtmiştir. Dışişleri Bakanı Alptemoçin’in 4 Nisan 1991 tarihindeki konuşması şu şekildedir:

“Kuzey Irak’ta Saddam ordularının ateşiyle Türk sınırına yığılmış yüz binlerce sivil insanın faturasının, 1988’de olduğu gibi, bu kez de Türkiye’ye çıkarılmasına izin vermeyeceğiz. Üç yıl önce dostlarımızın maalesef bu konuda bize hiç yardımcı olmamaları, beklenen ilginin gösterilmemesi, bu defa çok dikkatli olmamızı gerektiriyor…. Türkiye Kuzey Irak’a müdahale niyetinde değil, ancak güvenliğimizi sağlayacak tüm önlemler alınmıştır….Türkiye  sorunun insani boyutunun yanında bölge güvenliği boyutuna da büyük önem veriyor. Türkiye, Güvenlik Konseyi’nin biran önce toplanarak, Saddam ordularının sivil halka karşı giriştiği baskı, tehdit ve katliamın biran önce durdurulması için kesin kararlar almasını ve bu kararların uygulanmasını sağlayacak önlemleri belirlemesi gerekiyor”.[61]

5 Nisan 1991 tarihinde Cumhurbaşkanı Özal, Irak’ın Ankara Büyükelçisi Rafi el-Tikriti’yi Irak’ın ateşkesi sağlamadığı takdirde, Türkiye’nin Irak’a müdahale edeceğini bildirerek Türkiye’nin krizi tırmandırmıştır. Özal yaptığı açıklamada Irak’a nota verdiklerini, müdahaleyi de değerlendirdiklerini belirtti.  Ankara Milletvekili Prof. Dr. Rıfat Diker’in “Bundan askeri hareket gerektiği mi çıkarılıyor ?”sorusu üzerine, Özal “Tabii, gelen adamları durduramayacağımıza göre öbür tarafı durdururuz” şeklinde yanıt vermiştir. Özal, Iraklı sığınmacılar ile ilgili “Bunlar bizim kardeşlerimiz, akrabalarımız olabilir. Kendilerine yiyecek ve barınma konusunda yardımcı oluruz.  Bunların ister Irak’ta ister Türkiye’de bir bölgeye yerleştirilmesini sağlayabiliriz. Ama sınırımızı tamamen açmayız” diye konuştu. Özal’ın müdahale vurgusu üzerine açıklama yapan Genelkurmay Başkanlığı Genel Sekreteri Tuğgeneral Hurşit Tolon ise Türkiye’nin Kuzey Irak’a müdahale amaçlı bir hazırlığının olmadığını ifade etmiştir. Ancak, Tolon konuşmasında siyasi otoritenin emrinde olduklarını ve alınan kararlara uyacaklarını vurgulamıştır.[62]

5 Nisan 1991 tarihinde Türkiye, sığınmacılara kapısını açmıştır. Konu ile ilgili olarak Hayri Kozakçıoğlu hukuken değil, fiilen açıldığını belirtti. Gelenler Hakkari’nin Şemdinli ve Çukurca ilçesinde ve Şırnak’ın Uludere ilçesinde oluşturulan çadır kentlere yerleştirilmeye başlanmıştır.[63]

5 Nisan 1991 tarihinde BM Güvenlik Konseyi toplandı. Toplantıda Türkiye BM Daimi Temsilcisi Büyükelçi Mustafa Akşin, Irak birliklerinin şehir ve köyleri helikopter, tank ve toplarla bombaladığını, insanların kaçtığını ve Türkiye ve İran sınırında durumun alarm verici olduğunu; Irak’ta yaşananların sadece Irak’ın iç meselesi olmadığını, insanlık trajedisi ve bunun insani boyutları düşünüldüğünde Güvenlik Konseyi’nin sadece gözlemci rolünü benimsememesi gerektiğini vurguladı. Irak’taki kaotik durum göz önünde bulundurulduğunda sığınmacı sayısının bir milyonu bulabileceğini, hiçbir ülkenin bu boyutta bir insanlık trajedisi ile başa çıkamayacağını ve Türkiye’nin Irak’taki kaotik ortamın Türkiye’ye sıçramasını engellemek için her türlü aracı kullanacağını ifade etti. Temsilci, Türkiye’nin Irak’ın iç işlerine karışmak gibi bir amacı olmadığını, Türkiye’nin bu adımı atmasının sebebinin Irak’taki gelişmelerin bölge istikrarını ve güvenliğini tehdit etmesi olduğunu ekledi.[64]

BM Güvenlik Konseyi’nin aldığı 688 sayılı kararında sivil halka uygulanan baskıyı kınadı ve bunun uluslararası barış ve güvenliği tehdit ettiğini belirtti. Aynı zamanda üye devletleri ve insani örgütleri insani yardımda bulunmaya davet etti.[65] Karar tasarısının hazırlanmasında Türkiye, Fransa ve İran önemli rol oynadı. Türkiye BM daimi temsilcisi Büyükelçi Mustafa Akşin Irak’ın bölgesel güvenliği tehdit ettiğini vurguladı. Akşin, “Irak’ta cereyan eden olaylara yönelik girişimleri, bir ülkenin iç işlerine karışmak diye tanımlayıp görmezden gelmek kimsenin hakkı değildir” diye belirtti. Irak’ın BM Büyükelçisi Abdül Emir El Anbari ise Türkiye ile Irak’ın her zaman iyi ilişkilerinin olduğunu, ancak Türkiye’nin tutumu karşısında Körfez krizi sırasında ve sonrasında hayal kırıklığına uğradıklarını belirtti. El Anbari “İnanıyoruz ki, komşularımız, dostlarımız, Türk halkı ve hükümeti daha yıllarca komşuluk edeceğimizin farkındadır. Kısa vadeli çıkarlara dayanan fırsatlardan faydalanmaya kalkışılmamalıdır” dedi. Türkiye’nin BM nezdindeki büyükelçisi Mustafa Akşin BM Güvenlik Konseyi’nin 688 sayılı kararı ile ilgili olarak Türkiye’nin Irak’ın bağımsızlığını ve toprak bütünlüğünü desteklediğini belirtti. Ancak Irak’ın uyguladığı çeşitli baskı yöntemlerinin bölgesel istikrar ve güvenliği tehdit ettiği için çeşitli adımların atıldığı vurgulamıştır. [66]

6 Nisan 1991 tarihinde ABD öncülüğünde Huzuru Operasyonu çerçevesinde Amerikan, İngiliz ve Fransız silahlı kuvvetlerinden oluşan Çekiç Güç (çok uluslu askeri kuvvet) Kuzey Irak’ta Zaho’ya konuşlandırılmış ve 36 paralelin kuzeyinde “uçuşa yasak bölge” ilan edilmiştir. 7 Nisan’da İngiliz ve Fransız kargo uçakları bölgede bulunan Kürtlere yardım dağıtmaya başladı.[67]

17 Nisan 1991’de ABD öncülüğündeki uluslararası koalisyon Kürt sığınmacıları korumak ve uluslararası yardım operasyonlarını koordine etmek için Kuzey Irak’ta Zaho, Amadiya ve Dohuk şehirleri arasındaki alanda güvenli bölge ilan etti. Irak yönetimi ile BM Misyonu temsilcisi Eric Suy arasında  Irak-Kuveyt, Irak-İran ve Irak-Türkiye sınır bölgeleri için BM Irak  merkezlerinin kurulması için anlaşma imzaladılar.[68]

Bu anlaşmada Irak hükümeti Iraklı sivillerin evlerine dönmesi için ve yeni sığınmacı dalgasının oluşmaması için yaptığı çalışmaları memnuniyetle karşılamış, bu çerçevede BM ajans ve programları ile işbirliği içinde olacağını vurgulamıştır. Bu noktada, Irak hükümeti BM’nin bölgede bulunmasını desteklemiş ve BM ofislerinin ve insani merkezlerin kurulması ile ilgili işbirliği yapacaklarını ifade etmişlerdir. Ayrıca, Irak hükümeti ve BM işbirliğinde insani yardım programının kurulması kararlaştırılmıştır. Hükümetler arası organizasyonların, sivil toplum kuruluşlarının ve diğer yardım kuruluşlarının programın uygulanması noktasında BM ile işbirliği yapması teşvik edilmiştir. Sonuç olarak, anlaşmada kabul edilen prensiplerin Irak’ın egemenliğini, toprak bütünlüğünü, siyasi bağımsızlığını tehdit etmeyeceği vurgulanmıştır.[69]

Kriz sonrası evre: İran’ın 18 Nisan’da sığınmacı konusu ile ilgili olarak BM ile anlaşması neticesinde Türkiye açısından kriz yaratan durum ortadan kalkmıştır. Başbakan Yıldırım Akbulut’un 19 Nisan’da bu gelişme sonrasında artık Türkiye’de yerleşim bölgelerinin kurulmasına gerek kalmadığını belirtmesi krizin bittiğinin işaretidir. Akbulut konu ile ilgili şu şekilde konuştu:

“Biz işin bidayetinden beri geçici yerleşim merkezlerinin Irak’ta kurulmasını savunduk ve bu öneriyi gündeme getirdik. Bu nedenle şimdi verilmiş olan karar da bizim kararımızın bir teyidi ve onun isabetinin bir işareti. Bizim topraklarımızda ayrıca yerleşim merkezleri kurulmasının bir anlamı kalmadı. Irak topraklarında geçici olarak bu kamplar ve yerleşim merkezleri kurulacak ve sığınmacılar oraya nakledilecek.  Irak’ta Saddam baskısından kurtulmak isteyen insanlar oralarda barındırılacak, yedirilecek giydirilecek sağlıklarıyla ilgilenilecek. Ama bu çözüm de geçici bir çözümdür. Kalıcı çözümün bu insanların kendi topraklarında kendi evlerine gitmelerini temin etmekle mümkün olacaktır. Biz hep bu görüşü savunduk, isabetli olanın da bu olduğunu söyledik. Aynı yönde tatbikata girişilmiş olması bizi memnun etti, diğer bir merhale olarak ta bu insanların kendi evlerine parklarına götürülmesini temin edecek tedbirlerin alınması olacaktır. Bizde artık bir yerleşim merkezinin bulunmasının gereği yoktur. Hepsi Irak’ta yapılacaktır ve bu insanlar orada barındırılacaktır”.[70]

Güvenli bölge 3 ay boyunca Amerikan, İngiliz, Fransız, Hollandalı, İtalyan, Avusturalyalı 13.000 asker tarafından korundu. Bu süre içerisinde Türkiye’ye sığınan 400.000 Kürt Irak’a geri döndü ve kamplara yerleştirildi. Türkiye’deki son sığınmacı kampı olan Çukurca kampı 3 Temmuz 1991’de kapandı. 7 Temmuz 1991’de ABD liderliğinde yürütülen yardım operasyonları Birleşmiş Milletler Sığınmacılar Yüksek Komiserliği’ne devredildi.[71] Huzuru Operasyonu 24 Temmuz’da son buldu. Huzur Operasyonu çerçevesinde Kuzey Irak’ta konuşlandırılan Çekiç Güce Saddam yönetiminin Kürtlere tekrar saldırmasını engelleyerek sığınmacı krizinin tekrar yaşanmasını engelleme yetkisi verilmiştir.[72] Huzur Operasyonu’nun son bulmasının ardından Çekiç Güç Türkiye ile ABD arasında yapılan anlaşma ile Zaho’dan İncirlik Üssü’ne taşınmıştır.[73] 1997 yılında yapılan yasal değişiklik ile Çekiç Gücün ismi Keşif Güç olarak değiştirilmiş, kara, deniz ve askeri kuvvetler kaldırılmış, sadece hava gücü ile sınırlandırılmıştır.[74]

Kriz tırmanmasından hemen sonra yumuşama sürecine girmiştir. Sığınmacıların geri dönüşü ile Türkiye açısından kriz yaratan durum ortadan kalkmış, güvenli bölgenin oluşturulması ile sığınmacılar sorunu insan açıdan yönetilmiştir. Ancak, kriz sonrası evre Türkiye için yeni güvenlik sorunlarını beraberinde getirmiştir. Kuzey Irak’ta konuşlandırılan Çekiç Güç uzun dönemde Kuzey Irak’ta otorite boşluğunun doğmasına zemin hazırlamıştır.[75] PKK bölgede rahatça faaliyet göstermiş, dolayısıyla, Türkiye’nin güvenlik endişelerini arttırmıştır. 1991’den itibaren 1988’de sıcak takip anlaşması sona ermesine rağmen TSK Kuzey Irak’ın 20 km kadar içine girerek sıcak takip ve operasyonlar yapmıştır.[76] Bölgedeki güç boşluğunun yarattığı diğer bir sonuç 1992’de Kuzey Irak’ta Kürt Federal Devleti’nin ilanı olmuştur.[77]

Sığınmacı krizinde yönetim süreci şu şekilde analiz edilmektedir. 1988’de yaşanan sığınmacı akını ile ilgili uyuşmazlık Irak’ın Kürt sığınmacılara genel af ilan etmesi ile son bulmuştur. Sığınmacı sorunu ile ilgili Türkiye ve Irak arasında kalıcı bir uzlaşı sağlanamamış olması 2 Nisan 1991 tarihlerinde yaşanan sığınmacı akının krize dönüşmesine zemin hazırlamıştır. Dolayısıyla, kriz aniden ortaya çıkan değil, gelişen kriz özelliği taşımaktadır.

Türkiye, sığınmacı akınına insani açıdan yaklaşmıştır. Irak’taki insan hakları ihlallerinin önlenmesi amacı ile Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin aktif rol üstlenmesi gerektiğini savunmuştur. Iraklı yetkililerle yapılan ikili görüşmelerin netice vermemesi sonucu kuvvet tehdidini de içeren açıklamalar yapmıştır. Ancak, BM Güvenlik Konseyi’nin aldığı 688 sayılı kararın akabinde 6 Nisan 1991 tarihinde ABD önderliğinde gerçekleşen Huzur Operasyonu ile Kuzey Irak’a müdahale edilmesi Türk karar alıcıları açısından krizi yumuşatan bir faktör olmuştur. Türkiye açısından krizin sonlanması 18 Nisan’da Irak’ın BM ile sığınmacıların dönüşü ile ilgili anlaşması sonucu gerçekleşmiştir. Ancak, bölgeye konuşlanan Çekiç Güç uzun dönemde Kuzey Irak’ta otorite boşluğunun doğmasına zemin hazırlamış, bu durum Türk karar alıcılar tarafından endişe ile izlenmiştir.

Sığınmacı krizi çatışma-kriz ilişkisi açısından bakıldığında tekrarlayan çatışma; ortaya çıkış şekline göre bakıldığındaysa gelişen kriz özelliği göstermektedir. Krizin kökenini 1988 sığınmacı sorununa kadar götürmek mümkündür. Bu dönemde iki ülkenin sığınmacı konusunda hukuki temeli olan kalıcı uzlaşı sağlanabilseydi 1991’de yaşanan sığınmacı akınının krize dönüşmesi engellenebilirdi. Krizi tetikleyen aktör sığınmacılar (devlet dışı) olmuştur. Bununla birlikte, Irak’lı karar alıcıların konu ile ilgili Türkiye’nin insani ve güvenlik çerçevesindeki hassasiyetlerini dikkate almaması sonucu Irak’ın (devlet) krizin tetiklenmesinde rolü olmuştur.Yani krizler boyunca tetikleyici eylem dışarıda olmuştur. Kriz iki taraflı krizdir. ABD önderliğinde gerçekleşen Huzur Operasyonu sığınmacı krizinin çözümünde yarı askeri destek niteliğindedir.

Kriz çıkaran tarafın niyetine göre bakıldığında Irak yönetiminin o dönemdeki ulusal, bölgesel ve uluslararası koşullar açısından Türkiye ile doğrudan bir kriz yaratma arzusunda olmadığını söylemek mümkündür. Irak'ın kendi ülke sınırları içerisinde Kürt halkına yönelik olarak başlattığı şiddet ve kitlesel imha girişimi Türkiye ile doğrudan bir ilgisi olmamasına rağmen Türkiye'yi bir taraf haline getirmiştir. Iraklı yetkililer Irak’ın toprak bütünlüğünü koruma amacıyla önlem aldığını, Türkiye’ye dönük saldırgan bir tavır içinde olmadıklarını vurgulasalar da Türkiye açısından kriz durumu devam etmiştir. Türkiye, meseleye insani güvenlik perspektifinden baktığı için Türk karar alıcılar açısından krizin sona ermesi Irak’ın sığınmacıların geri dönüşünü kabul etmesiyle gerçekleşmiştir. Bu çerçeve’de Türkiye uluslararası insani hukuktan kaynaklanan sorumluluklarıyla bir dış politika çizgisi izlediği söylenebilir.

Krizi genel niteliğine/kategorisine göre değerlendirdiğimizde Türkiye açısından dolaylı kriz niteliğindedir. İçerik açısından bakıldığında ise askeri, güvenlik, diplomatik, siyasi ve insani alanlarını kapsamaktadır. Türkiye, meseleyi Iraklı yetkililer ile ikili görüşmelerle halledemeyeceği ve sığınmacıların yaratmış olduğu ekonomik yükü tek başına üstlenmek istemediği için BM mekanizması çerçevesinde siyasi ve diplomatik yollarla çözümlemeye çalışmıştır.

Krizin tetikleyicileri Türkiye’ye yönelik doğrudan şiddet içermeyen diğer eylemler olarak tasnif edilebilir.  Kriz yaratan olaya Türkiye’nin ilk tepkisi ise sözlü ve siyasi tepki şeklinde cereyan ettiği için şiddet içermeyen diğer şeklinde tasnif edilir. Türkiye bakımından krizin tetikleyicisinin şekliyse büyük göç hareketi şeklinde kendini göstermiştir.

Krizde söz konusu olan tehdidin ciddiyeti  ise Türkiye bakımından siyasi, saygınlık ve hak kaybı, ekonomik, bölgesel alt sistemde etki kaybı kategorilerinde değerlendirilebilir. Kriz boyunca farklı zamanlarda farklı stratejiler izlenmiştir fakat buna rağmen ağırlıklı olarak Türkiye'nin kriz yönetim stratejisi  zaman kazanma stratejisi şeklinde kendini göstermiştir. Türkiye'nin kriz yönetim tekniği şiddet içermeyen çözüm şeklinde görülmüştür. Irak’ın kriz yönetim stratejisi farklı olmuştur. Irak’ın kriz döneminde uyguladığı strateji sınırlı, tersine çevrilebilir tepki şeklindedir. Kriz yönetim tekniği de müzakere olmuştur. Kriz boyunca Türkiye’ye yönelik herhangi bir şiddet unsuru görülmemiştir. Kriz sürecinde üçüncü aktör olarak Birleşmiş Milletler ve ABD önderliğinde uluslararası koalisyon müdahil olmuştur. BM’nin Irak’ın Kuveyt’i işgalini kınamış ve sığınmacıların geri dönüşüne imkan veren krizi sonlandıran insani merkezlerin oluşumunda doğrudan rol oynamıştır. ABD önderliğindeki Huzur operasyonu ile güvenli bölgenin oluşumu için zemin hazırlanmıştır. Diğer bir ifade ile, krizin sonlanması amacıyla yarı askeri destek sağlamıştır.

Kriz sonucunun niteliği sığınmacıların geri dönüşü ile ilgili Irak ile BM arasında gerçekleşen zımni uzlaşı şeklinde olmuştur. ABD önderliğindeki uluslararası koalisyonun Kuzey Irak’ta güvenli bölge oluşturması ile kriz sonrası durum zımni yeni statü şeklinde değerlendirilebilir.



[1]Seth Tillman, The United States in the Middle East: Interests and Obstacles, Bloomington: Indiana University Press, 1982; Alan Dowty, Middle East Crisis: U.S. Decision-making in 1958, 1970 and 1973, Berkeley: University of California Press, 1984; James Bill, The Eagle and the Lion: The Tragedy of American-Iranian Relations, New Haven: Yale University Press, 1988; Richard  Cottam, Iran and the United States: A Cold War Case Study, Pittsburgh: University of Pittsburgh Press, 1988.

[2]Toby Craig Jones, “America, Oil, and War in the Middle East”, Journal of American History, Cilt 9, Sayı 1, s. 210.

[3]Charles Kupchan, The Persian Gulf and the West: The Dilemmas of Security, Boston: Allen and Unwin, 1987, ss. 68-125; Thoas   McNaugher, Arms and Oil: U. S. Military Strategy and the Persian Gulf, Washington, D.C.: Brookings, 1985.

[4] Richard Herrmann, “The Middle East and the New World Order: Rethinking U.S. Political Strategy After the  Gulf War”,International Security, Cilt 16, Sayı 2, 1991, s. 47.

[5]Alexander L. George ve William Simons, The Limits of Coercive Diplomacy, Boulder, Colo: Westview, 1994, s. 234.

[6] Herrmann, “The Middle East and the New World Order…”,s. 42

[7] Baskın Oran, “Uluslar arası Ortam ve Dinamikler”, Baskın Oran (der) Türk Dış Politikası: Kurtuluş Savaşından Bugüne Olgular, Belgeler, Yorumlar, Cilt 3: 2001-2012, , İstanbul: İletişim Yay., 2001, s.14.

[8] Matthew  Evangelista, “Ülkesel Yapı ve Uluslararası Değişim”, Michael W. Doyle ve G. John Ikenberry (der) Uluslararası İlişkiler Teorisinde Yeni Düşünce, İstanbul:Beta Yay., 2015, s. 225.

[9][9] Stephen C. Pelletiere, The Iran-Iraq War: Chaos in a Vacuum, New York: Praeger: 1992, s. 45.

[10] Melek Fırat ve Ömer Kürkçüoğlu, “Irak ve Suriye’yle Sorunlu İlişkiler”,Baskın Oran (der) Türk Dış Politikası: Kurtuluş Savaşından Bugüne Olgular, Belgeler, Yorumlar, 1980-2001, Cilt 2, Istanbul: Iletisim, 2001, ss. 129-30.

[11] Peter W. Rodman, Middle East Diplomacy After the Gulf War, Foreign Affairs,  Bahar 1991 https://www.foreignaffairs.com/articles/israel/1991-03-01/middle-east-diplomacy-after-gulf-war

[12] Ramazan Gözen, İmparatorluktan Küresel Aktörlüğe: Türkiye’nin Dış Politikası , Ankara: Palme Yay., 2009,  s. 201.

[13]  Herrmann, “The Middle East and the New World Order…”, ss. 63-64.

[14] Gözen, “İmparatorluktan Küresel Aktörlüğe…”, s.226.

[15] Gözen, İmparatorluktan Küresel Aktörlüğe…, ss. 12-14.

[16] Ercüment Yavuzalp, Liderlerimiz ve Dış Politika, Ankara: Bilgi Yay.,1996,  s. 326.

[17]Muharrem Aksu, “Türk Dış Politikası Karar Alma Mekanizmasında Türk Silahlı Kuvvetlerinin Etkinliği ve 2003 Sonrası Değişim”,Süleyman Demirel Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi, Cilt 17, Sayı 3, 2012, ss.444-448.

[18] Gözen, İmparatorluktan Küresel Aktörlüğe…,, s.74.

[19]Muhittin Ataman, “Özalist Dış Politika: Aktif ve Rasyonel bir Anlayış”, Bilgi, Sayı 7, Yıl 2, 2003, ss. 49-64;Ercüment Yavuzalp, Liderlerimiz ve Dış Politika, Ankara: Bilgi Yay., s.317.

[20]Müge Aknur, “TSK’nın Dış Politika Üzerindeki Etkisi”, Cüneyt Yenigün ve Ertan Efegil (der) Türkiye’nin Değişen Dış Politikası,  Ankara: Nobel Yayın, 2010, ss.130-131.

Ramazan Gözen, “Türk Dış Politikasında Karar Alma Mekanizması, Turgut Özal ve Körfez Krizi”, Yeni Türkiye, Cilt 2, Sayı 1,  1996, ss. 286-302.

[21] Gözen, İmparatorluktan Küresel Aktörlüğe…,s. 314.

[22] Gözen, İmparatorluktan Küresel Aktörlüğe…,ss. 90-91.

[23] Gözen, İmparatorluktan Küresel Aktörlüğe…,s.315.

[24] Gözen, İmparatorluktan Küresel Aktörlüğe…,s.315.

[25] Gözen, İmparatorluktan Küresel Aktörlüğe…,ss.23-7.

[26] Hikmet Özdemir, Turgut Özal Biyografi, İstanbul: Doğan Kitap, 2014, s. 383.

[27] Gözen, İmparatorluktan Küresel Aktörlüğe…,s.316.

[28] Gözen, İmparatorluktan Küresel Aktörlüğe…,ss. 75-77.

[29]İlhan Uzgel, “TDP’nin Olusturulması”, Oran,Türk Dış Politikası…, s. 81.

[30]Uzgel, “TDP’nin Olusturulması…”, ss.80-4.

[31]Fırat ve Kürkçüoğlu, “Irak ve Suriye’yle Sorunlu İlişkiler”…, s. 131.

[32] Fırat ve Kürkçüoğlu, “Irak ve Suriye’yle Sorunlu İlişkiler”…, ss.133-4.

[33] Fırat ve Kürkçüoğlu, “Irak ve Suriye’yle Sorunlu İlişkiler”…, s. 130.

[34] Erer Tellal, “İran’la İlişkiler”, Oran, Türk Dış Politikası…, s. 153.

[35] Dilek Latif, “Refugee Policy of the Turkish Republic,”  TheTurkish Yearbook of International Relations, Cilt 33, 2002, s. 9.

[36] Middle East Watch, Human Rights in Iraq, New Haven and London: Yale University Press, 1990, ss. 83-84.

[37] 1988: Thousans die in Halapja Gas Attack http://news.bbc.co.uk/onthisday/hi/dates/stories/march/16/newsid_4304000/4304853.stm

[38] Fırat ve Kürkçüoğlu, “Irak ve Suriye’yle Sorunlu İlişkiler”…, s. 138.

[39] Suna Gülfer Ihlamur-Öner, “Turkey’s Refugee Regime Stretched to the Limit? The Case of Iraqi and Syrian Refugee Flows”, Perceptions, Cilt 18, Sayı 3, 2013,  s. 195.

[40]Türkiye 1951 tarihli Birleşmiş Milletler Sığınmacılar Sözleşmesini imzalamıştır. Ancak, Türkiye Avrupa Konseyi’ne üye devletlerin vatandaşların sığınmacı statüsünde kabul ederken, diğer devletlerin vatandaşları geçici misafir statüsünde kabul edilmektedir.

[41] “Irak’tan Türkiye’ye Bomba”,Milliyet, 4 Eylül 1988 s. 10. 

[42]“Irak’tan Türkiye’ye Bomba”,Milliyet, 4 Eylül 1988 s. 10.

[43] “Sığınanlar Arasında PKK’lılar Var”, Milliyet 5 Eylül 1988, s. 9.

[44]“ Peşmergeleri İade Yok”, Milliyet, 6 Eylül 1988, s. 11.

[45] “Irak’ta Kürtler için Genel Af”, Milliyet, 7 Ekim 1988,s. 12.

[46] “Türkiye-Irak İlişkileri Gergin Değil”, Milliyet, 7 Ekim 1988, s. 12.

[47] Sertaç Başeren, “Huzur Operasyonu ve Türkiye Cumhuriyeti’nin Kuzey Irak’ta Gerçekleştirdiği Harekatın Hukuki Temelleri”, Avrasya Dosyası, Cilt 2, Sayı 1, 1995, s. 225.  

[48] 660 sayılı Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi Kararı http://www.un.org/en/ga/search/view_doc.asp?symbol=S/RES/660(1990)

[49] 678 sayılı Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi Kararı http://www.un.org/en/ga/search/view_doc.asp?symbol=S/RES/678(1990)

[50] 687 sayılı Birleşmiş Millletler Güvenlik Konseyi Kararı, http://www.un.org/en/ga/search/view_doc.asp?symbol=S/RES/687(1991).

[51] Nasıh Sarp Ergüven ve Beyza Özturanlı,Uluslararası Sığınmacı Hukuku ve Türkiye”, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi,  Cilt 62, Sayı 4, 2013, ss. 1007-1061.

[52] “Kuzey Irak Saddam’ın”, Milliyet, 2 Nisan 1991, s.1.

[53] “Kapımızda 200 bin Sığınmacı”,Milliyet, 3 Nisan 1991, s.1.

[54] “MGK BM’yi Acil Yardıma Çağırdı”, Milliyet, 3 Nisan 1991, s.12.

[55] 3 Nisan 1991, Ayın Tarihi, http://www.ayintarihi.com/RjVPZ/date/1991-04-06

[56] 4 Nisan 1991, Ayın Tarihi, http://www.ayintarihi.com/RjVPZ/date/1991-04-06

[57]“Askeri Müdahale Gündemde”, Milliyet, 4 Nisan 1991, s.18

[58] “Sınırımız Şimdilik Kapalı” ,Milliyet, 4 Nisan 1991, s.18.

[59] “Ankara-Bağdat İlişkileri Gergin”,Milliyet, 5 Nisan 1991, s.17.

[60]“Ankara-Bağdat İlişkileri Gergin”, Milliyet, 5 Nisan 1991, s. 17.

[61] “Saddam’a Yaptırım Bekliyoruz”, Milliyet, 5 Nisan 1991, s.18.

[62] “Müdahale Edebiliriz”, Milliyet, 6 Nisan 1991,s.1.

[63]“100 bin Kürt Türkiye’de”,Milliyet, 6 Nisan 1991,s.16.

[64] Department of Political Affairs, Repertoire of the Practice of the Security Council: Supplement 1989-1992, New York: UN Pub., 2007,   s. 690.

[65] 688 sayılı Güvenlik Konseyi Kararı http://www.un.org/en/ga/search/view_doc.asp?symbol=S/RES/688(1991)

[66] “Irak’a ‘Dur’ Uyarısı”, Milliyet, 7 Nisan 1991, s. 17.

[67] Huzur Operasyonu II, http://www.globalsecurity.org/military/ops/provide_comfort_2.htm

[68] “Bağdat-BM Anlaştı”, Milliyet, 19 Nisan 1991, s. 4; Malanczuk, The Kurdish Crisis and Allied Intervention, s. 12.

[69] “Bağdat-BM Anlaştı”, Milliyet, 19 Nisan 1991, s. 4; Malanczuk, The Kurdish Crisis and Allied Intervention,  s. 12.

[70] “Akbulut: Kamplar Irak’ta”, Milliyet, 19 Nisan 1991, s.1.

[71]  Malanczuk, The Kurdish Crisis and Allied Intervention, s. 121.

[72] Gözen, İmparatorluktan Küresel Aktörlüğe…,s.334.

[73] Gözen, İmparatorluktan Küresel Aktörlüğe…,s. 331.

[74] Gözen, İmparatorluktan Küresel Aktörlüğe…,s. 343.

[75] Gözen, İmparatorluktan Küresel Aktörlüğe…,s.334.

[76] Gözen, İmparatorluktan Küresel Aktörlüğe…,ss..336; 312.

[77]Kemal Kirişçi, “Huzur Mu Huzursuzluk Mu: Çekiç Güç ve Türk Dış Politikası”, Faruk Sönmezoğlu (der), Türk Dış Politikasının Analizi, İstanbul: Der Yay., 1994, s.283.

 

S5 Box

ÜYE GİRİŞ

Sitemize Hoş Geldiniz

Yine Bekleriz, Dileriz Yararlı Olmuştur...